Açık Oturum | Yeni Siyaset Arayışı

01.01.2021

“Yeni Siyaset Arayışı” başlığıyla sitemizde yer alan metin üzerine yapılan açık oturuma Ümit Aktaş, Altan Tan, Yusuf Yavuzyılmaz, Faysal Mahmutoğlu ve Davut Güler katıldı.

ÜMİT AKTAŞ: Bilindiği gibi 100 yıl önce, 1. Dünya Savaşı’nın sonlarında, o günün konjonktürünün de sağladığı bir zeminde Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Fakat Osmanlı İmparatorluğu’nun sahip olduğu çok kültürlü ve ademi merkeziyetçi yönetimden, çok sert batılılaşma çizgisiyle ulusalcı ve laik bir sisteme geçildi. Otoriter bir sistemdi. Ama tüm iniş çıkışlarla birlikte, neredeyse bu sistem yüzyılın sonuna kadar etkinliğini sürdürdü.

1990’lardan sonra, biraz da soğuk savaş sonrasının uyum sorunlarıyla birlikte bu sistem, artık Türkiye’yi taşıyamaz hale geldi ve dolayısıyla bir kriz atmosferi ortaya çıktı. Hepimizin yaşadığı 28 Şubat günlerinde bu kriz askeri bir darbeyle, sistemin alışkanlık hale getirdiği askeri bir darbe yoluyla engellenmeye çalışıldı. Bir açıdan yumuşak bir darbe olsa da kitleler üzerinde büyük bir etkisi vardı. Ve fakat bir tür uzlaşmayla da olsa bu süreç, sonuçta AK Parti’nin iktidara gelmesini engelleyemedi.

Ak Parti’nin iktidara gelişi oldukça olumluydu. Söylem olarak, sistemin bazı çıkmazlarını aşma itibariye, niyet ve girişimler itibariyle önemiydi yapılan şeyler. Bunları inkâr etmek mümkün değil. Bu süreç 2010’lara kadar sürdü. Ancak 2010’dan itibaren biraz da iktidarda olmanın ve oraya yerleşmenin rahatlığıyla, yapılan anayasa değişiklikleri ile birlikte, AK Parti’nin gidişatı, farklı bir mecraya doğru yönelmeye başladı. 2011’de Suriye meselesinde, o güne kadar izlemiş olduğu barışçı dış politikadan geriye dönen bir politika izlenmeye başlandı. Daha sonra 2013 Gezi Parkı olaylarında, hem çevre hem toplumsal tepkilere karşı duyarsızlık sert bir şekilde ifade edildi. Çözüm süreci sürdürülemedi ve başlangıcının daha gerisine gidildi. 15 Temmuz darbe girişimiyle birlikte, o güne kadar örtük bir şekilde koalisyon ortağı olunan Fetullahçılarla karşı karşıya gelindi ve Fetullahçılar sistemin dışına atıldılar. 2017’de ise yapılan anayasa değişikliğiyle otoriter bir sisteme geçildi ve Cumhuriyet’in, neredeyse 100 yıl önceki başlangıç koşullarına dönüldü. Böylece darbelerin krizleri örtme ve sistemi yeniden başlatma üzerine kurulu klasik işlevi, farklı bir biçimde de olsa sürdürülmüş oldu. 2010’lara kadar bir biçimde sürdürülen olumlu hava dağıldığı gibi, 15 Temmuz’la birlikte örtülmeye çalışılan yeni krizi örtme çabaları da başarılı olamadı çünkü süreç ve ivme inişe geçmişti, geriye doğru gitmeye başlamıştı. Dolayısıyla da elan yaşadığımız bu günlerde, artık Türkiye siyasetinde ciddi bir tıkanma noktasına gelindi.

Tabii ki bu sadece siyasal bir mesele olmadığı gibi, siyasetle de sınırlandırılacak bir şey değil. Türkiye toplumunun birçok meselesine, AK Parti’nin kurulduğu 2001 yılında değinilmişti, bunların çoğu ifade edilmişti ama bu meseleler üzerine gerçekten içtenlikli bir şekilde gidilemediği için birçoğu aşılamadığından tekrar aynı kriz noktasına, 1990’lardaki, 2000’lerdeki kriz noktasına dönülmek zorunda kalındı.

Bunlar, belki de toplumsal sorunlarımızı daha esaslı bir şekilde konuşamamak, tartışamamak ve bunlar üzerine gidememek gibi sorunlardan kaynaklanıyor. Günümüzde bunların sıkıntılarını yaşıyoruz. Ama bunları bir şekilde aşmamız gerekiyor. Biliyoruz ki Türkiye cumhuriyet olarak kuruldu ama cumhuriyet hâlâ demokratikleşmiş değil. Hâlâ ulusalcı, etnik zihniyete sahip bir sistem. Öbür taraftan yine sert bir şekilde uygulanan laiklikten dolayı, henüz din veya dini gruplarla toplumun, devletin ilişkileri adaletli ve doğru bir istikamete oturtulabilmiş değil. Ve dolayısıyla bunlar üzerinde konuşmak lazım; bu meseleleri yeniden, yeni baştan tartışmak lazım.

Tabii süreç içerisinde, 80’lerden sonra özellikle 90’lardan itibaren Türkiye siyasetindeki yenileşmenin öncülüğünü yapan İslami akımlar da büyük ölçüde iktidarla uzlaştıkları için -cemaatler, aydınlar veya değişik gruplar- o güne kadar sürdürmüş oldukları ilerici ve yenileşmeci anlayışlarından da büyük ölçüde vazgeçtiler ve daha da kötüsü o güne kadar sürdürdükleri sistem eleştirisini, toplumsal eleştiriyi, emperyalizm ve kapitalizm eleştirisini, dünyayı doğru anlama ve sorunları çözebilme çabalarını da bir kenara koydular. Belki de yaşadığımız en büyük sıkıntı, bu entelektüel zafiyetten kaynaklanıyor. Çünkü sorunlarını açık yüreklilikle ve içtenlikli bir şekilde tartışamayan, bunlar üzerinde analizler yapamayan bir toplumun, ileri doğru adımlar atması mümkün olmadığı gibi, ister istemez duçar kalacağı krizlerle de baş etmesi mümkün değil. Bu nedenle, bunlar üzerinde artık yeniden düşünmeye başlamak, bunları yeniden tartışmak ve çözümlemek için yeni oluşumların ortaya çıkmasını sağlamak gerekli diye düşünüyorum.

ALTAN TAN: Aslında güzel bir giriş yaptınız. Kafası çalışan ve yaşadığı dönemi, hayatı, dünyayı, nereden gelip nereye gittiğini sorgulayan bütün aydınlar, bütün insanlar, tarih boyunca bu meseleleri kendilerine dert etmişlerdir. Bizlerin de böyle bir derdi var.

İçinde yaşadığımız bir dünya var ve bu dünyada şu an yaşamakta olduğumuz sorunlar, kriz alanları var. Çevreden, küresel ısınmadan, bilgi toplumunun karşılaştığı yeni meselelerden tutun siyasete kadar, kültürel çatışmalara kadar onlarca ve hatta çok daha detayına girersek yüzlerce sorun var.

Biz bu yaşadığımız dünyanın acı sorunlarıyla ilgili bir şeyler söylemek, en azından kafa yormak zorundayız. Yani birinci mesele bu.

İkinci mesele; yaşadığımız bölgenin, toplumun, kültürün, havzanın sorunları var. Buna sadece İslam dünyası da demiyorum ben. Balkanlardan, Kafkaslardan Ortadoğu’ya kadar, Afrika’yı ve Uzakdoğu İslam coğrafyasını da içine alan bu kültürel havzamızın yine aynı şekilde ekonomik, sosyal, kültürel, siyasal sorunları var.

Biraz daha özele inersek, yani daha kendimize doğru gelirsek, Türkiye’de yaşıyoruz ve sizin de kısaca özetlediğiniz gibi Türkiye’nin de en az 100 yılını çok iyi bildiğimiz, son 50 yılını ise bilfiil yaşadığımız sorunları var. Bunları tabii bir gecede ve bir oturumda tek tek sıralamak, incelemek, çözmek eski tabirle hallü-fasl etmek mümkün değil. Ama bizler, -bu gece yan yana gelen arkadaşları kastediyorum- İslami bir gelenekten geldik. Ve yine gençlik yıllarımızdan itibaren Türkiye’nin entelektüel, siyasi, kültürel hayatında önemli roller üstlendik, tarihin canlı tanıdığı olduk, hatta birçok kez bu tarihi bizler yazdık.

Arkadaşlarımızı da katarak söylüyorum, maalesef geldiğimiz noktada hayal ettiğimiz, eski tabirle tahayyülümüz olan meselelerde ciddi mesafeler kat edemediğimiz gibi birçok noktada da başarısızlığa uğradık. İşte sizin en son AK Parti iktidarı ile somutlaştırdığınız yaklaşık 20 yıllık dönemde bu ekonomik, siyasi, kültürel, dini, etnik, mezhebi, ideolojik meselelerde ne yazık ki istenilen oranda başarı ortaya koyamadık. Şimdi tabii günlük polemiklerden ve mevki, ikbal, statü, şöhret kavgalarından sıyrılarak yeniden düşünme zamanı. Bizi bugün yan yana getiren şey bu.

Doğru bir muhasebe ve yeni bir çıkış yolu arayışı.

Bir, yaşadığımız dünyayla ilgili;

İki, içine doğduğumuz kültürel havza-bölge ile ilgili;

Üç, Türkiye ile ilgili kafa yorma durumundayız.

Bütün bu sorunları masaya yatırarak, zihnimizden tekrar tekrar geçirerek, doğru okumalar yaparak, danışarak, tartışarak; yeni bir yol haritası, yeni bir paradigma, yeni bir muhayyile, yeni bir tahayyül ortaya koyma durumundayız.

Tabii ki amacımız günübirlik politik bir hamle veya işe yaramayan polemikler değil, yersiz kavgalar ise hiç değil. Çünkü mesele çok daha derinlerde, çok daha ağır. Meselemiz öyle basit ve günübirlik bir mesele değil.

Onun için Allah nasip ederse, bu yan yana geldiğimiz arkadaşlarla ortaya koyduğumuz mutabakat metni, yani ortaklaştığımız meselelerle ilgili özet çerçeve doğrultusunda bütün bu konuları gücümüz, aklımız, zamanımız yettiği müddetçe tartışmaya başlayacağız.

Bugün bir siyasi hamleden önce, bir fikri merkeze ihtiyaç var.

Önce fikri, sonra siyasi.

Nasıl ki bir proje olmadan bir bina ortaya konulamazsa, bu konularla ilgili de doğru sorular sorulup -sorulması gereken acil sorular- doğru cevaplar bulunmadan, yapılacak her iş yine eski tabirle akim kalacak ve başarısız olacaktır.

Önce bir şeyleri biriktirmek lazım. Bir fikri birikim ortaya koymak lazım. Ondan sonra bu fikri birikim çerçevesinde, önce fikri ve sonrası siyasi bir merkez haline gelmek lazım. Allah muvaffak etsin. Bu noktada tabii ki ne kadar katkı sunacak kişi, kurum, kuruluş varsa bunların hepsinin katkısına da açık olmak lazım. Eleştirilerini iyi dinlemek lazım. Ve daha iyi bir gelecek inşa edebilmek için çok daha hoşgörülü, çok daha- yeni tabirle- “alıcı” olmak lazım. Yani insanlara bir şey dikte edip, empoze edip, kabul ettirmekten ziyade, hangi çiçekte bir bal varsa önce onu almak lazım diye düşünüyorum. Alıcı almaktan kastım bu.

Evet, benim birinci turda söyleyeceklerim bunlar.

YUSUF YAVUZYILMAZ: Toplumların tarihinde sıkışma anları olunca, oradan bir yeni düşünce ve yeni birikim ortaya çıkarmak gerekir.  Medeniyet tarihinde de sıkışma anları, her zaman yeni bir düşünsel hamleyle aşılmıştır. Sıkışma dönemlerinde bir nefes, bir bakış açısı, yeni bir manifesto, toplumun önünü açacak fikirlere ihtiyaç oluyor ve dolayısıyla onu ortaya koymak gerekiyor. Kuşkusuz bu kolay bir şey değildir. Çünkü bir tarafta o sistemi koruyan kollayan, mücadele edilmesi gereken, mevcut statükonun devamını isteyen toplumsal kesimler ve gruplar da var. Bu noktada, hem İslami gelenekten gelenlerin hem diğer kesimlerin iç eleştiri yapmasını daha çok önemsemek gerekir. Evet iktidara geldik, iddialarımız vardı. Burada da iddialarımızı deneme şansına sahibiz. İddialarımızı deneme konusu hem bizim samimiyetimizi ve hem de ne kadar hazırlıklı olduğumuzu ortaya koydu. Aslında bir sürpriz yoktu ortada. Belki de düşünce birikimimiz muhalefet ideolojisine göre şekillenmişti. Hatta bütün dünyada İslami geleneği incelersek, iyi bir muhalif akım olduğunu ama kötü iktidar deneyimleri olduğunu görüyoruz. Gannuşi ve Begoviç’in deneyimlerini dışarıda bırakırsak, genel olarak bir başarısızlık durumu var. Bu da bizi “acaba biz yeni bir toplumsal sözleşme, yeni bir iktidar sözleşmesi üretmeye elverişli değil miyiz?” diye düşündürüyor.

Sisteme ve onun işleyişine dönük itirazımız mantıklı, güzel. Sosyalizme, liberalizme, sömürgeciliğe, dünya sistemine yaptığımız itirazlar makul ve mantıklı. Ama iktidara geldiğimizde bu sürecin bir parçası olmaya ne kadar teşne olduğumuzu ne kadar can attığımızı da ortaya çıkardı politik alandaki durum. Kuşkusuz çok daha derinde krizler var. Bir modernleşmenin getirdiği, iki İslam dünyasının kendi içindeki krizler söz konusu. Neredeyse 300 yıldır bu krizler içinde boğuluyoruz Krizi aşmak için anlık parlamalar görülüyor, böyle yıldızın parlaması gibi ama böyle tutarlı ve sistemli, sürdürülebilir, başkalarına da “Müslüman dünyadan ve Müslüman düşünürlerden hepimizi rahatlatacak siyasal bir proje var, bu projeye kulak kabartalım” dedirtecek bir proje eksikliğimiz söz konusu. Öte yandan, Türkiye özelinde olduğumuza göre bu ülkede çeşitli toplumsal kesimlerin yaşadığını gözden uzak tutmamak gerekir. Etnik, dini , sosyal ,ideolojik bakımdan farklı olan insanların  ortalamasına hitap edecek, vicdanlarına hitap edecek bir söyleme ihtiyaç var. Dolayısıyla temelde bir zihniyet sorunu olduğunu düşünüyorum İslami geleneğin. Buradan nasıl çıkılacağına dair düşünmek, tartışmak, yeni ve farklı yaklaşımlar üretmek gerekir. Problemi keşfettikten sonra,  bu problemi nasıl aşacağız? Sorusuna yönelmek gerekir. Bunu aşarken gelenekten gelen tarihsel birikimle, modern dünya siyasetinden devşirdiklerimizi anlamlı bir siyasal proje içerisinde veya anlamlı bir söylem içerisinde birleştirmek gerekiyor.

Descartes’in bir ağaç metaforu vardır; ağacın köklerini metafiziğe, gövdesini fiziğe, dallarını da tıp ve ahlak gibi ilimlere benzetir. Yani biz metafiziği görmüyoruz ama ağacın canlılığından, onun kökleri olduğunu akli olarak ortaya koyuyoruz. Dolayısıyla Müslüman bir toplum içinde yaşadığımızın, köklerimizin orada olduğu gerçeğini ihmal etmemeliyiz. O gelenekle beraber ortaya çıkanı kenara koyup bir proje yapamayız. Onun içinden bir söylem çıkarmak lazım ama bu söylem, Müslüman olmayan kişilere de anlamlı gelmeli.

Müslümanlar genel anlamda son iki, üç yüzyıldır sorun çözme yeteneklerini kaybettiler. Egemen değiller, modernite karşısında yenildiler ve dünya siyasetine yön veremiyorlar. Yön veremedikleri gibi kendi siyasetlerini de oluşturamıyorlar. Dolayısıyla hayati bir problem alanı içerisindeyiz. O zaman bir umut, yeni bir yaklaşım, yeni bir söylem lazım. Bunları problem edecek, bunlara karşı gelebilecek yeni bir siyasal, kültürel çıkış ve yeni bir anlam arayışı olması lazım. Bunun da şimdiye kadar uygulanan ve başarısız olandan farklı bir şey olması lazım. Şu ana kadar söylenenlerin, projelerin sonuca ulaşmadığını gördük. Bizim için önemli olan, kriz anlarında ne cevap vereceğimizdir. Kriz anlarında insan haklarına mı, çoğulculuğa mı, demokratik yaşama mı, birlikte yaşama mı dönük bir cevap vereceğiz, yoksa devletin kodlarına sığınıp, milliyetçi reflekslerle yeni bir alan mı tahkim edeceğiz? Bu alan tahkim etmenin Türkiye’de siyasal bir karşılığı da var, onun için işimiz kolay değil. Çünkü karşımızda, bütün bu eleştirdiklerimizi savunan hem siyasal anlayışlar hem de kültürel olarak toplum kesimleri var. O yüzden, bunların da zihin konforuna hitap edecek farklı bir söz söylememiz lazım. Kürt sorunu olsun, ekonomik sorunlar olsun, kadın sorunu olsun… Bunlar aslında bir bütünün parçaları. Hiçbirini tek ele alıp konumlandıramayız. Öyle bir zihniyet dünyası, öyle bir kültürel çerçeve, öyle bir paradigma oluşturmak lazım ki, o tikel sorunların hepsi o paradigma içinde anlam kazansın.

Sıkıntılı bir durum var, iktidar olarak itiraz ettiklerimizi yapar hale geldik. Muhalefet ideolojisinin şöyle bir sıkıntısı var: Elinizde imkân yok zaten muhalefette. Sadece itirazınızı yapıyorsunuz. Ancak iktidara geldiğinizde liyakati nasıl uygulayacağınız önemli, özgürlüklere ve Kürt sorununa nasıl bakacağınız önemli ve belirleyici hale geliyor. Dolayısıyla muhalefetin diliyle, iktidarın dili arasında bir uyumsuzluk oluştuğunu görüyoruz. Bu uyumsuzluğu aşmak gerekir. Bu, aynı zamanda ahlaki bir problem; dün ne deyip bugün ne yaptığınız, bütün siyasi partiler için önemli bir problem alanı. Yani aktüel olarak söyleyeyim mesela, HDP’nin durumuna nasıl bakıyoruz? Hangi siyasal kampta yer alırsak, karşısı aynı şeyi söyleyecek ve onu terörle eşitleyecek. İlkesel bir bakışımız yok. Pragmatik siyaset ilkesel bakışı esir alıyor. Dolayısıyla anlamlı bir bakış geliştiremiyoruz. Bu anlamlı bakışın peşinde olmak gerek.

Kişilerin işgal ettikleri yerin öne çıktığı düzenin değil, ahlaki olarak demokratik değerlerin, katılımın ve çoğulculuğun savunucusu olmamız gerekir. İtirazlar laf olsun diye olmamalı, yol gösterici ve ufuk açıcı olmalıdır. İnsan haklarını çiğneyen herkese karşı ve bunu savunan herkesin yanında yer alan bir bakış açısını savunmak gerekir. Eleştirilerimiz de yıkıcı değil, yol gösterici olmalı.

FAYSAL MAHMUTOĞLU: Ben, mutabakat metnimizi esas alarak birtakım tespitlerde bulunmak istiyorum. İslam’ın ana ilkelerinden biri adalet, sosyalizmin eşitlik, liberalizmin özgürlük… Müslümanlar, adaleti tesis edemediler. Günümüzde Müslüman ülkelerde zulüm ve işkence sistematik haline gelmiştir. Adalet denilince 1400 yıllık İslam tarihinde 3 isim akla gelir: 1. Hazreti Ömer 2. Ömer İbn Abdülaziz 3.Doğunun hükümdarı Selahaddin Eyyubi. Bu üçüncü isim de, etnik aidiyetinden dolayı Türkiye’de pek zikredilmez. Sosyalist ülkeler, bırakın eşitliği sağlamayı, insan hakları ihlallerinin en çok görüldüğü ülkelerin başında gelirlerdi.  Özellikle Sovyetler Birliği, Çin, Romanya, Bulgaristan’ın kurduğu gizli örgütler adeta bir gestapo gibi çalıştı. Sovyetler Birliği birçok ülkeyi işgale kalkıştı, Stalin döneminde kendi vatandaşı olan halkları farklı bölgelere sürgüne göndererek Rus potasında eritmeye çalıştı. Liberal devletlerin çoğu, özgürlükleri güvenliğe feda ettiler. Özgürlük ve güvenlik dengesinin, her zaman güvenlik lehine tezahür ettiğini görüyoruz. Denge söylemleri dahi, güvenliği meşrulaştırma amaçlı olarak kullanıldı.

Bu girişten sonra bir de Müslüman ülkelerin durumuna değinmek istiyorum. Bilindiği gibi bugün dünya nüfusunun yüzde 27’si Müslüman. Dünyadaki GSMH’nin yüzde 8’ine sahipler. 57 İslam ülkesinin GSMH’si bir Almanya etmiyor. Yine 22 İslam ülkesinin GSMH’si Fransa’dan az. Bütçelerinin yüzde 30’unu savunma gideri olarak yer almakta. Askeri harcamaları, dünya ortalamasının 1,5 katı. Şu anda teknoloji üzerinden bu açık oturumu gerçekleştiriyoruz; teknolojik ihracatları, dünyada binde 4 oranında. Yahudi nüfusu dünyada Müslüman nüfusunun yüzde 1’i oranında iken, yüzün üzerinde Nobelli bilim adamı yetiştirmiştir. Peki bunun sebebi nedir, yani Müslüman ülkeler neden sanayide, teknolojide, üretimde dünyanın gerisindeler?   Birinci sebebi yönetme. Yönetme sorunları var Müslüman ülkelerin, Türkiye dahil. Adeta seçilmiş diktatörlükler gelenekselleşmiş durumda. Seçimle iş başına gelip, sistemle oynayarak, ömür boyu başta kalmanın hesabını yapıyorlar. Devlet bekasından ziyade kendilerinin ve ailelerinin geleceğini hesaplıyorlar. Nasır, Esad, Saddam ve Suud ailesi bunlara örnek gösterilebilir. İkinci en önemli sorun, etnik ve mezhepsel çatışmalar. Özellikle son 10 yılda bu gittikçe yaygınlaştı. Vaazlarda hepimiz ademin çocuklarıyız denir ama hemen akabinde kavmi necip faslı başlar. Üçüncü en önemli sorun özgürlüklerdir. İslam ülkelerinde herkesin majestelerini alkışlama özgürlüğü var, konuşma sınırlarını dahi majeste hazretleri belirler. Aksi takdirde hapishane için valizinizi hazırlamanız gerekiyor.

Bir başka önemli sorunsa eleştirel düşüncenin gelişmemiş olması. “Yüzyılımız gerçek bir eleştiri yüzyılıdır” diyor Kant. Eleştirel düşünce, bilginin geliştirilmesini sağlar ve sorgulamayı, mantıklı ve rasyonel düşünmeyi gerektirir. Aydınlanmanın insanlığa kazandırdığı en büyük değer, eleştiri çağını başlatmış olmasıdır. Ancak İslam dünyası bundan nasiplenmemiştir. Eleştiri, yöneticiler nezdinde, vatan hainliğiyle eşdeğerdir. Bugün yeryüzünde, büyük insan grupları yer değiştiriyor. Bunların büyük çoğunluğu Müslümanlardan oluşuyor. Yani kendi ülkelerinden Hıristiyan ülkelerine göç ediyorlar. Diğer bir tabirle, Dar-ül İslam’dan Dar-ül Harb’e göç ediyorlar. Çünkü bugün İslam dünyası yaşanır olmaktan çıkmıştır. Özgürlük yok, aş yok, iş yok, işkence ve baskı var. Ölmemek için ölümü göze alarak göç ediyorlar. Niçin? Gittikleri ülkelerde karınları doyacak, belki çocuklarına iyi bir eğitim verecekler. Zira günümüzde çoğu İslam ülkesinde insanların canları, malları ve namusları güvence altında değil.

Bugün merhamet sözcüğünün İslam ülkelerinde bir karşılığı yok. Müslüman ülkeler, İslam’ın yurdu olmaktan çıkmıştır. Bu sorunları gidermek için çeşitli birlikler kurmuşlar zaman içinde. Örneğin Arap Birliği, CENTO ve Kral Faysal’ın ile Fas Kralı İkinci Hasan’ın önerileriyle kurulan İslam Konferansı Teşkilatı gibi. Bir de 1997 yılında Erbakan Hoca’nın fikir babalığında D8 kurulmuştur, G8’e alternatif olarak.  Bu kuruluşlar çok önemli düşüncelerle hayata geçirilmeye çalışılmıştır. D8’in manifestosu; savaş değil barış, çatışma değil diyalog, çifte standart değil adalet, sömürü değil iş birliği, üstünlük değil eşitlik, baskı ve tahakküm değil insan hakları ve demokrasi. Ama bunların hiç birisi, günümüz çapsız liderleri yüzünden ve İslam ülkelerinde de oturmuş bir demokratik sistem olmadığından etkin olamamıştır. AB ülkeleri demokratik ülkeler olduklarından ve bu ülkelerin halkları eğitimli olduklarından dolayı bu proje başarıya ulaşmıştır.

DAVUT GÜLER: “Yeni Siyaset Arayışı” metniyle ilgili benden önce konuşan arkadaşlar, genel olarak her biri kendince analiz yaptılar. Konuşan arkadaşlar, son yüzyılda yaşanan olaylara, İslam dünyasının ve özellikle içinde yaşadığımız ülkenin sorunlarına da vurgu yaparak değinmiş oldular. Şimdi ben burada tekrara düşmekten ziyade, farklı bir iki noktaya değinmek istiyorum. Birincisi, özellikle toplumlarda ve ülkelerde 20 yılda bir köklü değişiklikler olduğunu görüyoruz. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra iki kutuplu bir dünyayla tanıştık, ülkemiz ABD ve Batı ittifakı tarafında yer aldı ve tek parti diktatörlüğünden sonra makas değiştirerek çok partili bir rejimi benimsedi. 10 yıllık Demokrat Parti iktidarı 1960’daki askeri bir darbeyle devrildi. Ülkeyi 10 yıl yöneten Başbakan ve 2 Bakan idam edildi. 1971 askeri muhtırası ve ardından sağ-sol çatışmaları içinde binlerce insanımızın hayatlarını kaybetmesiyle ülke bir kaosa sürüklendi. Bu kaos ortamını fırsat bilen askeri cunta, 1980’de yönetime el koydu ve demir pençeyle ülkeyi yönetirken sağ ve soldan onlarca genç, darağaçlarında idam edildiler. Cezaevleri esir kamplarına dönüşerek, ülkenin gençlerine esir muamelesi cevaz görüldü. 1990’lı yıllardan itibaren yükselen İslami muhalefet ve Refah-Yol iktidarı, askeri müdahale ile 28 Şubat kararlarının alınmasının ardından iktidardan uzaklaştırıldı. Parti kapatmalar ve İmam-Hatiplere, Kur’an Kurslarına, İslami çevrelere yönelik operasyonlar üzerinden bir panik havasının oluşturulmasıyla, toplumda gözle görülür bir sıkışmışlık söz konusu oldu. Biraz önce Yusuf kardeşimiz de aynı konuya değindi.

Mesela 1990’ların arkasından 2000’le beraber AK Parti dönemi başladı. AK Parti, belli bir dönem ülke meselelerine çözüm olacak olumlu girişimlerle bir mesafe aldı ve belli oranda toplumu rehabilite etti, şimdi ise yine bir sıkışmışlık yaşıyoruz. Ve bu sıkışmışlığa yönelik, bu ülkenin aydınları ve bu ülkeye karşı kendini sorumlu hisseden insanlar, bir şeyler düşünüyorlar ve nasıl bir çıkış olacağı anlamında kafa yoruyorlar.

Bu açıdan bizim yaptığımız işin de doğru bir şey, doğru bir girişim olduğuna inanıyorum. Yani şu andaki arayışımızın doğru bir zamanda, doğru bir iş olduğuna ve bunun, çözüme yönelik küçük de olsa anlamlı bir çıkış olduğuna inanıyorum. Öncelikle bu açıdan yaptığımız işe güven duymamız gerekiyor, yani halk arasında boşa kürek çekmek diye bir tabir var, bizim bu yaptığımız iş boşa kürek çekmek değil, anlamlı bir iştir.

Ülkenin sorunları nihayetinde bir yerde çözülecektir ama biraz önce Altan Bey’in de ifade ettiği gibi tabii ki siyaset, bu çözümün tek yolu değildir. Bugün itibariyle sağlam fikri ve siyasi bir duruşa ihtiyaç var ve siyasi düşünceyi fikirler daha anlamlı kılacaktır. Bu açıdan, şu anda bizim üzerinde konuştuğumuz metin (mutabakat metni) tabii ki kamuoyuna yansıyacak ve insanlar buna yönelik eleştiriler getireceklerdir. Bu eleştirilerle ve zamanla hem daha olgun bir metin hem de bu metin etrafından kenetlenmiş bir kadro ortaya çıkacaktır. Bu metnin gerek teorik boyutu ve gerekse politik anlamda temsili açısından da ülkenin gerçekten yetkin, aydın ve namuslu insanlarına kavuşabilirsek veya bunların bir araya gelmesine katkıda bulunabilirsek, o zaman hem ülkenin kendi sorunlarını barış içinde konuşabileceği bir ortam oluşmasına katkıda bulunmuş hem de doğru işler yaptığımıza yönelik inancımız kuvvetlenmiş olacaktır.

ÜMİT AKTAŞ: ilk turda meseleyi müzakereye açmaya yönelik önemli şeyler söylendi. Birtakım analizler yapıldı. Bunlar genellikle farklı çevreler tarafından da yapılıyor. Neticede iktidarda bulunan AK Parti’nin içerisinde bile gidişatı eleştiren küçük de olsa hareketler ortaya çıktı, partiler kuruldu. Fakat Türkiye siyasetinin tıkanmasında temel bir sorun ciddi bir kutuplaşmanın olması ve dolayısıyla siyasete daha akli ve nesnel bir şekilde bakan taraflardan yoksunluğu…

Sosyopolitik ve tarihsel etkenlerle oluşmuş olan mevcut katı yapıların birbirine karşı cepheleştiği siyasal bir tabloyla karşı karşıyayız. Bu karşıtlıklar kolay kolay çözülmüyor ama neticede yüzde 50’lik bir sınırda, adeta bıçak sırtında bir mücadele sürdürülüyor. Tabii burada karşı tarafı ikna etmek veyahut da karşı taraf saplantısından, pozisyonundan çıkmak en önemlisi. Daha akilane, daha nesnel bir yaklaşım ortaya koyabilmek lazım. Toplumun her alanında cepheleşme ve kutuplaşma, hemen hemen her kesime, her toplumsal olguya işlemiş durumda. Bu, belki Türkiye’nin en önemli sorunlarından birisi. Yani mevcut gidişatı görerek, buradan çıkışa dair olumlu çabaları ortaya koyabilmek ve bu olumlu çabalarla birlikte siyasal yönelimleri de toplumsal yönelimleri de değiştirebilmek… Tabii o katı kitleleri etkilemek çok kolay olmuyor. Bu arada yapılan kamuoyu araştırmalarında, yüzde 15-20 gibi geçişken, tercihlerini değiştirebilen bir seçmen kitlesi olduğu da belirtiliyor. Sonuçta da seçimlerin sonuçlarını veyahut toplumsal gidişatın sonuçlarını bu kitle değiştiriyor.

Burada aslında bizim de içerisinde bulunduğumuz İslami geleneğin bir pozisyon alması çok önemli. Maalesef bu 20 yıllık iktidar sürecinde İslami geleneğin geniş kesimi, iktidarla bir şekilde ittifak içerisine girdi. Bunların neden girdiğini, nasılını tartışacak değiliz, bu çok önemli de değil. Önemli olan şu: İslami geleneğin daha nesnel, daha olumlu, daha yapıcı ve daha yol gösterici tutumundan uzaklaşılmış olması. Düşünmekten, eleştirmekten, olumlu fikirler üretmekten uzaklaşılmış olması. Bu uzaklaşma, özellikle son yıllarda İslam adına yürütülen tartışmaların oldukça marjinal meselelere sıkıştırılmasına da neden oluyor. Sistem eleştirisi, özellikle emperyalizm ile küreselcilik konusunda eleştiriler yapılmak yerine daha yerel, daha içsel tartışmalara doğru yönelim var. Diğer tartışmalar sanki iktidar çevresinin inisiyatifine bırakıldı, daha doğrusu iktidar çevresi bu tartışmalara adeta el koydu. Figüran “aydınlar” da bu tartışmaların önünü kapattı veya kapatmaya çalışmakta. Ama öbür taraftan, hakikaten birçok önemli düşünürü de bir suskunluğa sürükledi. Bu da ciddi bir sorun. Özellikle de bu suskunluktan çıkmak lazım, yerellikten çıkmak lazım. Yani İslami düşüncenin, İslami geleneğin, bu yerellikten evrenselliğe doğru giden inkişafı bir şekilde duraksadı. Biraz Bosna’da Aliya ile Tunus’ta Gannuşi’nin olumlu çabaları oldu fakat onlar da doğrudan İslami gelenek içerisinde yürümek yerine belki kendileri açısından daha pratik ve kolay bir yol olan laik demokratik sistemlere yöneldiler. Bu açıdan kendilerini eleştiriyor değiliz ama bence artık bu meselelerin tartışmaya açılması lazım. Bir şekilde batı demokrasilerinin önümüzde koyduğu pratikler bunlar ama bunlar üzerine de düşünmek lazım. Bizde bu konularda fazla düşünce üretilmese de batıda, sözgelimi Chantal Mouffe, Richard Rorty, Jürgen Habermas gibi siyasetbilimciler tarafından yapılan çok sayıda dikkate değer eleştiriler var; demokrasiye olsun, liberalizme olsun, laisizme olsun… Aslında bunları Müslüman aydınların daha çok yürütmesi gerekirken, maalesef biz yürütemediğimiz için bu inkişaf oradan çıkıyor. Biz bunu yapamadığımız sürece, toplumsal olarak da bir tür vasatlığa sürükleniyoruz ve bu vasatlık, her konuda toplumun önünü tıkıyor ve çaresizleştiriyor, sonuçta da ortalık yetersiz egemenlerin iktidarına kalıyor. Bu sadece siyasal alanla da sınırlı değil; düşünsel, ticari toplumsal çalışmalarda da genel bir vasatlığa sürüklenme ile karşı karşıyayız ve hatta bunun içerisindeyiz. Bunu behemehâl ve mutlaka aşmamız gerekiyor. Aksi halde daha büyük bir bunalımın içerisine düşmekle karşı karşıyayız.

 ALTAN TAN: Bildiğiniz gibi Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu zaman etnik olarak Türk ulusalcılığı üzerine kuruldu. İdeolojik olarak laikçi bir anlayış üzerine kuruldu; yani oldukça katı olduğu için laikçi diyoruz, laik değil. Jakoben, Fransız tipi tepeden inmeci ve çoğu kez toplumu baskıyla değiştirmeye yönelik bir anlayış benimsendi. Siyasal metot olarak da otoriter ve totaliter bir yönetim benimsendi. Etnik olarak ulusalcı, ideolojik olarak laikçi, siyasal sistem olarak da otoriter ve baskıcı bir anlayış… Bu sisteme, üç önemli kesimden itirazlar geldi. Bunlardan birincisi, en geniş anlamıyla Müslümanlar ama siyasal bir terminoloji kullanmak gerekirse İslamcılar çünkü siz Müslümanlar dediğiniz vakit, bu uygulamaları yapanlar bile biz Müslüman değil miyiz diye bir tepki ortaya koyuyorlar ve o da başka bir tartışmayı getiriyor. İki, yani etnik ulusalcılığa karşı Kürtler ve üç, baskıcı ve totaliter siyasal sisteme karşı da liberaller itirazlarını getirdiler.

Turgut Özal’ın iktidar yıllarından başlamak üzere Türkiye’nin siyaseti, siyasal muhalefeti üç sacayağı üzerine kuruldu: İslamcılar, Kürtler ve liberaller. Ama bugün bulunduğumuz noktada bu üç kesim, birbiriyle kanlı bıçaklı bir hale geldiler. Tabii bunun hem dış nedenleri var hem de bu üç yapının kendi iç sorunları var. Kürtler veya Kürtler adına siyaset yaptığını söyleyen ana gövde siyasi akımlar, -yani buna HDP ve PKK de dahil- kendilerinde hiçbir eksiklik, yanlışlık ve metodolojik sorun görmüyorlar. Yani yaşanan bütün olumsuzlukları siyasal rejime fatura ediyorlar. Aynı şekilde liberaller, Turgut Özal döneminden başlamak üzere ekonomide, kültürel ve sosyal alanda yaptıkları yanlışları, özellikle bu liberal ideolojinin siyasetteki temsilcilerinin ekonomik yolsuzluk ve vurgunlarına hiç değinmiyorlar. İslami kesim, işte biraz evvel arkadaşlar da ciddi eleştiriler yaptılar. Onlar da yine aynı şekilde kendilerinde hiçbir eksiklik ve yanlışlık görmüyorlar. Tabii bu iktidarın ana gövdesini İslami gelenekten gelen kadrolar oluşturdu ama bunlar -Ümit Bey’in biraz evvel altını çizmeye çalıştığı gibi- sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel, entelektüel tartışmalar veya arayışlar yerine, bu arayışlara cevaplar bulmak ve yeni bir paradigma inşa etmek yerine, iktidarın şehvetine kapıldılar. Yani adeta hasret kaldığı bir suya, su kanalına, -yani devleti bir metafor olarak buna benzetirsek- yol açıldıktan sonra koşan ve hızla kendini suya atan, yani su içmekten ziyade hızla kendini suya atan bir insan tavrına girdiler. Bu,İbn Haldun’un belirttiği bedevilerin şehre giriş hikayesine benziyor. Bedeviler, bir şehre girdikleri vakit önce yağmalıyorlar; para pul, ev, servet, kadın, ne varsa önce bir yağmalama sürecinden geçiriyorlar. O yağmalama belli bir doyum noktasına geldikten sonra durup dinlenip, sağa sola bakma durumu ortaya çıkıyor.

Şimdi işte az önce arkadaşlar da söylediler, ciddi bir özeleştiri lazım. Ve bu özeleştiriden sonra sadece özeleştiriyle kalmamalı, alternatif ve inşa üzerine bir mesai de harcamalıyız; neler yapılmalı, nasıl yapılmalı? Konuşmamın ilk turunda da belirttiğim gibi bunlar, bu gece 1 saat içinde 1,5 saat içinde halledilecek konular değil. İnşallah zaman içinde bir yol haritası çıkarılmaya çalışılır. İnşallah hayırlı işler yapmaya vesile olur.

YUSUF YAVUZYILMAZ: Sistemin hangi parametreler üzerinden işlediğini hem Ümit (Aktaş) Bey hem Altan (Tan) Abi söyledi. Dolayısıyla bizi ilgilendiren ana sorun şu: Mensup olduğumuz İslami gelenek içinde hem Türkiye’ye hem dünyaya siyasal özgürlük temeline dayalı bir model üretebilir miyiz? Zaten bütün arayışımız, Türkiye için de İslami geleneğimizi koruyarak bir model üretmektir. Bu da biz Müslümanların siyaset yaparken en fazla ihtiyaç duyduğu şeye atıf yapar, o da ahlaktır. Siyasetimizin ahlaki tutarlılık üzerine oturması gerek. Zaten en çok iktidarı eleştirdiğimiz yön, pragmatik oluşudur. Bu pragmatizm de kendi ahlakını doğuruyor. O yüzden mesajımızı verirken, belli bir tutarlılık içerisinde vermek zorundayız. Bu, bütün alanlar için böyle. Ahlaki zaaf olan yerde bütün yan alanlar, bu zaaftan payını alıyorlar.

İslami gelenek içinde bir toplum modelinin, dayanışmaya dayalı bir toplum modelinin, çoğulcu bir toplum modelinin, -işte Ali Abi’nin (Ali Bulaç) çok çalıştığı- Medine Vesikası’nda izlerinin bulunabileceğini düşünüyorum. Onları çağdaş siyasal dile tercüme ettiğimizde, birbirine benzemeyen etnik ve siyasi yapıların bir arada ve barış içinde, müzakereye dayalı bir anayasa etrafında buluşabilmelerinin izini sürebiliriz. Sonra bizim geleneğimiz, Altan Abi çok net söyledi, devletten topluma bakan bir yapıya sahip. Devletten topluma bakan bir yapıya sahip olduğunuz zaman, bu kültürün otoriterleşmemesi imkânsızdır. Çünkü doğrusunu biliyorsunuz zaten ve o zaman hangi araçları kullanacağınız aşağı yukarı belli. Burada toplumdan devlete bakan bir siyasal bilinç geliştirmemiz gerekir. O da bireysel özgürlükleri, eleştiri kültürünü ön plana almakla mümkün. Burada da karşımıza İslam’ın tarihsel zihin kodları çıkıyor.

Güvenliğe dayalı, devlet eksenli zihin kodlarıyla hesaplaşmak gerekir eninde sonunda. Şimdi burada önemli bir zihinsel dönüşüm yapmak gerekiyor. Sadece bizim böyle düşünmemiz önemli değil. Burada sabırla ve aşama aşama giderek vicdanlara bunu bildirmek gerekiyor. Güvenlik eksenli bir siyaset var ve bunu değiştirip özgürlüklere dayalı bir siyaset anlayışı geliştirmek gerekir. Bir de Türkiye’de herkes kendini karşıtı üzerinden tanımlıyor. Şimdi bir hareket kendini karşıtı üzerinden tanımladığında bu, kendinin ne olduğu konusunda bir problem yaşıyor demektir. Aristo mantığından yola çıkarsak, “elma nedir” diye sorduğumuzda verilen “armut değildir” cevabı bir cevaptır, doğru da bir cevaptır ama bilgi vermez. Dolayısıyla siyasal hareketler karşıtı üzerinden kendini tanımlıyor, ne olmadıklarını göstermeye çalışıyorlar ve bu arada ne oldukları da silikleşiyor.

Şimdi ben sordum mesela, “AK Parti ne tür bir partidir?” “CHP’nin karşısındadır” doğru, “HDP’nin karşısındadır” o da doğru. Peki, topluma ne vaat ediyor? Buradan yola çıkmak gerekiyor daha çok.

Türkiye’deki bütün ideolojiler kendini devlete göre tanımlıyorlar. Çünkü nihayetinde ulaşmak istedikleri kızıl elma devlettir. Çünkü devletsiz siyaset yapılamayacağını biliyorlar. Şimdi buradaki trajedi şurada: Devlete doğru gittikçe, devlet dönüşmüyor da kendileri dönüşmeye başlıyorlar. Oysa burada sosyolojik olarak ne beklenir? Devletin de gelen siyasal ideolojinin de dönüşmesi. Ama 2010’dan bu yana bu tersine olmaya başladı. Çünkü çevreden gelen güç, merkeze yerleştiğinde merkezin bir parçası olur; merkezin parçası haline geldikçe fikir üretemez. Elindeki argümanlar bellidir. Milliyetçiliğe, devlete, güvenlik politikalarına yaslanacak. Çünkü orada iktidarı tahkim edilmesinin alt yapısı bu.

Cabiri’den mülhem olarak son cümlelerimi söyleyeyim. Ekonomik anlamda, talan ekonomisinden üretici bir ekonomiye geçmek gerekir. İtikadi anlamda, özgürlük itikadını ortaya koymak gerekir. Yine özgürlüğün bir yansıması olarak, itikatta eleştirel aklı devreye koymak gerekir.

FAYSAL MAHMUTOĞLU: Ben Ümit Abi’nin konuşmasından mülhem olarak bir şey söylemek istiyorum. 2. Meşrutiyet İslamcıları entelektüel bir zeminde fikir yürütüyorlardı. Said Halim Paşa, Mehmet Akif, Said Nursi bunlardan birkaçıydı. Bunların sloganı, eşitlik ve hürriyetti. Gayrimüslimlerin haklarını, devlette eşit şekilde yer almalarını savunuyorlardı. 70 sonrası İslamcılar ise iktidara odaklandılar.  Bütün tarikat ve cemaatler iktidara odaklanmışlardı. İktidar olmak istiyorlardı. Neticede iktidar oldular ve artık iktidarı savunuyorlar.

Sonuç olarak;

Dinlerin varlık sebeplerinden bir tanesi, ahlaklı olmaya davet etmektir. İslam coğrafyasında “bir dinleri olduğu için ahlaklı olmayı gerekli görmeyen” bir anlayış egemen. Diktatörlüklerde ahlak inşa etmek de kolay değildir. Yeni bir başlangıç yapıyoruz ve bunları göz önünde bulundurmamız gerekiyor diye düşünüyorum. Günümüzde eğitim oranı yükseldikçe, dindarlık oranı düşüyor. Bugün eğitim oranının çok yüksek olduğu İskandinav ülkelerinde, yani Kuzey Avrupa’da ateizm oranı yüzde 85. Yani dinler neredeyse bitiyor. Bizde de dinden soğumanın önemli bir nedeni, diktatörlüklere ve onların zulümlerine, yolsuzluklarına, ulemanın, şeyhlerin, cemaat liderlerinin destek vermeleri veya göz yummalarıdır. Onların icraatlarına fetva uydurmalarını genç kesim kabullenmiyor. Doğal olarak da fatura dine kesiliyor. Gündüz Vassaf’a göre -bir söyleşide okumuştum- artık butik dinler oluşacak. Benim kişisel kanaatimce biz artık bireysel Müslümanlık çağına giriyoruz. Kamusal Müslümanlık sınavını iyi veremedi, başarısız oldu. İslamcılık, bir nevi kamusal Müslümanlıktı. Artık insanlar bir cemaate ve tarikata bağlı olmadan yaşamak istiyorlar ki, belki doğru olan da budur. Ayrıca Hıristiyanların atom bombasını kullanması, İsrail’in yani soykırıma uğramış bir halkın kendilerine uygulananın başka bir versiyonunu Filistinlilere reva görmesi, Müslümanlardan bir kesiminin, son dönemde IŞİD gibi barbar bir örgüte zımnen destek vermesi bunların hanesine eksi puan olarak yazıldı. IŞİD’in Kobani işgaline kadar IŞİD desteklendi gibi. Tabii ki tüm Müslümanlar tarafından değil. Ama özellikle belli bir kesim, IŞİD’e sempatiyle baktı. Bilahare Türkiye’ye yönelik terör eylemlerine giriştikten sonra IŞİD’e karşı tavır takınıldı.

“Ulus devlet dünya sorunlarıyla baş etmek için küçük, yerel sorunlarla ilgilenmek için büyük” diyor Gündüz Vassaf, ben bunun kısmen doğru olduğunu düşünüyorum. Rosa Luxemburg da “ulus devletler emperyalizm ile baş edemez” diyor ama Lenin, “ulusların kendi kaderini tayin hakkını” savundu. Bolşeviklerin parti programında uluslar, varlıklarını “özerklik” veya “federasyon” şeklinde korurlar ibaresi yer aldı.  Kişisel olarak ulus devletler çağının da henüz kapanmadığını ancak küresel güçlerle de baş edecek güçte olmadığını düşünüyorum. Küresel güçlerinse, Özellikle Hindistan ve Çin’in bu statüleriyle uzun soluklu devam edemeyecekleri kanaatindeyim.

Bir de olayları doğru tespit etmemiz lazım. Perde arkasında konuşulan bazı şeyleri ortada konuşmamız gerekiyor. Mesela Alevi sorunu genelde gündeme geldiğinde herkes diyor ki işte cemevi ama halbuki bana göre Alevilerin başka sorunları var. 81 ilin valisinden kaç tanesi Alevi, 203 üniversite rektöründen kaç tanesi Alevi? Yani bu tür olayları açıkça dile getirmek lazım diye düşünüyorum, teşekkür ediyorum.

DAVUT GÜLER: Evet ben de birkaç cümle ile de olsa katkıda bulunayım. Konuşma sırasında sona kalınca konuşmak da zor oluyor, söylenenler büyük ölçüde söylenmiş oluyor.

Ümit Bey’in ifade ettiği gibi salt gündemlerden bir uzaklaşma var, özellikle aydınlarımızda. Ülkenin ve dünyanın bulunduğu durumlarla ilgili marjinal gündemler öne çıkıyor. Hayata dokunan, can yakıcı sorunların çözümlerinden ve bedel ödenmesini gerektiren çözümlemelerden ziyade daha afaki sorunları konuşulmakta ve süreç içerisinde de enerjiler kaçınılmazca bunlara harcanmakta. Çünkü hedef küçüldükçe mesele, kısır bir döngüye ve kendimizi yiyip bitirmeye dönüyor. Kültürümüzde bir deyim var “derenin taşıyla derenin kuşu vurmak” diye, durum açıkça buna geliyor. Ülkenin sorumluluk duyan insanları devasa sorunlar ortada dururken, sorunların üzerine gitmekte ziyade bu tip tali gündemlerle vakit kaybediyorlar.

Meseleleri gündemde tutacak, iz sürecek, kendi sorununun fikri takibini yapacak köklü kurumlarımız da yok. Birtakım yapılar ve organizasyonlar kurumsallaştığında, onlar da kendi içinde yaşadıkları sorunlarla veya sistemin önüne koyduğu sorunlarla, kendilerini tezkiye etme veya temize çıkarma gibi bir gündemle daha çok yüz yüze oluyorlar. Mesela meşum 15 Temmuz olayı; bu olay, ülkenin 2 ana damarı diyebileceğimiz Milli Görüş ve kendini Risale-i Nur’a nispet eden bir grubu karşı karşıya getirdi. 15 Temmuz’un faili olarak Risale-i Nur’dan bir grubun görülmesi, diğer Risale-i Nur ekollerinin “biz onlardan değiliz” diye kendilerini iktidara karşı savunmaktan başka bir şey yapmamalarına yol açtı. Bu açıdan İslamcıların veya İslami düşünceyi savunanların, toplum nezdinde bir albenisi de olmuyor çünkü ancak kendi gündemleriyle uğraşıyorlar. Burada sahih gündemler oluşturup insanlara sunabilirsek, çok anlamlı bir iş yapmış olacağız. Dolayısıyla bu mutabakat metni olsun, bu metinle birlikte faaliyete geçireceğimiz “Farklı Bakış Sitesi” olsun, daha özgür ve asıl sorunlarımızın konuşulacağı bir zemin oluşmasına inşallah katkıda bulunacaktır ve dolayısıyla, anlamlı bir iş yaptığımızı kabul etmemiz gerektiğine inanıyorum.

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

Bir yorum: “Açık Oturum | Yeni Siyaset Arayışı

  1. Bu değerli girişim için sizi kutluyorum öncelikle.
    Küresel ve yerel olarak bir çok sorunumuz var ve bunlardan bazılarını dile getirmişsiniz. Kanaatimce iki temel sorunumuz var, buradan başlamak gerekiyor.
    1- Medine sözleşmesi örneğindeki gibi toplumsal uzlaşıyı sağlayacak bir üst/ kucaklayıcı bakış açısına sahip olabilmek. Tabi bunun olabilmesi bazı alt sorunların çözülmesini gerektiriyor; güvenlik siyaseti ve yerel vurgusu güçlü olduğundan milliyetçilik vs. Ancak bu alt sorunların çözümü yine sözleşmenin içini dolduran adalet, eşitlik gibi değerlerin uygulanmasına bağlı.
    2- Modernleşme karşısında müslümanların temel değerlerinin ve ilkelerinin erezyona uğraması. Bu kapitalleşme ile yakından ilişkili olduğundan ve birey konforunun toplumun önüne geçmesi nedeniyle evrensel bir sorun olarak karşımıza çıkmakta.
    Derin bir analiz gerektiren bu konuda şimdilik bu kadarıyla iktifa ediyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir