Adnan Boynukara: Kurtarıcılardan Kurtulmak

12.05.2022

Adnan Boynukara, perspektif.online’da “Kurtarıcılardan Kurtulmak” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Yazıyı aşağıya alıntılıyoruz.

Şu an toplumun bir kesimi, kıymeti kendinden menkul her türlü kurtarıcılık düşüncesine karşı çıkıyor ve bunlardan kurtulma arayışı içinde. Bu arayışın nasıl sonuçlanacağı belli değil. Ama toplumsal talebin varlığı başlı başlına anlamlı ve önemli. Özellikle, din simsarları ve ellerindeki silah üzerinden toplumu dizayn etmeye çalışan örgütlerden kurtulmak arayışı çok kıymetli.

Yaşadığımız dönemin temel sorun alanlarından birisi de kurtarıcılık fikriyatı ve kurtarıcılar sorunu. İnsanların, toplumsal kesimlerin ve ülkenin yaşadıkları sorunlara çözüm üreteceğini iddia eden, buna ilişkin pozisyon alan ve kurtarıcı rolü biçilen oldukça farklı bir yelpazede kişiler/yapılar var. Ancak yaşadıklarımız dikkate alındığında bu tür kişilerin/yapıların süreç içinde geldikleri nokta, yeni bir soruna dönüşmeleri. Çevremize bakarsak, buna ilişkin birçok örnek görebiliriz. Çünkü irili ufaklı onlarca kurtarıcı modelinden bahsetmek mümkün. Kurtarıcı tiplerine ve fikriyatına geçmeden önce, konunun anlaşılmasına katkı sağlayacak bir hikâyeyi hatırlamakta fayda var.

Çin Mitolojisinden Bir Hikâye

Eski Çin’de bir köyün yakınında yüksek bir dağ; dağın içinde de ejderhanın yaşadığı bir mağara varmış. Köylüler ejderhanın şerrinden korktuklarından, her yıl düzenli olarak ona hediyeler sunarlarmış. Arada bir köyden bir yiğit çıkar ve ejderhayı yok edeceğini söyleyerek kılıcını alır ve dağdaki mağaraya gidermiş. Ancak nice yiğitler gitmiş, dönen olmamış. Gel zaman git zaman bütün yiğitlerden daha yiğit, namı bütün bölgede konuşulan başka bir delikanlı çıkmış. O da ejderhayı yok etmek niyetindeymiş. Akrabaları, dostları onu bu isteğinden vazgeçirmek için çok uğraşmış. Gidenlerin hiç birisinin dönmediğini söylemişler, ama nafile.

Genç yiğit azığını ve kılıcını alıp yola çıkmış. Dağa varmış, kısa bir araştırmadan sonra ejderhanın yaşadığı mağarayı bulmuş ve kılıcını çekerek içeri girmiş. Bir müddet mağarada ilerledikten sonra karşısına korkunç bir ejderha çıkmış. Genç yiğit soğukkanlılığını kaybetmemiş. Kılıcını olanca gücüyle ejderhaya indirmeye başlamış ve ejderhanın hamlelerini ustalıkla savuşturmuş. Vuruşma kısa süre sonra ejderhanın ölümüyle sonuçlanmış. Mağara gencin zafer çığlığıyla yankılanmış. Genç heyecan içinde ileri geçip mağarayı incelemeye başlamış. Gözleri kamaştıran zengin bir hazine ve etrafa saçılmış birçok kurban kemiği görmüş. Ancak bir şey dikkatini çekmiş, kemikler arasında hiç insan kemiği yokmuş.

Genç olan bitene anlam verememiş. Öyle ya bunca yiğit, bunca yıldır ejderha ile karşılaşmak için mağaraya gelmiş ve hiçbiri dönmemiş. Ama ortalıktaki kemikler ancak hayvanlara ait olabilecek kadar büyükmüş. İşte ne olduysa o an olmuş. Genç birden titremeye başlamış. Kılıç tutan eline baktığında dehşet içinde kaba tüylerin derisini kapladığını, tırnaklarının uzayıp sivrildiğini, dar gelen elbiselerinin parçalandığını görmüş. Bağırmak istemiş ama ağzından korkunç bir homurtu çıkmış. Çünkü kendisi bir ejderhaya dönüşmüş…

Kurtarıcılık Düşüncesi

Tabii bu, mitolojide yer alan bir hikâye. Ama farklı gerekçelerle kurtarıcı diye ortaya çıkanların vardığı sonuç dikkate alındığında, bu döngüyü anlamaya yardımcı olabilecek bir hikâye. Evet, çağımızda ortaya çıkan kurtarıcılık şekilleri farklı. Ama sonuçları değişmiyor. Çevreye dikkat edilirse, hep bir kurtarıcı arayışının olduğu da görülür. Bu nedenle bu fikriyatın temel özelliklerine bakmakta yarar var. Buna ilişkin fikriyatı; kendi ütopyasını/isteğini toplumun beklentisi olarak sunmak, toplumsal talepleri dikkate alıyormuş gibi yapmak, halkı/bireyi edilgen kabul etmek, insanı ve insani talepleri görmezden gelmek, kendini eksiklilerden münezzeh vehmetmek ve herkesin kendisine ihtiyaç duyduğuna inanmak şeklinde somutlaştırmak mümkün. Bu yönüyle kurtuluş ve kurtarıcı teolojisi, farklı inançların günümüze kadar devam etmiş halidir.

Bu anlamları dikkate alındığında, kurtarıcılık düşüncesinin özünde, hastalıklı bir ruh hali olduğu söylenebilir. Bunun temel nedeni ise kesin inançların ve önyargıların her şeyin önüne koyulması. Bu yapıldığı zaman da gerçek ve hayatın kendisi anlamsız, sahipsiz kalıyor. Herkes kendi aidiyetini kutsala dönüştürüyor. Geriye ise ötekilerin kutsalına sataşmak/hakaret etmek kalıyor. Bunun da etkisiyle olsa gerek, tarihsel sorunlarımızı konuşup çözüm üretemiyoruz ve kurtarıcılara sığınıyoruz. Daha kötüsü ise devlete tahakküm etmiş olanlar ilk ‘kanı’ akıtıyor, ilk ‘suçu’ işliyor ve onu yenmek için yola çıkanlar da onları taklit ediyor. Yani; kısır bir döngü.

Yukarıda paylaştığımız hikâyedeki hikmet, birilerinin bizi kurtarmaya çalışması ama kısa sürede ejderhaya dönüşmesi. Hatta hiç ölmeyen ve kendini sürekli yenileyen bir ejderha. Çünkü ejderha içimizden çıkıyor. Yani; kurtarıcı diye ortaya çıkanlar, içimizdeki canavarı dışa vuruyor. Aslında bulunduğumuz yerden etrafımıza baksak, bu durum net bir biçimde görülür. Mesela, Anadolu’da olup bitenden şikâyet edip Ankara’ya gelenlerin yaptığı ilk işin, ‘Ankara’ya benzemek’ çabası olması gibi. Sözde mevcut durumdan şikâyetçi olanların, kurulu düzene itiraz edenlerin halktan istediği şey de değişmiyor: Kendilerinin ‘efendi’ ve ‘kurtarıcı’ olarak kabul edilmesi. Kullandıkları kavram seti farklı olsa da istenen şey değişmiyor.

Kurtarıcılık Tipleri

Farklı kurtarıcılık tiplerinden bahsetmek mümkün. Din ve Allah adına konuşanlar, toplumsal sorunlardan beslenen örgütlü yapılar, terör örgütleri, sivil/askeri bürokraside var olan kimi kadrolar ve siyaseti iş olarak yapanlar gibi geniş bir yelpaze. Kötüler arasında tasniflemek zor ama sanırım en kötüsü Allah adına ‘konuşan’ ve Allah’ın ismini kullananlardır. Elbette, doğrudan bu pozisyonda olduklarını ifade etmezler. Genellikle çevreleri onların bu noktada olduğunu seslendirir. Kendileri ise kullandıkları dil, seçtikleri ifadeler üzerinden, bu pozisyonu üstelediklerini ihsas ederler. Bu denklemin sonucu ortaya çıkan tabi olma durumunun ekonomik ve siyasal bir ‘kullanıma’ tekabül ettiği ise açık. Kimi isimler ortaya çıkıyor, inanma ihtiyacını sömürerek insanları kendilerine bağlıyor, ekonomik ve siyasal alanda kullanabileceği elemanlara dönüştürüyor. Denklemin işlemesi için sıklıkla “Allah böyle diyor”, “Kur’an şöyle emrediyor”, “Peygamber şunu söylüyor” türü ifadeler kullanılır. Kendi anladıklarını ve süsleyerek uydurduklarını kitleye din olarak sunarlar. Aslında bu kişiler, herhangi bir işi olmayan ve pazarladıkları kurtarıcılık anlayışı üzerinden geçimlerini sağlayan bir kitle. Kitabın ve dinin muhatabı doğrudan insanlar. Ama bunlar aracı olmaya heveslenirler. Halbuki; “Ben iman etmişsem, kitap bana hitap ediyorsa ve sonunda hesabı da ben vereceksem sen kimsin, sana bu rolü kim verdi” diye sorulsa, bunların kurduğu oyun boşa çıkacak. Ama inanma ihtiyacı o kadar derin ki, soruyu soranlar az, ‘pazarlamacıların’ ise çok fazla olduğu bir zaman dilimindeyiz.

Dini kullanan pazarlamacılar kadar tehlikeli olan diğer bir grup ise örgütçü kurtarıcılar. Bunlar; devlet çözmediği/çözemediği için kangrene dönüşen sorunları kullanan, bunlardan nemalanan ve kendine rol biçen yapılar. Örgütçü yapıların tümünün yaptığı bu. Elindeki silah ile binlerce insanı katleden ve katliamların oluşturduğu korku atmosferinden kendine iktidar çıkaranlar ve başkalarının çocukları üzerinden iktidar kurmaya çalışanlar. Örgüt isminin PKK, DHKP-C, DAİŞ, FETÖ veya başka bir şey olmasının hiçbir önemi yok. Örgütün savunduğu ideolojinin veya inancın de hiçbir anlamı ve değeri yok. Gerçek olan tek şey, toplumun sırtından geçinen kan emici yapılara dönüşmeleri ve devlet işleyişinin ‘rutin’ dışına çıkmasına zemin hazırlamaları ve katkı sağlamalarıdır. Bu anlamıyla, sorunlardan beslenen örgütler ile sorunların çözümünü öteleyen anlayışlar arasında, tam olarak tanımlanmamış olsa dahi doğrudan bir ilişki olduğunu not etmekte fayda var.

Toplumun muhatap olduğu diğer bir kurtarıcılık anlayışı, sivil/askeri bürokratik kadrolar. Bu kadroların ortak özelliği, devlet kurumlarıyla var olan ilişkileridir. İlişkileriyle ve var olanı muhafaza etme tezi üzerinden kurtarıcılık rolü üstlenirler. Kendilerini ‘sahip’ olarak gördükleri ve devletin imkânlarını ‘sınırsız’ kullanma yetkisine sahip oldukları için diğer kurtarıcı tiplerinden birkaç adım öndedirler. Sonuç alan, sonuç alamayan onlarca darbeden/siyasi operasyondan bahsetmek mümkün. Ama bu kesimin asıl günahı, toplumsal kesimlerin taraf olduğu sorunları çözümsüz bırakmaları ve bunun üstünden -bilerek veya bilmeyerek- örgütlere alan açmış olmalarıdır. Sonuç itibarıyla kendilerine yükledikleri iki ayrı görev/sorumluluk var. Hem kurtarmak hem de ülkeyi ve toplumu “ulusun yüce çıkarı için muasır medeniyet seviyesine çıkarmak” iddiası. Dolayısıyla kendilerini, ‘kurtarıcı’, ‘modernleştirici’, ‘denetleyici’ ve ‘düzenleyici’ olarak görüler. Milletin sırtından geçinen ‘kurtarıcı Mesihler’. Mesela, 12 Eylül darbecilerin en çok kullandığı ifade, “Türkiye’yi uçurumun kenarından kurtardık” cümlesiydi. Darbeye giden süreçteki rollerini gizleyerek kullandıkları bu ifade hem onlara alan açmaya hem de suçlarını örtmeye yönelikti. Oysa millet, darbecilerden kurtulmak için yıllarca uğraştı.

Kurtarıcılardan Kurtulmak

Tekrar Çin hikâyesine dönersek, bunların hepsi toplumun, milletin, halkın içinden çıkan, var olan sorunları çözeceklerini söyleyen ama son tahlilde sorunlardan beslenerek kendilerine anlam yükleyen ve dolayısıyla da sorunun parçası olanlardır. Bu nedenle olsa gerek, ‘kurtarıcılardan kurtulmak’ kavramı sıklıkla kullanılmasına rağmen, kendini kurtarıcı görenler önemli bir mesele olarak ortada duruyor. Hatta düzenli olarak yeni kurtarıcı tipleri ortaya çıkıyor.

Kendini kurtarıcı görenler kadar, kurtarıcılara alan açan kurtarıcı bekleme anlayışının etkisi de büyük. Yani; bu tür yapılara/bireylere karşı bireysel veya kolektif çaba göstermeden kurtarıcı beklemek de sorun. Kurtarıcı bekleyen çok, ama var olan sorunları çözmek için kolektif bir aklı devreye koyan yok. Birileri yüceltiliyor, büyük umutlar bağlanıyor ve sonu hüsranla bitince de yeni bir arayışa giriliyor. Ders alınmayınca, bu sarmal sürekli bir biçimde tekrar edip duruyor. Bahsettiğimiz tutum hem geçmişin hem de yakın tarihin temel sorunu. Zaten kendi sorumluluklarının gereğini yapmak yerine, birilerinin bu sorumluluğu üstlenmesini beklemek sağlıklı bir davranış değil.

Şu an toplumun bir kesimi, kıymeti kendinden menkul her türlü kurtarıcılık düşüncesine karşı çıkıyor ve bunlardan kurtulma arayışı içinde. Bu arayışın nasıl sonuçlanacağı belli değil. Ama toplumsal talebin varlığı başlı başlına anlamlı ve önemli. Özellikle, din simsarları ve ellerindeki silah üzerinden toplumu dizayn etmeye çalışan örgütlerden kurtulmak arayışı çok kıymetli. İnsanların; “Sorunlarımız var, ama bunların siyasi ve demokratik yollardan çözülmesini istiyoruz/bekliyoruz, silahlı çözüme inanmıyoruz, karşıyız, sırtımızda yüksünüz ve yakamızdan düşün” diyebilmesi önemli.

Aslında bir kurtuluşa ve kurtarıcıya, aydınlanmaya ve aydınlık/nurlu/ışıklı bir mehdiye ve mucizeye değil; basit, sade, normal ve makul çözümlere ihtiyacımız var. Yani her koşulda gerekli ve geçerli, defalarca deneyimlenmiş normal bir hukuk düzeni ve işleyen demokratik süreçlere ihtiyacımız var. Çünkü ne kurtuluşa ihtiyaç olacak kadar felaket içinde ne de kurtarıcıya muhtaç olacak kadar aciziz. Zaten yaşadığımız durumun nedenlerinden birisi de, devlet ve toplum olarak, basit/sade çözümleri olan mevzuları, anormal yollarla çözümsüz kılan absürt alışkanlıklarımız. Belki de kurtulmamız gereken ilk şey bu. Arkası çorap söküğü gibi gelebilir.

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.