Ali Bulaç: Ana Akım Dışı Fırkalar: Alevilik

28.06.2024

Ali Bulaç, akilsiyaset.com’da “Ana Akım Dışı Fırkalar: Alevilik” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Yazıyı aşağıya alıntılıyoruz.

Üzerinde mutabakata varılmış imanın altı ve İslam’ın beş şartını teyid eden mezheplerin Ehl-i Kıble olup hak mezhep sayıldıklarını belirtmiştik. Sekiz mezhebin dışında şu veya bu yorum, tefsir ve te’vili kullanıp ana akımdan ayrılan gruplar da var: Alevilik, Nusayrilik, İsmaililik, Dürzilik, Babailik, Bahailik, Ahmedilik vd. 

Bunlara mezhep mi veya fırka mı denmesi gerektiği sorusu hala vuzuha kavuşmuş değil. Her ne kadar Batı ithalatı literatürde bunlara “heretik” akım deniyorsa da, ben bunun pek uygun olmadığını, dinler ve mezhepler tarihini yazan Eş’ari (öl. 324/935), Bağdadi (öl. 429/1037), İbn Hazm (öl. 456/1064) veya Şehristani’nin (öl. 548/1153) kullandığı terimin daha doğru olduğunu düşünüyorum.

Heretik, Ortaçağ’da Kilisenin belirlediği dogmalara ve kurallara karşı çıkanların düşüncesini ifade eder. İslam tarihinde ise resmi din görüşü ve hakim din kurumu olmadığından, ana akım Sünni ve Şii mezheplerin dışında belli yorum ve açıklamaları savunanlara heretik denmesi yanlıştır.

Din temelinde belli bir sosyolojiye mezhep demek için, bu sosyolojinin belirgin referansları, usulü ve literatürü olması beklenir; bu üç özelliğe sahip değilse, söz konusu gruba “fırka” demek daha doğru olur. Şu halde başta Alevilik olmak üzere yukarıda zikri geçen belli sosyolojiler birer “fırka”dırlar.

Somut bir sosyoloji olan Aleviliği bir “inanç grubu” olarak isimlendirmek isteyenler, bununla Aleviliği bir din veya mezhep dışında farklı bir olgu olarak etiketlemek istemektedirler, bunu geriden besleyen düşünce deizmdir.

Her bir fırkanın tarihte ortaya çıkışında rol oynayan bazı faktörler, bugün de kimliklerini devam ettirmelerinde etkili olan sebepler var. Fırkalar arasındaki kelami görüşlerin kritiğini konu üzerinde çalışanlar yapabilir. Bizi burada ilgilendiren konu Müslüman dünyanın içine girdiği sosyo politik krizin önemli amillerinden birinin bu fırkalara karşı gerek kamu otoritesi, gerekse sivil dini hareketlerin takındığı tutumdur. Mevcut durumda hem resmi kamu, hem sivil kamunun söz konusu fırkalara takındıkları tutum, barış içinde bir arada yaşamaya; özgürlük, ahlak, adalet ve ihtiram gibi değerlerin sosyo politik sistemin temelini oluşturmaya imkan vermiyor.

Farklı din, mezhep ve fırkaların bir arada yaşaması, tümünün laikleşmesi veya aşure türü halitaya dönüşmesiyle mümkün olmaz; bir arada yaşamak fikir ve yorum farkı ile itikadi mesafe korunurken, birinin diğerini ötekileştirip şeytanlaştırmadan onu bir sosyoloji kabul etmesiyle mümkündür; maalesef bugün İslam dünyasında bu sağlanamıyor.

Türkiye gibi bir ülkede çok sayıda Şafii olduğu halde, Hanefilerle Şafiiler arasında herhangi bir çatışma vuku bulmuş değil, ama Sünnilik şemsiyesi altında toplananlarla Aleviler arasında Çorum, Malatya, Maraş ve Sivas gibi yerlerde üzücü olaylar yaşanmıştır. Türkiye’de sürekli stres biriktirip de kırılması durumunda büyük facialara yol açan üç fay hattından biri Sünni Alevi gerilimidir; diğerleri Türk Kürt ve laik anti laik yaşama tarzı ile devletin kimlerin tercihine göre şekilleneceği konusudur.

Farklı inanışlar ve politik sebepler olmakla birlikte, Türkiye’de Alevilerle yaşanan sorunların bir benzeri –bazan çok daha şiddetlisi- Müslüman dünyada yaşanmaktadır. Aslında şu veya bu fırka olsun, siyasi birliği ve sosyal barışı bozan ana faktörler neredeyse her fırka ile ana akım mezhep arasında yaşanmaktadır.

Bu açıdan Türkiye’de Alevi konusunda doğru ve tatminkâr bir yaklaşım sağlanabilirse, bu diğer inanç grupları ve fırkalar etrafında süren sorunların çözümünde bize bir model teşkil edebilir.

Tarihsel mirasın etkisinde Sünni kesimin ezici çoğunluğu Alevilerin inanç biçimlerini meşru görmez, çünkü Sünniliğin dayandığı kaynaklar, kaynaklardan hüküm çıkarırken takip edilen usül ve elbette oluşmuş muazzam literatür açısından Alevi inançları doğrulanmamaktadır.

Sünni bakış açısından doğrulanma sağlanmadığından devreye Sünni’nin Alevi’yi tanımlaması girer. Oysa tanımlama müdahaledir. Burada ilk yanlışlık başlar ve bu sonsuza kadar devam eder. Şu halde gömleğin ilk düğmesi eğer Sünni’nin Alevi’yi veya tersinden Alevi’nin Sünni’yi tanımlaması yanlış ise, tanımlama yerine “tanıma ve anlama” yolunu takip etmek lazım. Sağlıklı bir toplumsal sözleşmenin öncesinde sağlıklı bir muarefe ve müzakare süreçlerinin gerçekleşmesi beklenir.

Sünni ve Alevi tanımlama alışkanlığı büyük ölçüde tarihsel mirastan ve elbette devletin resmi bakış açısından kaynaklanır. Ana hatlarıyla konuya devlet perspektifinden bakan hükümet, siyasetçiler ve devletle paralel hareket eden ulemaya göre “Alevilerle aramızda ayrılık gayrılık yok; aynı inanç iklimine sahibiz.” “İslamcılık” adı altında Türkçülük yapanlara göre ise kurtuluş Kürtlerin Türkleşmesi, Alevilerin Sünnileşmesinden geçer. 

Bu bakış açısı sorunun çözümüne hizmet etmiyor, altta sürmekte olan bir sorunu daha da katmerleştiriyor. Çünkü Alevilerin sorunu, farklılıklarının vurgulanması ve kabul edilmesidir. “Alisiz Aleviler” hariç, genel söylemleri “Müslümanız, Allah’a, Hz. Muhammed’e (s) ve Kur’an’a inanıyoruz ama biz Sünnilerden farklıyız.” Kısaca Aleviler farklı yorum yapıyorlar. Farklılıklarını, “Alevilik” dedikleri bir çerçeveye oturtuyorlar. Öncelikle bu temel gerçeği görüp kabullenmek lazım. Bu da isimlendirme veya tanımlama yerine, tanıma ve anlama sürecini (muarefe-tearuf) başlatmakla mümkün.

Resmi politika, “vatandaş” diye kodladığı her insanı Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olarak eritici kazan içine atmaya matuftur. Ama yurttaşlar farklıdır, Cumhuriyet ise farklılıkları koruyarak bir arada yaşatma felsefesi üzerine kurulmuş değil. Sünni kitle, devletin sekülerleştirici politikalarına itiraz ederken, aynı projeye maruz kalan Alevilerin itirazlarına duyarsız davranır veya tersinden Aleviler, Sünnilerin sorunlarına aldırış etmez.

Farklılığı kabullenmek Alevileri mutlu eder, çünkü kimlikleri ancak bu sayede bir gerçekliğe tekabül etmiş olur. Öbürüsü, Aleviliği ya laik veya Sünni kazan içine atıp eritmek olur. Madem farklıyız, yapılması gereken “birlik içinde farklılığın zemini”ni tarif etmek olmalı. Sünnilerin ve Alevilerin farklılıklarını kıyamete kadar örtbas edemeyiz. “Bizim çocukluğumuzda ayrılık gayrılık yoktu, gül gibi bir arada yaşıyorduk” diskuru Alevilerde şu algıya yol açıyor: “Eğer bir isek Sünni şemsiye altında biriz demektir.” Geçmişimiz de çok ahım şahım değil. Aleviler farklılıklarının altını çizerek sosyo-politik sistem içerisinde yer almak istiyorlar. Bu da yanlış veya haksız bir talep değil. 

Toplumsal sözleşme (muahede) taraflısı Sünniler genellikle şöyle düşünür: 

  • Alevilik Hıristiyanlığa ait değildir. 
  • Laikliğe, sekülerliğe de ait değildir. 
  • İslam dünyasına aittir, İslam içinde teşekkül etmiş bir gerçekliktir. 
  • Söz konusu gerçeklik kendini bir sosyoloji olarak ifade eder,
  • Yapılması gereken şey var olan sosyolojilerin hukuk temelinde bir arada yaşamalarının mümkün yollarını arayıp bulmaktır.

Peki Alevilik bir din mi, mezhep mi, yoksa bir mezhebin alt kolu mu? Yukarıda değinildiği üzere bir dinin ve mezhebin kelamı/teolojisi ve bir usûlü olur. Şia’nın, Ehli Sünnetin, hatta dört ayrı fıkhi mezhebin bir usulü var. Dinlerin ve mezheplerin yazılı kaynakları olması da gerekir. 

Şu veya bu! Önemli olan “bize göre” değil, Aleviliğin Alevilere göre ne olduğudur? Biz Alevileri kendi beyanları ve konumlarında kabul etmekle yükümlüyüz.

Alevilik İslam içindedir, eklektiktir, batinidir, mistiktir, tasavvufidir. Bunlar onun sıfatlarıdır. Aleviliğin sistem içinde özerk aktör, paydaş katılımcı olmak için din veya mezhep tanımına girmesine gerek yok, şu veya bu çerçevede beyan edilmiş “Alevi kimliği” yeter.

Sorunu anlamaya çalışırken iki noktaya dikkat etmeliyiz: İlkin 1960’lardan bu yana politik bir takım etkiler, hatta Cumhuriyet döneminden itibaren işleyen resmi tanımlama sorunun ağırlaşmasında rol oynuyor. İkincisi 1960’larda ve 70’lerde Marksist sol hareketlerin Alevilik üzerinde ideolojik patronajlık rolü oynaması hala söz konusu. 1980’lerden itibaren Alevilik kendini Marksist soldan belirgin bir şekilde ayrıştırmaya başladıysa da, bu süreç hala sonlanmış değil. Marxist sol’dan kendini ayrıştırmaya çalışan Alevilerin kendilerini kamuda varlık kabul etmeyen Kemalizme yönelmesi pek tuhaftır.

Diğer bir etken de, modernitenin ve kentin geleneksel yapıları çözdüğü gibi, Aleviliği de çözmeye başlaması, Alevilerin kendilerini modern kentin tehdidi altında hissetmeleri olgusudur. Kente göç eden Aleviler modernlik çözdükçe kimliklerinin altını daha kalın çizgilerle çizmeye yöneldiler, adeta kendi üstlerine kapandılar. Henüz “modern” olanı doğru dürüst karşılamadan “postmodern çözülme” başladı. Postmodern çözülme Sünnileri de sarsıyor. Burada devlet ve onun yörüngesinde söylem ve mücadele biçimi geliştiren bazı Alevi aydınları, angaje kuruluşları vahim bir hata yaptı. Bütün dinler, geleneksel yapılar ve mezhepler çözülme yaşarken, birileri Alevilere “öteki” olarak Sünniliği işaret etti. Bu yanlış bir tehdit tanımıydı. 

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.