Ali Bulaç: Aydını Olmayan Halk, Halkı Olmayan Aydın

19.03.2024

Ali Bulaç, alibulac.net’te “Aydını Olmayan Halk, Halkı Olmayan Aydın” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Yazıyı aşağıya alıntılıyoruz.

3. Kültürel alan Müslümanlığı: İkinci Dünya Savaşı sonrasında başlayan göçün ilk etkisi, daha çok  Cumhuriyet döneminde yeni rejimden hoşnut olmayan, epey de mağdur olmuş geleneksel orta sınıfın alt ve alt sınıfın üç katmanında yer alan zümrelerin ilk ivme verdiği bir siyasi hareket belirdi: 1969’da Milli Nizam Partisi (MNP), 1973’te de Milli Selamet Partisi (MSP). Bu partiler yaşanan çok yönlü sosyal değişmeye paralel siyaset sahnesine girdiler.  
     

TİP (Türkiye İşçi Partisi)’nin siyaset sahnesine girişi de bu çerçevede oldu. 1965 seçimlerinde 15 milletvekili çıkaran TİP’in fikri ve politik kadrosu Kemalist-CHP geleneğinden beslenen (yukarıdan aşağıya bilinç ve doktrin taşıyan) aydınlardı. “Yön” ve “Devrim” gibi dergiler, Marxist-Leninist çizgide Milli Demokratik devrimi savunuyor, militan muhalefet yapıyorlardı.

CHP’nin kurucu ideolojisinden kopuk olmayan MHP’nin daha da eskiye, 1946’ya dayanan bir geçmişi vardır. MHP’nin ilk günden resmi ideolojisinin iki ayağı ulus-devlet ve milliyetçiliktir. Devlet imalatı olan “Atatürk milliyetçiliği” seküler, dindışı ve din karşıtı karakterinden dolayı 1960’lardan sonra bu tür milliyetçiliğin yürümesinin mümkün olmadığı görülmüş,Türkiye şartlarında daha geleneksel ve dini söylemi de içeren bir milliyetçilik düşünülmüştür. Mümtaz Turhan ve Ziyaettin Fındıkoğlu bu siyaseti sosyoloji zemininde ele alıp anlaşılır bir çerçeveye oturtmaya çalıştılar. MHP, dinle açık çatışma halinde olmayan, dini “milletin kurucu manevi unsurlarından biri” olarak konumlandıran laik bir milliyetçiliği benimsedi.

Söz konusu siyasi gelişmeye paralel 1960’larda başlayan tercüme faaliyetlerinin sağladığı birikim çok geçmeden de belli belirsiz bir “kültürel Müslümanlık”ı besledi. Bu, Türkiye’nin şartlarına özgü  Mısır, Hindistan, Pakistan ve İran’da olmayan bir gelişme olup “müslüman aydın”ı haber veriyordu,
     

Aydın,19. yüzyılda modern bir zümre olarak Osmanlı’da İlmiye zümresine alternatif olarak devlet tarafından tasarlanmış bir ikame hareketidir. Bunun da ilk başlangıç noktası Tanzimat, daha sonra II. Meşrutiyet’tir. Mekteb-i Sultani (Galatasaray) ve Mülkiye ile aydınlanmış bürokrat yetiştirmek üzere kurulmuşlardı. Sultaniler ve Mülkiyeliler (Siyasal Bilgiler Fakültesi) ülkeyi kendileriyle özdeşleştiriyorlardı. Meşhur sloganları “Önce Mülkiye, sonra Türkiye” idi. Ancak aydının  yeni anlamıyla söz sahibi olmaya başladığı tarih 1908 II. Meşrutiyet Hareketi’dir. Bu süreçte sadece bir hareket İttihad-ı Muhammedi Fırkası ayrı bir yerde duruyor. Bir bakıma İttihad-ı Muhammedi Fırkası, Milli Görüş partileri yanında hem Fethullah Gülen hareketi, hem de Müslüman aydın profilini ilk nüevisini teşkil eder.

İttihad-ı Muhammedi Fırkası’nın değerlendirmesine göre “Devlet kötü durumda, toplum dağılma hali yaşıyor, toprak kaybediyoruz, demoralize olmuş durumdayız. Fakat bu batılılaşmış aydınla aşılabilecek bir durum değildir. Yeniden Müslüman geleneğe dayalı yeni bir aydın profili geliştirmek gerekir. Bu aydın meşruiyet krizine çare olacaktır.” Mehmet Akif’in Asım’ı, Fethullah Gülen’in Altın Nesli, Muhfazakâr camianın Dindar Nesli vd.  Batı fennine açık askerle ittifak yolları arayan bir hareketti bu. Doğan Avcıoğlu’nun ve Uğur Mumcu’nun aydın-asker ittifakı projesi gibi bir düşünce; İttihad-ı Muhammedi Fırkası, Müslüman aydın-asker ittifakıyla devleti içinden fethetmek suretiyle toplumla kaynaştırmak, “devletle milleti barıştırmak” amacındaydı. Doğan Avcıoğlu ihtilalciydi, resmi toplumun emredici ve dönüştürücü gücüne inanıyordu, İttihad-ı Muhammedi Fırkası iktidar seçkinleriyle yani sivil-askeri bürokrasi, büyük sermaye ile uzlaşarak sistem içinde yer almayı amaçlıyordu. Bu sayede II. Mahmud’un tasfiye etmek istediği İlmiye zümresine yeni bir itibar ve resmi güç katmayı, merkezkaç güçlerin merkezden pay sahibi olmalarını sağlamayı amaçlıyordu. Bu bakış açısı Gülen hareketine ilham kaynağı olduğu gibi  Milli Görüş partilerine ve AK Partiye de ilham kaynağı olmuştur.

Bir yönüyle1970’lerde yeni bir “Müslüman aydın” profilinin şekillenmeye başlaması bunun ürünüydü. 1908’den 1970’lere kadar İttihatçıların ve Cumhuriyetçilerin kuruttuğu kanalda ulema tasfiye edilmiş, küçücük medreselerde eski, geleneksel ilimleri nakleden, sınırlı sayıda öğrenciyi eğiten bir duruma düşmüştü. 1970’lerde devlet okullarında okuyan bu arada da İslami ilimlere de ilgisi olan bir Müslüman aydın tipinin ortaya çıkışını büyük ölçüde İmam Hatip okullarına, Yüksek İslam Enstitüsü ve İlahiyat fakültelerine borçluyuz. Yeni aydın profiline yeni bir dindar siyasetçi profili eşlik etti.

Türkiye yanında başka yerlerde de boy gösteren bu yeni siyasetçi daha çok teknokrat, mühendis kişilerden oluşuyordu. İran’da Mühendis Bazergan, Afganistan’da mühendis Hikmetyar, Milli Görüş partilerini başlatan mühendis Necmettin Erbakan vd. teknik bilimler alanında uzmanlaşmış insanlardı. Bu dönemde pozitif bilimlere dindar muhafazakarlar fazlasıyla önem veriyorlardı, sloganları şuydu: İslam ilerlemeye, akla, medeniyete, teknolojiye karşı değildir. 20. Yüzyılın sonlarına kadar İslam dünyasından Amerika’ya tahsil görmeye giden öğrencilerin yüzde 97’i pozitif bilim dallarını tercih ediyordu. Sosyal bilimlere pek itibar edilmez, bilimsel yöntemle üretilen bilime veya teknolojinin baskın karakterine şüphe ile bakmak kimsenin aklına gelmezdi.

1970’lerden sonra sosyal bilimlere ilgi duyan, İslami perspektiften sosyo politik olaylar üzerinde düşünen; hem Doğuyu, hem Batıyı, hem modern kültürü, hem geleneksel İslami ilimleri de öğrenmeye çalışan yeni bir aydın profili boy gösterdi. İmam Hatip okullarında mesleki dersler yanında sosyal ve pozitif bilimlerin de okutulması bu yeni gelişmeye imkan sağladı. İmam Hatip okulları uzun asırlardır felsefe ve tabiat ilimlerinin müfredattan çıkarıldığı medreseden farklı bir eğitim ve öğretim modelini takip ediyorlardı. Her ne kadar bu okullar Türkiye’nin NATO’ya girişinin zorunlu kabul ettiği “çok partili parlamenter sisteme geçiş” ve “din eğitiminin serbest bırakılması”nın bir gereği ve devletin de  bu sayede “laikliği takviye edecek aydın din adamı yetiştirme” amacına matuf idiyse de, amaçlanan ile ortaya çıkan tam olarak örtüşmedi.

Bilinçle seçtiği kimlik dolayısıyla “Müslüman/İslamcı” diyebileceğimiz söz konusu yeni profildeki aydına, eş zamanlı İmam Htipler dışında liseler, meslek okulları ve başka fakültelerde okuyan öğrenciler de bu kimliği benimseyip yeni İslami tefekküre, sanat ve edebiyata zengin katkılar sağladılar. Bu arada Müslüman aydın kendini çözümü zor bir sorunun ortasında buldu. Şöyle ki:

Devletin aydınları halkın kültürünü ölü buluyor, halk da aydınların kültürünü öldürücü buluyor.  Cumhuriyet’in köktenci modernistleri kurtuluşu halkın kültürünü yok etmekte görüyorlardı, iki kültürü uzlaştırmak akıllarından geçmemişti. Müslüman aydın bunun mümkün olduğunu düşündü, bu açıdan Müslüman dünyada “aydın ve Müslüman” izdivacı çok değerlidir. Muhafazakar camia için üniversite mezunu bir iktisatçı, bir doktor, bir avukat ideal profildir. Hem camiye giden hem mesleğini icra eden bir aydından daha büyük nimet olamazdı. Cuma namazına giden bir Genelkurmay Başkanı muhafazakar dindar muhayyilenin zirvesi olmuştur. Muhafazakar-mütedeyyin çevrelerde1980’lere,1990’lara kadar bunların sayısı azdı, nedretten sayılırlardı, bu yüzden çok değerliydiler; kemalist ve sol çevrelerde ise aydından geçilmiyordu. (1)

Manzara şuydu: Halkı olmayan aydına karşılık aydını olmayan halk!

Hiç şüphesiz “Müslüman aydın”ı besleyen en önemli kaynak halkın teveccühüdür. Türkiye’de insanlar her dönemde camiye yatırım yapmanın yanında, öğrenciye de burs veriyorlar, çünkü onları anlayan aydınları olsun istiyorlar.

Fakat acaba, aydın –müslüman veya İslamcı kimlikli olsa da- halkı anlayacak mıydı? “Aydın” olmaklık onu halka mı yaklaştırıp buluşturacak, yoksa halktan mı koparacaktı? Halktaki hakim kanaate göre aydın “dindar” olursa, ona yabancılaşmayacaktı. Bu kanaat İmam Hatiplere ve Fethullah Gülen’in okullarına olan ilgiyi ve desteği arttırdı.

Aydının dindar kimliğine olan güven ve ihtiyac konusu daha önceye dayanıyordu. Tek Parti döneminin sona ermesi ve Menderes ile iki bakanının idamının yarattığı travma, muhafazkâr kesimde İmam Hatip okullarının açılmasına büyük bir ivme kazandırdı. İmam Hatipler hem koruyucu rol oynayacaklardı hem de Said Nursi’nin dediği gibi modern ve İslami ilimleri öğrenmek suretiyle iki kanatlı (zü’l cenaheyn) olacaklardı. Felsefesi, tarihi ve gerçek yapısıyla Batı’yı ne kadar doğru tanığdığı şüpheli olsa da Kemalist, solcu aydın tek kanatlıydı; modern paradigmaya herhangi bir katkı sağlama imkanından yoksun olarak iktibas ve ithal peşindeydi.. Batılı eğitimden geçmiş aydın, iktidar seçkinleri arasında yer almak üzere halkın hayat tarzına karşı devletin resmi ideolojisi (kemalizm) veya devlet aygıtı üzerinden halkı modernleştirici (Marxist- sol) rol ve misyon üstlenirken, gelenekten koparılmış ulema da karşıt pozisyonda tek kanatlı haliyle modern dünyayı tanımıyor, kendisine bir soru tevcih edildiğinde “Valla bilmem, bakalım kitapta ne yazıyor” deyip beş altı asır önce yazılmış Muhdes Şeriat’a yani fıkıh kitaplarına dönüyordu. Ulemanın sorunu kelami/felsefi düşünme yeteneğini kaybetmiş, Münzel Şeriat’ı Muhdes Şeriat’e indirgemiş olmasıydı.

İki kanat teorisi bu müşkülü çözebilirdi. Ama asıl soru şuydu:

Müslüman aydının ana yönelimi ve misyonu, Sünni Dört Mezhep imamının geleneğini sürdürüp sivil alanda kalarak toplumu ahlaki ve manevi yönden güçlendirip aşağıdan yukarıya doğru politik mekanizmayı dönüştürmek miydi, yoksa kemalist-solcu aydın gibi sırtını devlete dayamak veya bizzat devlet aygıtını ele geçirmek miydi? İki zıttın birleşmesi muhal olduğuna göre müslümanlık mı aydını, yoksa aydın olmaklık mı müslümanlığı dönüşterecekti? Bunu tabii ki yaşanacak tecrübelerin sonunda anlayabilecektik.

Konu geçmişte Cemalettin Efgani ile Muhammed Abduh arasında siyaset-eğitim zemininde tartışılmıştı. Sonraları Seyyid Kutup ve Malik Binnebi “siyaset-medeniyet” bağlamında aynı konuyu ele aldılar. Hepsinin üstünde hem batı hem İslami alanlarda yetkin bir birikime sahip olan Ebu’l A’la Mevdudi de bu konu üzerinde yoğunlaşmıştı. Mevdudi Malik Binnebi’den haberdardı, Ortadoğu’ya çıktığı seyahati sırasında onunla Kahire’de görüşmüştü. Malik Binnebi de onun bazı kitaplarını okumuştu. Bu gerçekten değerli Pakistan’lı bilginin Hac’da Ayetullah Humeyni ile de görüştüğüne dair bilgiler var. Mevdudi, doğru bir siyasetin iyi bir çözüm olacağı kanaatindeydi; Fazlurrahman gibi geleneği küçümsemiyor, tarihselcilikle sonu deizme varacak analiz ve önerilerin çözüm olamayacağını görüyordu.

Mevdudi geleneksel medrese eğitimini eleştiriyor, Daru’l Ulum’in yerinin artık müze olduğunu söylüyordu, o Muhammed İkbal gibi içtihat yapılmasından yanaydı, bunu “din adamları” zümresi yapamazdı, bu zümre çürümüştü. Mevdudi’nin çözümü Faşizm ve Komünizmin dışında İslam’ın sosyo politik modelidir, onun Pakistan’ın kuruluşunda inisiyatifi ele geçiren Muhammed Cinnah ve çevresine de güveni yoktu.

Mevdudi, Seyyid Kutup üzerinde de etkili olmuştu; modern dünyayı iyi tanıyan Seyyid Kutup’un “cahiliye” kuramı gayet açıklayıcıydı, kritiği ve analizleriyle bugün de önemini korumaktadır. Ama ne Pakistan’da Mevdudi’ye ne Mısır’da Seyyid Kutup’a milliyetçi laik yönetimler nefes aldırmadı. Seyyid Kutup şehid edildi, Mevdudi de son anda idam edilmekten kurtuldu.

1960’lardan sonra Türkiye’de başlayan kültürel hareketlilik, 20. yüzyılın ilk çeyreğindeki gibi güçlü bir rönesansa kaynak sağlayacak güçte değildi, ama bir yandan geçmiş bir yandan İslam dünyasıyla temas kurması açısından önemliydi. Türkiye’deki Müslümanlığın kendine özgü tarafı, dünyaya açık bir Müslümanlık olmasıdır. İslam dünyasının her tarafından İngilizce’den, Arapça’dan, Fransızca’dan, Almanca’dan, Farsça’dan, Urduca’dan kitap tercüme edildi.  Muhammed Kutup, yeni bir kitap yazmaya başladığı zaman, daha bitmeden  kitabın Türkiye’de yayınlanacağına dair ilan verildiğini söylüyordu.

Sonraları zahiri Müslüman, batını milliyetçiler Arap, Hind, İran ve diğer havzalardan yapılan tercümelere karşı bir kampanya başlatıp “Bu yazarlar kendi özel şartlarında düşünmüş insanlardır, Türkiye’nin şartları farklı” deyip İslami düşünceyi mahalle davasına çevirmeye çalışacak; Necip Fazıl diliyle Seyyit Kutup’u tekfir edecek, Mevdudi’ye “merdudi”, Muhammed Hamidullah gibi dünya çapında yetkin bir alime “baidullah” diyeceklerdir. Bu gizli Türkçülerin içine düştükleri diğer kaygı da, -sanki müslüman dünyanın asıl problemi buymuş gibi- ilk İslamcıların Cemalettin Efgani veya Muhammed Abduh olmayıp Namık Kemal, Ali Suavi, Ziya Paşa vd. olduklarını ispat etme, Osmanlı Türk menşe’li olmayan İslamcıları itibardan düşürm, eserlerini etkisizleştirme gayretine düşeceklerdir.

Kısaca İslami eserlere büyük bir açlık duyulyordu, Meşrutiyet-Cumhuriyet arası dönemde olduğu gibi muazzam bir İslami fikri ve ilmi uyanış başlamıştı. O dönemde Çanakkale savaşı İslamcı stoku tüketmişti, naif de olsa başlayan yeni entelektüel stokun şu veya bu sebeple heba edilmesi ikinci bir felaket olacaktı.

Çok yönlü tercümeler kolayca tahmin edileceği üzere büyük bir avantaj sağladı. Mısırlıların Türkiye veya İran’daki Müslümanlıktan haberleri yoktu, birbirlerinden kopuktular. Türkiye İslamcıları Mısır’da, Hindistan’da, Pakistan’da, Malezya’da, Avrupa veya Amerika’da Müslümanların ne düşündüğünü  aşağı yukarı eş zamanlı takip edebiliyordu, imparatorluk bakiyesi olması Türkiye İslamcısı’na tarihsel bir derinlik kazandırdığı gibi aktüel bir genişlik katıyordu. Onlarca dergi, gazete, yayınevi, radyo, dernek, vakıf, cemaat, tarikat yelpazesi hayli zengin kültürel etkinlik sağladı.

Tercümeyi küçümsememek lazım. Belli başlı her büyük medeniyet hareketinin öncesinde tercüme var. Abbasiler, büyük bir tercüme hamlesi ile dünya kültür atlasını değişime zorladılar. Avrupa, Sicilya ve İspanya üzerinden büyük bir tercüme hareketiyle Aydınlanma’nın kültürel kodlarını oluşturuldu.

Siyaset, sosyal hayat ve kültürel alanda başlayıp gün geçtikçe gelişen İslamcılığı birbirlerinden kopuk veya biri diğerine karşıt, hasım olgular şeklinde düşünmek yanlıştı, aksine her üçü birbirlerini besleyip ıslah ediyordu. Oryantalistlerin ve İslamologların geliştirdiği “siyasal İslam” kavramı bizim anlatmaya çalıştıklarımızdan farklı bir tanımlama olup 1950-2000 yılları arası İkinci Nesil İslamcılığı açıklamada yetersiz kalır. “Siyasal İslam” dendiğinde insanların aklına totaliter, emredici, monolotik bir Müslümanlık veya siyaset bezirganlarının din istismarı geliyor, başkasına hayat hakkı tanımayan, insanların yaşama biçimine müdahale eden veya dini siyasette basamak olarak kullanan bir Müslümanlık. Bu bir tanımlamadır ve siyaset alanında etkinlik gösteren samimi-ihlaslı Müslümanların tasavvurlarıyla herhangi bir ilgisi yoktur.

Müslüman kimliğini paranteze almadan siyasete katılmak ve siyaset yapmak isteyenlerin düşünceleri farklıdır. Onlar özellikle şu iki hususa dikkat çekerler: 

1. Siyaset objektif, kendi başına özerk ve mutlak bir alan değildir. Bir üst referansa, ahlaki, müteal bir referansa göre şekillenmelidir. Referans çerçevesi dindir. Siyasetin asli maksadına uygun, uygulanabilir olabilmesi için meşruiyet krizini aşma mecburiyeti var. Bu da ancak ahlaki temeli sağlam, değerlerin kaynağı dinden beslenen bir siyasi felsefenin gelişmesine bağlıdır. Müslüman bir toplumda siyaset yapıılıyorsa, tabii ki referans Müslümanlık olacaktır.

2. Müslüman kimliğimi gizleme ihtiyacı hissetmeden vergi veren, askerlik yapan, beğenmeseler de usulüne uygun değişinceye kadar mevcut yyasalara itaat eden insanlar siyaset yapabilmeli, kamusal hayata katılabilmelidirler.

“Kültürel Müslümanlık” veya “Kültürel İslam” dendiğinde modern manada İslamiyet’i bir din olarak  kültüre indirgemiş Müslüman anlaşılır. Siyasetten bağımsız, sınırlarını kendisi tayin etmiş ve onun dışına çıkmayan bir etkinlikten söz edilebiliyormuş gibi, din kategorize edilerek kompartımanlara ayrlmakta, parçalanmaktadır.  Bunun yanlışlığı ortada. Müslümanlık nasıl siyasete indirgenemiyorsa, modern anlamda kültüre hiç indirgenemez.

Batılı norm dışında müslümanlara özgü bir kültürden söz edilecekse, bunun pratik modeli Hz. Peygamber (s.a.)’in Sünneti ve müslümanların tarihte geliştirdikleri örf olacaktır. Fıkıhta Ebu Hanife muazzam bir usül geliştirirken, İmam Malik “Medine örfü”, İmam Şafii ve Ahmet ibn Hanbel sosyo kültürel hayata ve pratiklere referans olmak üzere Sünnet’e sadakati öne çıkardılar. İmamların biri diğerinin zamana ve mekana göre farklılık gösteren usulleri hakikatte biri diğerini tamamlar nitelikte olup, çabaları sahih ve sahici bir paradigmanın inşaı olmuş, bu da ümmetin tarih içindeki bütünlüğünü ve sürekliliğini sağlamıştır.

1) 1978’de bir kitaba yazdığım önsözden dolayı yargılanırken beni savunacak dindar bir cezacı avukat bulamadım; keza 1980’de Edirne’de yaptığım bir konuşmadan dolayı yargılandığımda beni CHP Niğde Milletvekili savundu. O dönemde Orhan Töz ve bir iki mütedeyyin cezacı vardı ki, bunlar da peşpeşe gelen davalara bakmaya vakit bulamıyorlardı. 1982’de yargılandığım 1.Nolu Sıkıyönetim Mahkemesi’nde Yargıtay’dan lehimizde dönen dosya konusunda avukatımız olmadığından ne söylememiz gerektiğini bizzat Mahkeme Başkanı yazdırıp bize beraat verdi. Kısaca o dönemde kaht-ı muhami söz konusuydu.

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.