Ali Bulaç: Batı-Dışı Modernleşme Mümkün mü?

10.02.2024

Ali Bulaç, dinvesiyaset.com’da “Batı-Dışı Modernleşme Mümkün mü?” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Yazıyı aşağıya alıntılıyoruz.

Birinci Nesil İslamcılar, açıkça telaffuz etmeseler de “Batı dışı modernleşme”nin mümkün olduğunu düşünüyorlardı. Mehmet Akif şöyle diyordu:

 “Alınız ilmini garbın alınız san´atını; 

Veriniz hem de mesainize son süratini. 

Çünkü kabil değil artık yaşamak bunlarsız; 

Çünkü milliyeti yok san´atın ilmin; yalnız,”

Akif ve bu çizgide düşünenlere göre, iyi bir gümrük kapısı inşa edilecek olursa, Batı’nın ilim ve sanatını içeri aldığımızda, onun kültür ve ahlakı içeri sokulmayacaktı. Akif bu konuda başarılı örnek olarak hayranlık duyduğu Japonya’ya işaret ediyordu. 

Aradan uzun zaman geçtikten sonra iki şey ortaya çıkmış oldu: İlki, Batı’nın ilim ve sanatı ile kültürünü ve ahlakını birbirinden ayırmak mümkün değildi. Aydınlanma ile baskın karakter hale gelen kültür ve ahlak, ilim ve sanatı doğuruyor, bazan da aksi istikamette kültür ve ahlak ilim ve sanatın azgınlaşıp gelişmesini sağlıyordu. Farklı maksatla olsa dahi, şiir ve edebiyata dair kültürü silikleştiren pozitif bilimlerin getirdiği olumsuz atmosferin “iki kültür” adı verilen bir ikileme yol açtığını C. P. Snow ele almıştı. Sonraları anlaşılacaktı ki, pozitif bilimlerin ve teknolojinin gelişmesine paralel hakiki sanat, edebiyat, şiir ve felsefe irtifa kaybedecekti.

Nilüfer Göle de uzun zaman “Batı dışı modernleşme”nin mümkün olduğunu düşündü; “Modern Mahrem” kitabı (Metis y., İstanbul-1991) bu fikrin ilk adımıydı. Benden kitapla ilgili eleştiri istendiğinde, yazının başlığını “Modern ve Mahrem” olarak koydum. Çünkü nasıl rakı ve zemzem aynı bardakta bulunamıyorsa, iki ayrı bardakta olsalar da aynı masada bulunamazlar; ilk defa iki bardağın aynı masada buluşabileceğini ilahiyatçı milletvekili Necip Taylan söylemişti. 

Kuşkusuz Göle, doğulu versiyonun kendi safiyetini koruması endişesinde değildi, bir ihtimal kendine özgü unsurları, değerleri koruyarak Müslüman dünyanın modernleşme sürecine katılabileceğini umuyordu. Ne var ki, kendisinin de sonraları söyleyeceği gibi ortaya çıkan “melezleşme” oldu. Farklı etnik gruplar arasında evlilik yoluyla sağlanan melezleşme iyi ise de kültürel melezleşme, baskın olan karşısında edilgen alıcı durumunda olanı gülünç duruma düşürür. Hayli esmer bir hanımın kendini Danimarkalı kadına benzetmek için nasıl saçlarını sarıya boyattığında tuhaf bir resim çıkıyorsa, Batı dışı toplumların kültürel olarak melezleşmesi de öyle tuhaf bir şeydir ve bu tuhaflığı en gülünç tarzıyla Japonlar, Çinliler ve Koreliler sergilemektedirler. Koyu esmerin sarı saç özentisinden daha beter olanı Michael Jackson’un beyazlamak için gösterdiği olağanüstü performanstı.

Muhafazakar modernleşmenin melez türü de Hz. Muhammed (s.a.)’in yaş pasta ve renkli mumlar eşliğinde ve elbette dualar ve ilahilerle “doğum gününün kutlanması”, diğeri de vücudunun tüm hatlarını gösteren tayt giyen kızların başlarında hala başörtüsünün durmasıdır; yan yana aynı masada olabileceği düşünülürken zemzem ve rakı aynı kadehte buluşmuş oldu.

Genellikle sonucu kötü olan eylemlerin başlangıcında “iyi niyet” olur. Ne var ki iyi niyet meşru ve makbul usule, hayat verici yola uygun olmadığında kötülüğün teamüle dönüşmesine yol açar. Bu yüzden Hz. Peygamber (s.a.) “Ameller niyete göredir” (Buhari, Bed’ul vahiy, 1; Müslim, İmare, 155)  buyurmuş, başka zaman “Ameller sonuçlarına göredir” (Buhari, Rikak, 33; Müslim, İman, 179) diye uyarmıştır. 

Tesettürün (kendiliğinden görünen kısmın “el, yüz ve ayaklar” dışında (24/Nur, 31) beden üzerindeki örtünün) açılması yasağının çiğnenmesine doğru atılan ilk adım 1992 yılında İstanbul-Beyazıt President Oteli’nde düzenlenen “Tesettür Defilesi” idi. “De-file” Fransızca kapalı nesne demek olan file’nin başına “de” ekinin gelmesiyle kapalı olanın açılması haline denir. De-file düzenlemeye karar verenler hocalara “Helal bir ürünün tanıtımı caiz mi, değil mi?” diye sormuşlar, hocalar da “Caizdir” fetvasını vermişlerdi. Hocaların bilemedikleri şey; moda, tüketim kültürü ve bedenin teşhirinin kadını sonsuz bir anafor içine çeken piyasa kapitalizmiydi.

Burada Garaudy’nin tanımladığı çerçevede entegrist bir bakıştan hareketle harici bir kültürden şu veya bu unsurun alınmayacağını kastetmiyorum. Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, bu görüşteydi. O müslümanların Batılılaşma üzerinden modernleşmeye karşı çıkarlarken bilerek geleneğe yaslandıklarını, modernistlerin iddia ettiklerinin aksine geleneği savunanların dini doğru anladıklarını ve kendisinin de karşı çıkışlarını doğru bulduğunu söylüyordu. Bizim kastımız bu değil!

Tabii ki “tearuf ve muarefe” çerçevesinden beşeri kültürel modellerden gerekli ve iyi olan (ma’ruf) alınır. Sorun alıcı durumunda olanın elinde bir kriterin olup olmaması hususudur. Ma’ruf ve münker olan unsuru hangi kriterlere göre tespit ve tayin edeceğiz? Müslümanlar tarih boyunca başka beşeri havzalarıyla inter-aktif ilişkiler içinde oldular, bugün de olmaları zorunludur. Zemin “tearuf ve muarefe” olup, kriterler “sahih din, selim akıl ve temiz fıtrat/vicdan” olursa alışveriş farz olur. Bu tür alışverişler, melez tür doğurmaz; buna “Batı dışı modernleşme” denip denmeyeceği bir bahs-ı diğerdir.

Bu konu üzerinde epey çalışan Nilüfer Göle’nin sorunu bu değildi; o “olanı tasvir ettiğini ve sürecin bu mecrada devam etmesi durumunda melez bir kültüre dönüşeceğini öngörmekle yetinir gibi görünüyordu. Ne vaki Göle ile giriştiğimiz polemiklerde ben, sosyal bilimcilerin, özellikle sosyologların “olanı tasvir ediyoruz” derken, aslında işe koyuldukları ilk hareket noktasındaki ana fikrin etkisinde aslında “olması gereken”e atıfta bulunduklarını, bu yüzden sosyal bilimlerin ve bilim insanlarının hiçbir zaman bize kesin, objektif ve değerden yoksun bilgi veremeyeceklerini savunuyordum. Dahası sosyal bilimler için genel geçer tek bir kuram yok ki, bir bilim insanın vardığı sonuç tek gerçek sayılsın; birden fazla ve sürekli sayıları değişen kuramlar söz konusudur.

Bu tartışmalar, arayışlar sürerken Abdülkerim Süruş’un deyimiyle Müslüman dünyayı “kabz (sıkışıklık)” halinden “bast (açılma, rahatlama” haline götürecek önemli bir gelişme oldu:

1989’da Sovyet bloğu çöktüğünde bir iyimser hava esmişti. Gorbaçov Perestroika ve Glasnost (yeniden yapılanma ve açılma) sloganlarını ortaya atıyor. Mısırlılar aynı tema ile “iftitahiyye”den bahsediyordu. Buna göre “geleneksel modernlik” yerini “küresel modernlik”e bırakacaktı. Modernizmden sonra postmodernizmin de getirdiği yalancı bahar aldatıcı bir ferahlık vaadediyordu. Bu, bir yönüyle postmodern zamanın test edilmesi anlamına da gelecekti.  İki kutuplu dünya ortadan kalkmış, totaliter ideolojiler sahneden çekilmiş, devlet müdahalesi sona ermiş sanılıyordu. Aradaki ideolojik/politik sınırlar kalkacak; diyalog, tanıma-tanışma süreci başlayacaktı.

Avrupa’nın geleneksel modernliği ilkesel ve kurumsaldır, yukarıdan aşağıya doğru kendini empoze eder, bilhassa Fransız versiyonuyla özünde jakobendir, tepeden tırnağa değişimi gerektirir. Bilimin ve aklın egemenliğine itaat etmeyenler çeşitli baskılara ve mahrumiyetlere maruz kalırlar. Felsefi temeli pragmatizme dayanan Amerika’nın başını çektiği küresel modernlik aksine, katılımcı, demokratik müzakereye dayalı, sivil, gelişmeci ve toplumların geleneklerine saygılı olacağı düşünülüyordu. 

Amerika için giyim kuşam, bir ülkenin “şeriat”la yönetilmesi önemli değildi; önemli olan Amerikan çıkarlarının yürüyor olmasıydı; bu yüzden Amerikalılar her zaman Arap ülkeleriyle Avrupalılara göre daha rahat ilişki içinde olmuşlardı. Küresel modernliğin motivasyonu toplumsal sermaye olacaktı. Bu farklı bir modernleşme versiyonu idi ki, ilkesel ve kurumsal Avrupa modernliğinden –bizdeki türü Kemalizmden- bunalan muhafazakar/dindar kitleler bunu arzuluyordu. Herkeste yeni bir fırsatın doğduğu umudu belirmişti. Bununla küresel bir barış süreci başlayabilir; farklı toplumlar, gelenekler (kültür, medeniyet ve dinler) arasında verimli diyalog kurulabilirdi.

“Komünist tehdit” ortadan kalkmıştı ama kendini 45 sene boyunca bir düşman tehdidine karşı konumlandıran Batı, düşman tehdidiyle varolmayı mümkün kılan zihinsel tutumunu değiştirmeyi başaramadı. Soğuk Savaş dönemi alışkanlıklarını, zihinsel tembelliğini, çatışmadan beslenen çıkar ilişkilerini değiştirme cesaretini gösteremedi ve bu yüzden “yeni bir tehdit tanımı” yaptı. Kendine “yeni bir düşman” aradı. 1991 Roma NATO toplantısına buna karar verildi. 1993 İskoçya toplantısında “İslam’ın yeni bir tehdit olduğu” ilan edildi. İşte tam bu sırada Bernard Lewis ve Samuel Huntington “medeniyetler çatışması” tezini formüle edip ortaya attılar. Bundan böyle yeni düşman (tehdit edici öteki) İslam ve müslümanlar, özellikle İslamcı akımlar olacaktı.

Şüphesiz her şey başka şekilde olabilir, modern dünya “barışı” temel alıp yoluna devam edebilirdi, fakat bir anda “savaş konsepti” öne çıktı. Barış temel alınsaydı, silah yerine toplumların sosyal ve ekonomik hayatlarının iyileştirilmesine ağırlık verilir, bunun için de yoksul ülkelerin gelir ve eğitim seviyelerinin yükseltilmesi için küresel politikalar geliştirilebilirdi. Ancak özellikle ABD, kolay, kaba, yıkıcı ve kısa vadeli kazanç yolunu seçti. ABD demokrasisi silah, petrol şirketleri ve Siyonist Yahudilerin kontrolüne geçti; onlar için savaş ve ülke işgalleri en etkili kazanç yoludur.

Geldiğimiz noktada şu üç soruya cevap aramamız lazım:

1) Bizim gibi Batı-dışı toplumlar, kendileri kalarak veya kültürel asli kimliklerini koruyarak modernleşebilir mi? Batı modernleşmesi, bizim yaşama biçimimizi değiştirmek istiyor, dinimize ve geleneklerimize saygı göstermiyor. Çünkü zenginliğinin ve hegemonyasının devamını bunda görüyor. Ne var ki Batı’nın refahının ve egemen konumunun devamı için gezegende farklılıklar ve çeşitlilikler ortadan kalktıkça kültürün yanı başında insan ölüyor. Bütün dünya Batının hegemonyası altına girdikçe insan türü homojenleşiyor, tektipleşiyor ve kolayca belli başlı merkezler tarafından determine edilebiliyor. Beşeri dünyanın bütün havzalarına aynı mutfak kültürü, aynı kent modeli, aynı giyim tarzı benimsetilmiş bulunuyor. Politikacılar insafa gelse de artık yeryüzünde sahici çoğulculuk veya çok kültürlülük mümkün olmaktan çıkmak üzeredir.

2) Batı-dışı bir toplum, Batı’nın iktisadi, politik ve kültürel hegemonyası altına girmeden modernleşebilir mi veya modernleşme sürecini kendi lehine çevirebilir mi? Yani Batı, dünyanın zenginliklerini başkalarıyla daha adil bir çerçevede paylaşmayı kabul eder mi? “Öteki” ile onu şeytanlaştırmadan bir arada ve kendisiyle eşit görüp yaşama iradesini gösterebilecek mi?

3) Batı-dışı bir toplum, modernleşirken modernliğin küresel krizlerinden bağımsız kalabilir, krizin bir parçası olmadan yoluna devam edebilir mi?

Açık olan şu ki, modernlik kader değildir ama alternatifi onun dışına çıkmak veya kentleri terk edip dağlara, çöllere kaçmak da değildir. Modern Batı, bütün eleştirilere rağmen beşeriyetin zengin bir tecrübesini temsil eder, bundan bigane kalamayız. Şu veya bu düzeyde bu beşeri tecrübeyle temas halinde olacağız, inter-aktif ilişkilerimizi sürdüreceğiz.

Osmanlı/Türk modernleşmesi taklide ve iktibasa dayanır. Dolayısıyla kavramların analizini değil, sembollerin transferini öngörür. Referansları kavramlardan çok, semboller olduğundan emredicidir, taklitçidir ve entelektüel, dolayısıyla eleştirel ve üretici akla kapalıdır. Kült algısının toplumsallaşmasını temel aldığından sembollerin aktarımını ve iktidar seçkinlerinin imtiyazlarını amaçlar, bu proje bilinçli, planlı ve sistemli bir biçimde kendine bir “öteki” yaratmak suretiyle varlığını sürdürür. Meşruiyetini bu şeytanlaştırdığı ötekinin inşa edilmiş varlığına ve çarpıtılmış imajına dayandırır; diyaloğa, adil paylaşmaya, işbirliğine karşıdır. Bunun iki sonucu vardır: 

a) Semboller çatışmayı öngörür, kavramlar ise diyalog, tefekkür ve eleştirel bakışa dayanır. Türk modernleşmesi diyalogtan, müzakereden ve kavramsal analizlerden yana değildir. 

b) Zümresel çatışma “öteki”yi kaçınılmaz kılar. Bu yüzden adalete, özgürlüğe, ihtiram ve sivil çoğulculuğa iyi gözle bakmaz.

Dış dünya ile temas, başka kültürler ve özellikle Batı modernliği ile ilişkiler çerçevesinde model alınacak örnek Emevilerin son dönemlerinde, özellikle Abbasiler döneminde Müslümanların Hind, Çin, İran, Babil, Mısır ve Yunan’la kurdukları ilişkilerde takip ettikleri yöntem olabilir. Onlar, temas kurdukları kültür havzalarından felsefe (hikmet) ve ilimleri aldılar; ama trajedi, şiir, tiyatro, mitoloji, sanat ve heykelcilik gibi etkinliklere ilgi göstermediler. Çünkü dünya ile kavramsal düzeyde temas kurma amacındaydılar. Amaçları hikmeti aramak, daha gelişkin bir zihin ve birlikte yaşama için herkese alan açmak ve farklı beşeri toplulukların tecrübelerinden, bilgi birikimlerinden yararlanmaktı. Bunu başardılar da. 

Netice olarak şu noktalara dikkat çekebiliriz:

1) Modern dünyada yaşıyoruz, başka bir deyişle “modern durum”dayız. Ama modernliğe ne sorgusuz sualsiz teslim olabiliriz ne bütünüyle reddedebiliriz. Belki içinde var olarak onu dönüştürebilir, ona aşkın/müteal bir boyut katabiliriz, bu modernitenin krizini aşmasına da katkı sağlar. Geleneksel Osmanlı/Türk modelinde kalmak bizi hem kültürel olarak kişisizleştirmekte hem de sürgit Batı’nın hegemonyası altında tutmaktadır. Ulusalcı ve milliyetçi olmak modern hegemonya ve tahakkümünden kurtulmak, gerçekten bağımsızlaşmak değildir, aksine daha çok verili durumu tahkim etmektir.

Modernlik nötr değildir, değer yüklüdür, projedir. Bizim ona semantik bir müdahalede bulunmamız mümkün. Tıpkı geçmişte Müslümanların temasa geçtikleri kültür havzalarından aldıklarına yaptıkları semantik müdahaleler gibi. Ancak bu durumda süreci kendimize mal edebiliriz.

2) Sorunlarımızı Batı üzerinden anlamamız mümkün değildir. Hem kendi referans çerçevemizi ve hem kadim ve yakın tarihimizi bizimle aynı süreçleri yaşamış bulunan beşeri havzalarla temasa geçerek, diyalog kurarak anlamamız ve anlamlandırmamız mümkündür. Bu açıdan Türkiye, Rusya, Hind, İran ve Mısır’ın modernleşme süreçleri, bu süreçlerde yaşanmış tecrübelerin aktarımı önemlidir. Öncelikle yapmamız gereken Müslüman ülkelerin kendi aralarında diyalog kurması, konuşmaya başlamasıdır. 

3) Son bir nokta, mevcut durumumuzu idealize etmenin geçerli anlamının olmadığını bilmemiz gerekir. Değişmek zorundayız. Dışarıdan bize empoze edilen, hatta emredilen ve bizi determine eden mekanik müdahalelere fırsat bırakmadan iç dinamiklerimizi hareket geçirmeli, ahlaki değişim yönünde bir arzu ve talebi ortaya çıkarmalıyız. Bu da referans kaynaklarımıza güvenmek, kritik etmek ve sahip olduğumuz iç ve asli dinamiklerimizi harekete geçirmekle mümkündür. 

İslam dünyasında hakiki enerji iktidar seçkinlerinin baskılarına maruz kalan kitlelerde toplanmış bulunuyor. Ne var ki popüler demokrasilerin ve milliyetçi doktrinlerin hatasına düşüp halkı yüceltmekten kaçınmak gerekir. Halkın “irfan”ı olduğu gibi “fesad”ı da var. Sahih ve sahici bir paradigmanın kıstaslarını kullanarak “ma’rufu emretmek, münkerden sakındırmak” doğru yol ve yöntemdir.

Durumumuz ne kadar iç açıcı olmasa da, umutlu olmak için çok sebep var. Batı modernliği içine girdiği krizi aşamıyor. 19. Yüzyılda emperyalizm ile iç krizini dışa kustuğu gibi, bugün de aynı yolla istikrarını ve refahını korumaya çalışıyor.

Aydınlanma kendi iç entelektüel-felsefi kaynaklarını tüketmiş durumda. Batı, eskisi kadar büyük entelektüeller, filozoflar yetiştirmiyor. Yaşayan son filozofu Habermas, son sözlerini soykırım, etnik arındırma ve katliamdan yana söyledi. Sekülerleşme nihilizm yayıyor. Ama çok sayıda insanın farkında olduğu derinde büyük bir olay yaşanıyor: Bir paradigma inişe geçerken, bir başka paradigma ağır bir biçimde yükselişe geçiyor. Kimsenin kuşkusu olmasın, çatışmaların, çalkantıların ve çok acı verici altüst oluşların yaşandığı bölgemizdeki bütün sancılar yepyeni bir doğumun habercisidir. Çünkü “Allah günleri insanlar arasında dönüp dolaştırmaktadır” (3/Âl-i İmran, 140).

Yeni bir günün şafağındayız. 

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.