Ali Bulaç: Geleneksel Siyaset Üzerine

05.03.2024

Ali Bulaç, alibulac.net’te “Geleneksel Siyaset Üzerine” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Yazıyı aşağıya alıntılıyoruz.

Arapça “siyaset” kelimesinin “seyis”ten geliyor olması ile at terbiyecisinin, usulet ve suhuletle yani bilgi, beceri ve estetikle atı terbiye etmesi, geleneksel toplumların tümünün sürü, yöneticilerinin seyis olduğu izleniminin uyanmasına, bundan da modern siyasetin kendine bir pay çıkarmasına yol açmıştır.

Yönetim tabiatı gereği ince bir sanattır. “At sahibine göre kişner” denmiştir. At ne kadar huysuz ve serkeş olursa olsun, seyis işini iyi bilirse, onu  terbiye edebilir. Belli bir mesafeden “Halk padişahın (veya insanlar melikin) dinindendir” sözü buna atıftır.

Teşbihte hata olmaz; at seyis benzetmesi bize geleneksel toplumlara ilişkin siyaseti anlamamızı kolaylaştırablir. Böylece kategorik olarak bir yanda yöneten diğer yanda yönetilen olduğu fikrine varıyoruz; benzetmede sanki yönetilen pasif ve edilgen, yöneten ise aktif ve belirleyici konumda görünüyorsa da, kastolunan bu değildir

Doğu’da siyasetle ilgili eski kitaplarda (siyasetnameler) yönetici olan melik, sultan, şah veya padişaha adaletli, merhametli, sabırlı ve halim olması gibi bir takım tavsiyelerde bulunulur. Ancak ister geleneksel ister modern toplumda olsun, siyasetin önemli fonksiyonu, bir arada yaşayan insanlar arasında iktidar ilişkisini düzenlemektir.

Siyasete ve siyasetin asli konusu olan yönetime ihtiyaç duyulması insanların bir arada yaşama zaruretlerinden kaynaklanır. İnsan yerleşik olmayıp şehirde yaşamıyorsa bile, yine de hemcinsleriyle bir arada yaşar. Dolayısıyla siyaset şehirlilere hasredilemez, göçebe hayatı yaşayanlar için de söz konusudur. Sorun iktidardır, siyaset iktidar ilişkilerini düzenleyen sanattır. Arapçada 1, tek kişidir, tensiye iki kişidir, ikiden fazla kişinin bir araya gelmesi, çoğul (cemi’) olur. Peygamber Efendimiz (s.a.), “Üç kişi yola çıkarlarsa, içlerinden birini başkan/reis seçsinler” (Ebu Davud, Cihad, 80); “Dünyanın ücra bir köşesinde olsa da, üç kişinin aralarında birini seçmeden yaşamaları doğru olmaz” (Ahmed ibn Hanbel, Müsned, II, 177) diye buyurur. Sonuçta bir araya gelmiş bulunan üç kişi birlikte yolculuk yapacaklardır; üç kafadan üç ayrı ses çıkarsa bir karar alınamaz, yolculuk devam edemez. Ancak koordinasyonu düzenleyecek başkanın “seçilmesi” şartı vardır.

Bu durum tespiti bizi şu sorulara cevap bulmaya sevkediyor?

Mademki insan tab’an medenidir, bir arada yaşıyor, yöneten ve yönetilenler olacaktır; o halde en iyi yönetim hangisidir veya nasıl olmalıdır? Tut ki, en iyi yönetimi bulduk; peki, ona nasıl ulaşılabilir? Böyle bir yönetimde veya siyasette belirleyici aktör kim(ler)dir?

Aktörün genellikle devlet olduğuna ilişkin yaygın bir kabul var. Buna göre siyaset, devleti merkez alıp düzenlenir; her konuda, her alanda ve her sorunda karşımıza -şu veya bu şekilde- devlet faktörü çıkar.

Ne var ki devlet denilen “şey” elle tutulan, gözle görülmez, gayrişahsî (tüzel) bir kişiliktir. Gayrişahsî bir kişiliğin, siyaset veya yönetimde merkezi bir konum alması, Batı’dan kaynaklanıp dünyaya yayılan ve bugün de devam eden önemli sorunların başında gelir. Hâlbuki geleneksel toplumlarda devlet şahıs veya hanedana atfedildiğinden, sonuçta muhatap (gerçek kişi veya aile/hanedan) insandır.

Eğer merkeze devleti değil de, “toplum”u koyacak olursak, toplum nedir, kimdir sorusu önem kazanıyor. Nihayetinde “toplum” 19. Yüzyılın bir icadıdır. Kimler bir araya geldiğinde bir toplum oluşturur. Tıpkı devlet gibi toplum da, muğlâk ve soyut bir kavramdır.

Liberal felsefe varlıkta belirleyici ve tayin edici aktör olarak bireyi, yani insan teki varlığı alır. Gelgelelim birey, bazen devletin veya toplumun sebep olduklarından çok daha karmaşık sorunlar yol açabilmektedir. Modern zamanlara geldiğimizde, konuyla ilgili iki soru vazedilmiştir. Birincisi, “kim yönetecek” suali sorulmuştur. Suale “halk yönetecek” diye  cevap verilmişse, bu cumhuriyet şeklinde anlaşılmıştır. Varsayıma göre hâkimiyetin kaynağı millet, yani cumhurdur.

Toplumu meydana getiren bireylere bu cevap cazip gibi görünüyorsa da, dikkatlice bakıldığında  amorf olan “halk”, “millet/ulus” olarak tasarlanmış ve genellikle kurucu unsurun ordu/asker olan devletin inşa ettiği kitleye (toplum-halk, ahali) “millet/ulus” sıfatı verilmiştir.  Oysaki milletin ne tarihsel bir realitesi var ne de reel durumda toplumsal bir karşılığı söz konusudur. Millet devlete, devlet kurucu kadroya yani sivil ve askeri bürokrasiye aittir. Bu bize aslında at-seyis metaforundaki temel ilişkiyi hatırlatmaktadır. Yeni (modern) durumda toplum/halk at’a,  devlet denen aygıt seyise karşılık düşmektedir. Analojiye itirazlar gelebilir ama bütün itirazlar ve reddiyeler hakikatte ayrıntılarla ilgilidir, ana kurgu ve çerçeveye ilişkin değildir.

İkinci soru, “nasıl yönetilecek” sorusudur. Cevap “halk kendi kendini yönetecek” denince bu, demokrasi olur. Buna göre cumhuriyet kim yönetecek, demokrasi nasıl yönetilecek sorusunun cevabıdır.  İki soruya iki ayrı cevabın verilmesi sanıldığı kadar basit değildir; özellikle Fransa’da ve bizim gibi Fransa’yı örnek alan ülkelerde “cumhuriyet ile demokrasi” arasında daima bir gerilim olmuştur, bugün de olmaya devam etmektedir.

Buradan geriye doğru gittiğimizde, örneğin Çin’de yönetim dendiğinde, akla saray ve gelenekler, geleneklerin ortasında da bir aile ve ailenin nesilden nesle aktardığı belli prosedürlere bağlı süren ilişkiler gelir. Japonya’da merkezde imparator bulunmaktadır. İmparator meşruiyetini ve kutsallığını, “güneşin oğlu” olmasından alır. Kast sistemine göre Hint’te toplum Brahman’ın vücuduna göre tasnif edilmiştir. Yönetici sınıf, Brahman’ın başına, Sudralar göğsüne, askerler ve işçiler, kollarına, ayaklarına tekabül ederler. Bunların dışında birde Brahman’ın hiçbir yerine denk düşmeyen, adeta kategori dışı olan Paryalar söz konusudur. Kast sisteminde yönetme meşruiyeti ve hakkı, kutsallığından ve Brahman’ın başına tekabül etmesinden dolayı Brahmanlara aittir. İran’da yönetici kral Kisra’dır, Kisra monarşinin başıdır, Tanrının kanı damarlarında aktığı için kutsaldır, yeryüzünde tanrının gölgesidir. Romalılarda Sezar tanrılık iddiasında bulunur. İlk üçyüz senede Hıristiynlar “Tanrı’ya ibadet, Sezar’a itaat” diyorlardı, Roma ise “İbadet de, itaat de Sezar’ındır” deyip onları arenalarda vahşi hayvanlara parçalatıyordu. Yöneticinin  tanrısallık sıfatı Mısır için de söz konusudur, Firavunlar tanrılık iddiasında bulunurlardı.

Saydığımız bu güzergâhta -Çin, Japonya, Hint, İran, Roma, Mısır- ortak noktalar hemen göze çarpar; sadece Greklerde ve Müslümanlarda bir kırılma gözlenir. Greklerin yaşadığı site kendi kendini yönetir. Atina site yönetimi Babil ve Mısır’dan öğrendiklerinden farklı bir demokrasiyi öngörür.  Mesela Mezopotomya demokrasisinde kadınlar ve yabancılar da karar meclislerine katılır veya onlar için ayrı meclisler oluşturulur. 600 bin kişinin yaşadığı Atina’da yönetime katılan 120 bin kişidir, bunlar da sadece özgür erkekleridir. Yabancıların (barbar), kölelerin ve kadınların oy hakları olmadığından demokratik yönetime katılmazlar.

Diğerlerinden farkı Atina demokrasisinde hak iddia eden, kutsallığını aşkın bir kaynaktan alan ne bir kişi ne bir hanedan vardır. Yunanda site insanları, kendi kendilerini yönetmektedirler.

Aristo ve ondan sonra Farabi’nin sistematize ettiği gibi insan önce kendi bedenini iyi yönetmelidir; ameli hikmetin konusu siyaset öncelikle kişinin bedenini doğru yönetmesidir. Kişi, sonra evini ve şehrini iyi yönetmelidir. Bedenini iyi yöneten evini, evini iyi yöneten şehrini, şehri iyi yöneten ülkeyi iyi yönetecektir; bu dört yönetim alanı arasındaki ilkeler ortaktır. Ortak iyi ve ortak yarar bulunduğu, bunun da mekanizması geliştirildiği zaman “en iyi yönetim” bulunabilir, böylekile çabalarımızın amacı olan mutluluk elde edilir (Tahsilu’s sa’ade).

İlk zuhur ettiği Arap yarımadasında İslam, bütün bu güzergâh üzerindeki gelenek ve modellerin dışında tamamen farklı ve yepyeni bir model geliştirdi. Ana parametreler şudur:

a. Yönetimin temeli icab ve kabul yani rızadır

b. Yönetim bir tür alış veriş olup (bey’adan) sözleşmeye (biat) dayanır

c. Yönetici doğrudan veya dolaylı mekanzimlarla seçimle belirlenir

d. Yönetilenler karar mekanizmaları ve karar süreçleri üzerinde etkili olur (şura-istişare)

e. Yöneticiler yönetime ehliyetili ve liyakatlı kimselerden seçilir

f. Yönetimin asli fonksiyonu var olan sosyolojilerin üzerinde mutabakata vardıkları ortak iyi ve ortak yararı sağlamaktır.

İslam’ın bu farklılığı iki sebepten kaynaklanıyordu: İlki Kur’an-ı Kerim’de ve Hz. Peygamber’in sünnetinde/siretinde yer alan ilke ve hükümlerden, ikincisi Arapların kadim kabile geleneğinden. Son ilahi vahyin yerleşik ve kadim monarşilerin olmadığı Arap yarımadasında tebliğ edilmesinin hikmetlerinden biri budur.

Kabile hayatında, ne monarşi ne de kutsal kişi söz konusudur. Kabile reisi -hadiste de ifade edildiği üzere-, bir ihtiyaç ve zaruret sonucu ortaya çıkmıştır; çünkü konargöçer yaşayanlar illa ki birinin önderliğinde yola devam etmek zorundadırlar. Kabile reisi “eşitler içinde birinci”dir, beğenilmediği, yoldan çıktığı veya kabilenin çıkarını koruyamadığı zaman değiştirilir. Dolayısıyla kabile reisinin konumu, yukarıda saydığımız havzalardakine benzer herhangi bir metafizik veya müteal (aşkın), kutsal huviyet taşımaz.

İlk dönemde Hz. Peygamber (s.a.)’in irtihalinden hemen sonra İslam içinde ridde adını verilen siyasi ihtilafların ve savaşların ortaya çıkmasının en önemli sebebi budur. Araplar yeni durumu algılamakta güçlük çekiyor, biri çıkıp “-Ben Hz. Muhammed’e biat ettim, Ebu Bekir’e niye biat edeyim. Ebu Bekir’e biat edersem onun oğluna da mı biat edeceğim” diyordu.

Özetlersek, Grekler ve Müslümanlar farklı bir yönetim şekli ortaya çıkarmayı başardılar. Müslümanların, diğer havzalarla -Çin, Japon, Hint, İran, Mısır, Babil- mukayese edildiğinde, Yunanlılara daha fazla ilgi duymalarının sebeplerinden biri budur; zira gelenekleri birbirine benzeşmekteydi. 

Yunanlılar, en iyi yönetime ulaşmak için ortak iyi ve ortak yararın peşine düşerlerken, ellerinde onlara ortak iyi ve ortak yararı tarif edecek bir kaynak yoktu. Siyasetin bu meşru ve makbul hedefine akıllarını kullanarak ulaşabilirlerdi ancak, öyle de yaptılar.

İslamiyet herkes için ortak iyi ve ortak yararı Kur’an ve Allah Resulünün anlattıkları ve öğrettikleriyle gerçekleştirdi. Bunun özet ifadesi “ma’ruf ve münker” kavramlarında, Hz. Peygamber’in Medine’deki tatbikatıydı; ideal politik ve reel politik bu modelde başarıyla beraber yürüdü.

Yunan demokrasisin mirasını tam olarak Roma devam ettirmediği gibi, iki an döneme ayırdığımız Asr/ı Saadet’in siyaset mirasını da Emeviler ve daha sonra gelen devletler sosyo kültürel yanlarını korumaya çalıştılarsa da, siyasi/idari yanını tam olarak devam ettirmediler.

(Geleneksel siyaset üzerine, Din ve Siyaset, 1 Mart 2024.)

Yazının kaynakları

(Geleneksel siyaset üzerine, Din ve Siyaset, 1 Mart 2024.)

 (Siyaset üzerine, Hilal Televizyonu, Düşünce Gündemi Programı, Siyaset, 27 Mayıs 2007)

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.