Ali Bulaç: Hangi Cihat, Kime Karşı Cihat?

06.05.2024

Ali Bulaç, akilsiyaset.com’da “Hangi Cihat, Kime Karşı Cihat?” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Yazıyı aşağıya alıntılıyoruz.

“Din savaşları” başlığı altında “Müslümanların Müslüman olmayanlara bakışı, Müslüman olmayanlarla işbirliği, müşriklere ve Kitap ehline karşı tutum, savaşın meşruiyeti ve hukuku, fitne ve kurtarıcı savaş ile Müslüman veya gayrimüslim olsun, kime düşmanlık gösterilebileceği” konularını ele aldık. Vardığımız sonuç şu ki, Kur’an ve Sünnet bakış açısından herhangi bir insan grubuna din ve inançlarından dolayı savaş açılamaz; meşru savunma amaçlı veya ağır baskı ve zulüm altında olanların yardımına koşmak üzere başlatılan savaşta Kur’an ve Sünnet tarafından vaz’edilmiş hukuk kurallarına riayet edilir; düşmanlık sadece zulmedenleredir ve eğer Müslüman olmayan topluluklar, ülkeler, halklar da zulme karşı mücadele içinde ise, onlarla savunma veya saldırı amaçlı paktlar kurulabilir.

Kur’an-ı Kerim gayet sarih (mubîn) ifadelerle “zalimlere yardım yapılmayacağı”nı belirtiyorsa, mü’minlerin de zalimlere yardım etmemeleri, yanlarında ve saflarında durmamaları ve daima zulme ve zalimlere karşı mücadele etmeleri gerektiğini hükme bağlamaktadır. Yüce Allah’ın yardım etmediği zalimlere mü’minler de yardım edemez.

Kur’an’da zulme, fesada ve hak ihlallerine karşı verilen mücadeleyi ifade eden genel kavram “cihat”tır.

Modern zamanlarda oluşan algıya göre cihat, Müslümanların tarihte fetih, ganimet, siyasi ve askeri nüfuz amaçlı “din savaşı”, çağımızda ise bir takım “aşırı gruplar”ın gerek kendi muhaliflerine, gerekse Batılılara karşı yürüttükleri “terör eylemleri”dir. Birçok kavram gibi cihadın da tarihsel ve modern kirlerden temizlenip aslına irca edilmesi mecburiyeti vardır.

Söz konusu yaygın algının aksine cihad ne ganimet ve siyasi askeri nüfuz aracıdır, ne de masumların hedef alındığı terörün dini meşruiyeti sebebidir. Çıkış noktası ve maksadına uygun cihatta iki ana hüküm söz konusudur: Biri Sadece ve sadece Allah için yapılması (fi-sebili’llah), diğeri insan ile İslam arasındaki engelleri ortadan kaldırmaya matuf olması. Meşru savunma hakkı ile her türden baskının ortadan kaldırılması adına yürütülen savaş cihattır, amir bir hükümdür ve bu hükmü yerine getirmekten kaçınan kimse günahkârdır.

Cihada açıklık getiren en belirgin ayetlerden biri şudur:

“Ey imân edenler, sizi acı bir azaptan kurtaracak bir ticareti haber vereyim mi? Allah’a ve O’nun Resûlü’ne imân edersiniz, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihat edersiniz. Bu, sizin için daha hayırlıdır; eğer bilirseniz.” (61/Saff, 10-11.)

Bir çok yerde “Allah yolunda cihat edenler” övülür (61/2-3). Burada ilginç olan nokta “ticaret” ve “azap” arasında kurulan ilişkidir. Bu öylesine bir “ticaret” ki, dünyevi fayda yanında ebedi kurtuluş ve mutluluğu da beraberinde getirecektir. Kur’an her iki cihandaki kazanç için “delalet”te bulunur yani nasıl gerçekleşeceğine dair bilgi ve haber verir, yol haritasını çizer. 

İnsan niçin ticaret yapar? Kazanmak, rahat yaşamak ve mutlu olmak için. Kur’an, dünyadaki ticaretten olan beklentinin çok çok üstünde bir vaatte bulunuyor, ebedi kazanç ve mutluluğu vaat ediyor. Ticaret, kazanç elde etmek için yapılıyor ise, azap ihmal veya umursamazlık sonucu yerine getirilemeyen bir görevin cezası veya bir yasağın ihlali sonucu başa gelen musibet, felaket halidir. Ancak ayet ilginç bir biçimde azaptan kurtulmanın yolunun cihat etmekten geçtiğini belirtmektedir. Bunun birkaç açıklaması olabilir: İlki dünyevi konfor ve zevklere dalıp hayatı ilahi rızaya uygun değiştirme çabasına girişmeyenler ahirette azapla karşılaşacakları gibi şartların aleyhlerinde değişmesi durumunda dünyada da zillet içinde yaşamak durumunda kalabilirler. Cihat aleyhtarları ya ahlaki yüksek cesaret ve şecaat yoksunu korkaklardır veya dini konformistlerdir. Demek ki, cihadın iki mahsulü hem dünyevi hem uhrevidir.

“Ahiret” kelime manası ve işleyen kozmik süreç itibariyle “sonra gelenden önce gelen (kablün min‘el âhir)” olduğundan cihat etmeyenler izzetlerini, özgürlüklerini, bağımsızlıklarını, topraklarını, kısaca sahip oldukları her şeyi daha dünyada iken kaybetmekle karşı karşıya kalabilirler. Şu halde “ahiretin azabı”ndan önce dünyada maruz kalacakları azab var; böylesi toplumların hem dünyaları hem ahiretleri harap olmuş demektir.

Mü’min bilinç kaybının sonucu olan bu durum, kötüler bloku karşısında sınavı kaybetmiş olmanın en trajik biçimidir; bu durum Mümtehine (60) suresi 5. Ayette geçen “fitne” ile ifade edilmiştir. Anlam çerçevesini biraz daha genişletmek icap ederse, Müslümanların inkârcılara, başka bir deyişle kötüler blokuna karşı fitne yani deneme konusu olmaları sadece maddi baskılar, sıkıntılar, işkence ve zorluklarla değil, bunların yanında Müslümanların kendi dinleriyle olan samimi, tutarlı ilişki biçimleriyle de yakından ilişkilidir.

Müslümanlığıyla övündüğü, her fırsatta “Elhamdülillah Müslümanım!” dediği halde dinin emir ve nehiylerine uymayan, helal-haram demeden servet biriktiren, emeği sömüren, yalan söyleyip başkalarını aldatan, entrika çeviren, İslam ahlâkı ve sorumluluğunu hayatında, işinde, mesleğinde yansıtmayan; zorbaların yanında duran, çevresine ve topluma karşı duyarsız yaşayan bir Müslüman “kötü örnek (Üsvetün seyyie)” olur. Böyle bir Müslümanın samimiyetsiz, tutarsız, ikiyüzlü, sömürücü, nobran, riyakâr, fırsatçı, hilekâr, dinbaz hayatına bakanlar “İslamiyet bu ise, kalsın!” der. Böyleleri kısa vadeli dünyevi kazançlar elde etme pahasına dinin kendisine ve samimi dindara büyük zararlar veriyorlar.

Keza Müslümanların ihtilaf ettikleri konularda uygun bir çözüm bulamayıp birbirlerine komplo kurmaları, hatta acımasızca dindaşlarını veya başkalarını katletmeleri de dine verdikleri en büyük zararların başında gelmektedir. Bu trajik durumda olan Müslümanlar dinlerini itibardan düşürür, güvenirliklerini (doğru ve emin) vasıflarını kaybederler. Bu da toplumda fiili materyalizmin, pozitivizmin, ateizm, deizm ve nihilizm gibi inançların yayılmasına yol açar. Bu çerçevede inkârcılara kötü örnek olup fitne konusu olanlar en ağır cürümlerin altına imza atmaktadırlar. İşte bu mü’minlerin fitnesidir.

Esasında bu profilde olanların hakikat-i halde dinleri yoktur. El Kindi’ye yazdığı reddiyede meşhur Zahiri alimlerden İbn Hazm, bunlar için şöyle der: “Bu gibi insanlar sahip oldukları liyakatle değil, riyaset ve din tacirliğiyle meşgul olarak bir takım makamlara gelmektedirler. Bunlar din yoksunudurlar, çünkü bir şeyin ticaretini yapan onu satar, bir şeyi satan da o şeye sahip olmamıştır, din ticaretini yapan kimsenin de dini yoktur.” (1) 

Cihad “İslam ile insan arasındaki engellerin kaldırılması çabası” olduğundan, zorba güçlerle mücadele etmek gerektiği gibi din istismarcısı konformist dinbazlarla da mücadele etmelidir; fakat bu mücadele bazılarının yaptığı gibi dinin dışına çıkarak değil, dinin içinde kalıp sahih bilgi ve pratiklere referans vererek yapılmalıdır.

Cihada kalkışanların önüne birtakım engeller çıkar. Kurulu düzen sahipleri tepki gösterir, iktidarlar mütegallibe güçler baskı kurar ve gerektiğinde can ve mal güvenliği tehdit altına girer. Ama onurlu, erdemli, adaletli ve ahlaki ilkelere uygun bir düzen kurmak ancak direnmek ve mücadele etmekle mümkün olduğundan cihat etmekten başka çare yoktur. Gözetilecek olan husus cihadın Allah yolunda ve Allah rızası için yapılmasıdır.

Bu cihadın tamamen soyut bir ideal uğruna yapılacağı anlamına gelmiyor. Allah yolunda cihat eden kimse çeşitli dünyevi nimetlere de sahip olur. Nitekim Hudeybiye’den sonra Müslümanlar ummadıkları kadar ganimetlere sahip oldular. Mesele “ganimet için cihad”ın yapılmamasıdır. Çünkü ganimet cihadın amaçlanmamış sonucudur. O halde bir yandan ahiretteki sonsuz mutluluk ve kurtuluş için cihat ederken, diğer yandan dünya şartlarında rahatlatıcı imkân ve fırsatların ortaya çıkmış olması dinin ruhuna aykırı değildir. Dinin ruhuna aykırı olan kötü niyetin motive ettiği suistimal ve zulümdür. 

Cihat bir kavmin veya iktidarın cihangirlik, askeri ve politik nüfuz, kaynakların denetimi, yağma ve talan ya da  güç kullanarak dini benimsetme amaçlı olursa, “Allah için ve Allah yolunda (fi sebili’llah)” olmaz; meşru olmayan savaş ve saldırganlık olur, buna “tağutun yolunda ve tağut için (fi sebili’ttağut) çaba” denir. Her emek ve çaba meşru ve makbul değildir. Her ne kadar kastı biliiniyor olsa da Karl Marx ve Marxistlerin yücelttikleri emek kendinde (li-aynihi) meşru ve makbul değildir. Bir eve girmek isteyen hırsız, masum birini öldürmeye azmetmiş cani, başkalarının topraklarını işgal edip kaynaklarını yağmalama arzusunda olan politik ve askeri zümre de emek harcar; adalet, özgürlük, yüksek ahlaki hayat, paylaşım vb. erdemler uğruna gayret gösterenler de emek harcar. Fakat iki insan eyleminde harcanan emek aynı olmaz. Mutluluk veya mutsuzluk, ödül veya ceza emeğin niteliğine ve amacına göre değişir: “İnsana harcadığı emeğinden başka (karşılaşacağı sonuç) yoktur.” (53/Necm, 39.)

Cihat sadece canla değil malla da yapılır (bkz. 9/Tevbe, 111). Amerika ve Avrupa’da nice kuruluş veya zengin kendi dünya görüşleri yayılsın diye çeşitli hareketlere, STK’lara, vakıflara milyonlarca dolar fonluyorlar. Kur’an bakış açısından kişinin Allah yolunda malını harcaması veya canını vermesi bir ticarettir. Sıralamaya göre “önce mal-servet, sonra can” ortaya konulmalıdır. Her ne veriliyorsa karşılığı vardır. Yüce Allah cihat ederken malını ve canını vermeyi göze alana son derece değerli bir karşılık va’detmektedir.

Cihadın en belirgin ve somut biçimi savaş, yani sıcak çatışmadır; tabiatına uygun kavrama verilebilecek ilk mana savaş (muharebe) yani “kıtal”dir. Ama sadece bununla da sınırlı değildir. 

a. Varoluşun, mebde’ ve mead’ın, insan ve canlı hayatın anlam ve amacına matuf teorik ve pratik fikri ve zihni çok yönlü kelami ve felsefi çok yönlü çaba (cehd),

b. Herkesi içine alan bir hukuk düzeninin tesisi, her hak sahibinin hakkının yasal güvence altına alındığı adil bir sosyo politik düzenin tesisi için yapılan içtihatlar, 

c. Kişilerin, grupların veya toplumların kendi yapıp ettikleriyle, amelleriyle yüzleşip nefis muhasebesi (otokritik) yapmaları demek olan mücahede cihadın diğer biçimleri ve yollarıdır. 

Sadece Allah için ve Allah yolunda yani ihlasla ve kurallara uygun yapıldığında cihat hem dünyevi mutluluk, izzet ve şeref getirir hem ahiret için ebedi yatırım olur.

Zulmeden ve gadreden Müslümanların mücadeleleri ve amelleri cihat olmadığı gibi, onların safında duranların amelleri de cihat değildir. Aksine yeryüzünde zulüm, sömürü, eşitsizlik, adaletsizlik, ahlaki çürüme, açlık, sefalet, ırkçılık, savaşlar, tabiatın, canlı hayatın tehdit altına girmesi gibi yıkıcı eylemlere karşı hanif ruhlu selim akıl ve temiz vicdan sahibi herkesle ortaklaşa yürütülen mücadele cihattır. Kur’an-ı Kerim’de, bu yıkıcı tutum ve eylemleri “yeryüzünde kan dökmek ve fesat çıkarmak” (2/Bakara, 30) olarak tavsif edilmiştir.

“Kan dökücü ve fesat çıkarıcı insan”a, “bizdendir” diye destek olunmaz, cinayeti ve fesadı tolere edilmez. “Suçluların korunmayacağı” değişmez bir ilke olduğundan bizden olana Müslümana karşı asli görevimiz “zalim iken de, mazlumken de yardım etmektir” ki, bunun ne anlama geldiğini soran sahabeye Hz. Peygamber (s.a.)’in verdiği cevap konuyla ilgili yol haritasını vermektedir: “Müslüman kardeşin mazlum ise ona yardım et, zalim ise onu zulmünden vazgeçir” (Buhari, Mezalim, 4; Tirmizi, Fiten, 68).

Buna göre eğer kötülüklerin, baskı ve sömürünün, ahlaki yozlaşma ve çatışmaların önüne geçmek her erdemli insanın görevi ise, kimse kendi dininden, mezhebinden veya kavminden/etnik grubundadır diye kötülere arka çıkamaz.

İslam dini Müslümanlara ebedi rehberlik yapacak şu hayat verici ilkeleri vaz’etmektedir: 

1. “Allah alemlere (insanlara, canlılara ve cansızlara) zulmedilmesini dilemez.” (3/Al-i İmran, 108)

2. “Zalimlere yardım edilmez.” (3/Al-i İmran, 192) “Zalimlere (hiçbir şekilde) meyil (yakınlık, sempati, hoşgörü) duyulmaz, bu hataya düşenlere “ateş çarpar.” (11/Hud, 113)

3. “Düşmanlık sadece zalimleredir.” (2/Bakara, 193)

Şu halde bütün türevleriyle yeryüzünden zulmü ortadan kaldırmak asli görevdir, bu görevin Kur’ani terimi “cihat”tır; ve görev şu veya bu topluluğun (kişi, lider, zümre, sınıf, millet-ulus, ülke, bölge, kavim, zümre vb.) çıkarı, siyasi ve askeri nüfuzu, hakimiyet veya hegemonyası için değil, sadece ve sadece Allah için ve Allah yolunda (fi-sebilillah) yerine getirilir. Allah için yapılan cihat fetih ve yağma olmayıp baskı altında olan herkesin, mahrumların, yoksulların, ezilmişlerin çıkarınadır. Çünkü Allah için yapılan mücadele ve mücahede bütün hak sahibi insanlar (en Nâs) için yapılır.

Bu amaçla yerine getirilmesi farz olan görevi yerine getirmek üzere, kendinde zulme karşı olan her dinden, her mezhep ve inançtan, her renk ve etnik gruptan insanla dayanışma içinde olunur, zulme karşı ittifaklar/paktlar kurulur. İttifak ve birlikteliklerin meşru ilkesi iyilik ve normlara-hukuka saygıdır:

“Ey iman edenler… İyilik ve takva konusunda yardımlaşın, günah ve haddi aşmada yardımlaşmayın ve Allah’tan korkup-sakının. Gerçekten Allah (ceza ile) sonuçlandırması pek şiddetli olandır.” (5/Maide, 2.)

Ayetin emrettiği yardımlaşmanın (teavun) sebeb-i hikmeti, ahlaki ve hukuki maksadı iyilik (birr) ve azami derecede norm ve kuralların ayakta tutulması, yaşanması ve yaşatılmasıdır (takva). İyilik ve takva hem Müslümanların aralarında, hem başkalarıyla kurulacak ilişkinin değişmez ilkesidir (58/Mücadele, 9).

Bana göre bugün insan ile İslam arasındaki engellerin ortadan kaldırılması demek olan cihadın meşru ve makbul maksatları şunlardır: Tiran yönetimlere karşı özgürlük, kamusal ahlakın tesisi, adalet ve hukuk, farklı sosyolojiler arasında ihtiram ve bireylerin ve toplumsal grupların kendi varoluşlarını inandıkları ve düşündükleri gibi özerk yaşamalarını sağlayacak sözleşme hakkının küresel ölçekte tesis edilmesi; yeryüzü ölçeğinde hanif ruhlu insanlar ve topluluklarla yeni bir dünya tasavvuru ve yeni bir dünya düzenin kurulması için ortak çabaların yürütülmesi. 

Şanı yüce Allah sadece Müslümanların” değil, “alemlerin Rabbi’dir.” (1/Fatiha, 1)

Not:

1.İbn Hazm, Filozof Kindi’ye Reddiye, (Metin ve Tercüme: Mevlut Uyanık-Aygün Akyol-Sema Bolat, 2. Bsm., Elis y. Ankara-2019,) s. 17-18.)

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.