Ali Bulaç: İdeal Politikle Reel Politik Arasında Nebevi Siyaset

09.03.2024

Ali Bulaç, alibulac.net’te “ İdeal Politikle Reel Politik Arasında Nebevi Siyaset” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Yazıyı aşağıya alıntılıyoruz.

Muaviye’nin iktidarı ele geçirmesiyle (H. 40/M. 661) İkinci Asr-ı Saadet sona ermiş oldu. Genellikle bozulmanın yegane sorumlusu Muaviye gösterilir ama onun bir sözü bozulmanın toplumsal bir karşılığı olduğunu gösterir. Ona “Niçin Ebu Bekir ve Ömer gibi yönetmiyorsun” diye soranlara şöyle diyordu: “Ben ne Ebu Bekir ve Ömer’im, ne siz onların yönettiği kimselersiniz.” Derler ki Haccac-ı Zalim’e de “Ömer gibi adil ol!” dendiğinde şöyle demiştir: “Siz de Ebu Zer gibi olun.”

Bu diyalogta reel politik ile ideal politiğin açık ayrımı söz konusudur: Reel politiğin iki sembol ismi Muaviye ve Hacca, ideal politiğin iki sembol ismi Ebu Bekir ve Ömer! Bu bize bozulmanın sadece yönetici zümreyle sınırlı olmayıp toplumsal bir karaktere sahip olduğunu gösterir. Bu durumda ilk nesil Selef ulemasının işaret ettiği kural hükmünü icra eder: “Nasıl iseniz, öyle yönetilirsiniz.”

Muaviye’yle birlikte konjonktürün, maddi ve toplumsal şartların değişmesine paralel olarak birçok şey de değişti. İslam’la Arap kabile geleneğini ıslah ederek Bizans ve Sasani monarşilerine alternatif  oluşmuş olan Nebevi siyasi ve idari mekanizma, adeta bir başkalaşıma uğradı, Muaviye zamanın en orijinal modeli olan hilafeti babadan oğula geçen saltana çevirdi. Böylece İslam tarihinde 1924 yılına kadar sürecek olan kendine özgü bir monarşi dönemi başladı.

Problem, ideal politik ile reel politik arasındaki ilişkinin nasıl olması gerektiği sorusu üzerinde yoğunlaşıyordu. İktidarı ele geçiren Emevi hanedanı reel politiği esas alıp tarihin en büyük imparatorluğunu kurma yolunu seçti. Onlara karşı mücadele eden Hz. Ali ideal politiği temsil ediyor, “takva (hukuka ve normlara sadakat) olmasaydı”, kendisi de en az rakipleri dahiler (Muaviye, Amr bin As vd.) kadar politik manevra (entrika) gösterebileceğini söylüyordu.

Bizim tarihimizdeki çatallaşmanın bir ucunda ideal politiğin temsilcisi Hz. Ali, diğer ucunda reel politiğin temsilcisi Muaviye durmaktadır; o günden beri Müslümanların gönlü Ali’den, politik tercihleri Muaviye’den yana olmuştur.

İdeal politiği en iyi felsefi düzeyde dile getiren Eflatun’dur. O “Devlet” adlı kitabında yöneticinin bilge-kral olması durumunda doğru siyasetin gerçekleşebileceğini söylüyordu. Eğitimin ve neredeyse toplumsal hayatın belli başlı etkinliklerinin devlete verildiği Eflatun’un modelinden otoriter, totaliter bir yönetim de çıkarmak zor değildir.

Farabi, ameli hikmetin bir alanı olarak kabul ettiği siyasetin amacını ahlaki kemal görüyordu. Ahlaki kemal sağlandığında erdemli şehir teşekkül eder. Farabi’ye göre üç şehir modeli söz konusudur: Tiranın yönettiği “zorba şehir”, özgürlüklerin sağlandığı “demokratik şehir” ve ahlaki kemalin gerçekleştiği “erdemli şehir (El Medinetü’l fazile)”. Farabi’ye göre tiranların yönetimi arzu edilmez; demokratik şehir içinde kötülük ve günah barındırmakla beraber, erdemli şehre ancak demokratik şehirden gidilebilir.

Reel politikte niyetler ve maksatlar farklıdır; bu sistemde siyasi mücadelenin yegane amacı başarıdır. Başarı kazanmak için iyi veya kötü, yerine göre meşru veya gayrımeşru yöntem ve araç kullanmak mübahtır. Akli olan her yeti başarıya matuf istihdam edilir. Muaviye bunu “Zer-o zir-o tezvir” olarak formüle etmişti. Yani yerine göre para-altın, yerine göre güç-baskı, yerine göre tezvirat, yalan vs. Sonraları Makyavel (öl. 1527), Muaviye’nin reel politiğini sistemleştirip mutlak iktidar fikrini savunacaktır.

Bugün de tatminkâr çözümü bulunamayan bu sorun bizi bir ikilemle karşı karşıya bırakıyor: İster iç ister dış siyasette olsun, siyasi tutumumuzu ne belirleyecek? Gerçekler mi, idealler mi? Takvayı esas alanlara göre aslolan ideal politik, yani siyasetin ideal olana göre yürütülmesidir. Bu fikirde olanların sayısı son derece azdır, genellikle ahlakçı ve dindar insanlar içinden çıkar. Ana gövdeyi teşkil edenlere göre aslolan gerçekler olduğundan, siyaset başarıya endeksli bir çabadır.

Hakikat-i halde ikilem bu kertede iki mahiyetin çatışmasına dayanmayabilir. Sorun, ideal politik ile reel politik arasında mahiyet itibariyle bir çatışmaya yol açmadan bunların beraber yürütülüp yürütülemeyeceği meselesidir. Muaviye’nin ihtilaliyle hilafetten saltanata geçildiğinde bu meyanda ciddi bir sancı yaşandı, o zamanki âlimler ve fakihler, buna itiraz ettiler, saltana geçişin reel politiğin referans alınması anlamına geldiğini, bunun da dinden sapma olduğunu söylediler. Onlara göre, ideal politik muhafaza edilerek reel politik düzenlenebilirdi; çünkü dinin geliş hikmeti ve sebebi buydu. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.)’in sünnetine ve siretine bakıldığında, onun reel politik ile ideal politik arasında tam bir denge kurduğunu, attığı her adımın gerçeklere uygun ama ideal olana hizmet edecek nitelikte olduğu görülür.

Söz konusu Nebevi modelde siyasete ilişkin hükümlerin yöneldiği maksat bir toplumu meydana getiren sosyolojilerin ortak iyisini ve ortak yararını/çıkarını sağlamaktır. Ma’rufu tamamlayan sulh, salah ve maslahat buna hizmet eder. Bu modelde siyasetin manevi temeli ahlaki norm ve erdemi hedefleyen yüksek değerler, formu da hukuktur, hukuktan neş’et eden yasalardır. İdeal politik doğru bilindiğinde, somut tarihsel gerçekler ve toplumsal durumlar gözetilir, rasyonel kararlar alınır,

Toplumsal durumlara, değişen şartlara göre siyasetin bazı parametreleri değişiklik gösterebilir ama siyaset ve siyasetçiler özgürlük, ahlak, hukuk/adalet, ihtiram ve sözleşme gibi temel hakların nefyine yeltenemez.

Yazık ki Nebevi siyasetin kalıcı veya uzun sürmüş tarihsel modeli yok; Ömer bin Abdulaziz (H. 99-101, M. 717-720) devrim niteliğindeki tatbikatı neredeyse tek istisna sayılır. Bunca mücadeleye, devrime rağmen modern bir örneklik de ortaya konulabilmiş değildir. Genel olarak mevcut Müslüman toplum cahil, kaba, oportünist, inhisarcı-istilacı, bilgi ve sanat düşmanı ama yırtıcılık derecesinde popülist ve zorba liderlerin peşinden gidiyor. Söz konusu reel siyaset, siyaseti yozlaştırıyor, toplumu ahlaksızlaştırıyor.

Bu çürümüşlüğün içinden çıkmanın yolu siyaseti inkar veya anarşizm değildir.

Geçmişte Mutezile’nin bir kolu ve bazı Hariciler, imama -bugün “devlet” diyoruz- gerek olup olmadığını tartıştılar. Onlara göre, insanlar sorumluluklarının farkındaysa, hak-hukuk biliyorlarsa, helale ve harama riayet ediyorlarsa, Şeriat’ı hayatlarında uygulayacaklarından imama/devlete gerek olmayabilir. Devlet veya siyasi organizasyon araçtır, amaç ortak iyi ve ortak yararı hedefleyen hükümlerdir, bunlar da bize Şeriat’le bildirilmiştir.

Greklerin elinde bir şeriat yoktu, bu yüzden ortak iyiyi ve ortak yararı kendileri bulmaya çalışmış ve bunun için de akıllarını kullanmışlardır. İslamiyet ise bir Şeriat’a/hukuka sahiptir, tabiri caizse, ilk hukuk devleti veya hukukun üstünlüğüne dayalı yönetim, Müslümanlığa aittir. İslamiyet’te hukuk (Münzel Şeriat) ana ilkeleri itibariyle insanlardan bağımsız vaz’edilir; ne yönetici veya imam bunu dikte etmiştir ne de yönetilenlerin arzularına göre hukuk teşekkül etmiştir. Belli şahıs veya grupların arzu ve isteklerinden, asabiyet ve çıkarlarından bağımsız olan Hukuk’a bizim “Münzel (indirilmiş) Şeriat” dememiz bu yüzdendir. Münzel Şeriat, Muhdes Şeriat’ın teşekkülüne, gelişmesine, duruma göre değişip yeni şartlara ve ihtiyaçlara göre değişmesine engel değildir. Muhdes Şeriat, fıkıh dairesinde olan içtihatlar mecmuasıdır. Muhdes olanın kaynağı Münzel olursa, ideal politik ile reel politik atbaşı yürür, biri diğerini neshetmez, nefyetmez.

Endülüs filozoflarından İbn Bacce de “Hâkimin ve hekimin olmadığı bir toplum, insanların ahlaki kemal yolunda mesafe almalarıyla mümkündür” görüşündeydi. Hem İbni Bacce hem de ona karşı olan Mutezile, ahlaki kemali, Münzel ve Muhdes şeriatın insanlar ve ümmet tarafından tam tatbiki durumunda mümkün görmektedirler.

Teorik olarak devletsiz bir toplum olabilir; fakat Jean Jacgues Rousseau’nun dediği gibi, insanların kendi aralarında anlaşma veya sözleşme imzalamalarıyla değil. Rousseau ve diğerlerinin dediği “toplum sözleşmesi” şudur: Herkesin talepleri ve özgürlükleri vardır; fakat bir üst referans yoksa herkesin talepleri ve özgürlükleri aynı anda gerçekleşemez; bunlar çatışır. Thomas Hobbes’a göre üst referansın olmadığı doğa durumunda “insan insan kurdudur.” Böyle olunca karşılıklı olarak, bunların bir kısmından vazgeçilir, böylelikle bir sözleşme ortaya çıkar.

İslamiyet’in ilk Asr-ı Saadet’inde (610-632) bu türden hayali/kurgusal bir toplum sözleşmesi söz konusu değildir; mü’minler herhangi bir referans olmaksızın, kendi aralarında talepleri konusunda konuşup tartışamazlar; onların üstünde vahiyle gelen bir din (Şeriat) vardır, düzenlemeler vaz’edilen temel kurallara, normlara göre yapılır. Herkes bu Şeriat’a razı olur, toplumsal gruplar dinin belirlediği emir ve nehiylere teslimiyetlerini beyan ettikten sonra aralarında bir akit (sözleşme) yaparlar (33/Ahzab, 36).

Said Nursi reel politik üzere yürüyen siyasette bir gözlemde bulunup farklı dini grup ve cemaatlerin bazen birbirlerine karşı ne kadar acımasızca hareket ettiklerini yakınarak anlatır: Gariptir ki din, İslam, meşrep, mezhep, çalışma ve anlama farkı tarihte Müslümanların çeşitli fırka ve mezheplere ayrılmasına sebep olan her ne ise, bundan dolayı bazen birbirlerini tekfir edecek noktalara gelirler; fakat kendi partisinden birisi söz konusu olduğunda hata ve yanlışlıkların hiçbirisini görmezler. Mesela kendi partisinden biri şerir, çıkarcı bir adamdır, hiçbir ilkesi yoktur, helal-haram tanımaz; fakat kendi din kardeşine yönelttiği eleştirilerin hiçbirisini buna yöneltmez; bu tür siyasetin kendisinde bir problem vardır, diyor. Muhammed Abduh ve Said Nursi’nin siyasetle ilgili sarfettikleri meşhur “Şeytandan ve siyasetten Allah’a sığınırım” cümlesi siyasetin belli şahıs ve grupların arzularına ve çıkarlarına göre ideal politiği bir kenara atıp makyavelizme, oportünizme dönen reel politik veya reel politiğin yozlaşmasıyla ilgilidir.

Öyle de olsa, siyasetin oportünistleşmesi dinin terkini gerektirir mi?

Siyaset ve din birbirinden ayrılamaz; “benim siyasetim, ibadetim; ibadetim siyasetimdir”, diyen muteber ve makbul müçtehitler, âlimler ve meşru liderler vardır.

Peki, Said Nursi’ye bu sözü söyleten neydi: Üstad, bunu üç sebebe dayandırıyordu: İlki, insanların yüzde 80’i bataklığa gömülmüş bulunmaktadır; bunlara bir umut vermek, bir çıkış yolu göstermek lazım. Bunun için siyasetin ya topuzunu ya da nurunu göstermeli, diyordu. O siyasetin kendisini reddetmiyor, siyasetin bir sonuç olduğunu söylüyordu. Ona göre siyasetin topuzundan (güç) değil, imandan ve nurdan başlamalı. İnsanların ruhuna imanın nuru verildiğinde sonuçlar gelecektir.

İkincisi, siyaset rekabete dayalı bir meslektir; başarılar ve başarısızlıklar peş peşe birbirini takip eder. Mesela bir mümin, siyasi bir yatırım yapar, ona bakan müminler siyasete yönelir, bütün var güçleriyle çalışır; fakat sonuçta hepsi başarısızlığa uğrayabilirler. Bu, müminlerde sükûtu hayale yol açar, hatta iş Allah’ın rahmetinden ümit kesmeye kadar gidebilir. Oysa her durumda Allah’tan ümit kesilmez (12/Yusuf,87).

Üçüncüsü, bir siyasi partiye mensup olduğun zaman, ister içinde aktif olarak görev almış ol isterse dışarıdan sempati besle veya ona destek ver, sende siyasi rekabet tarafgirlik ruhu uyandırır. Taraf olduğun partin iktidar olduğunda, hükümetin zulmettiği ve haksızlık yaptığı zaman, ister istemez sen de onunla bu zulmün ve haksızlığın yanında olur, ayetin hükmünce, zalimlerin ateşi sana da dokunur (11/Hud, 113).

Belli ki Said Nursi’nin söyledikleri yoldan çıkmış siyasetle ilgiydi. Başarıya giden yol üzerindeki engellerin aşılması için her türden yönteme ve araca başvurulabileceğini savunanlara göre, siyaset yaparken somut toplumsal, ekonomik ve maddi şartların referans alınması ve bunlara dayalı siyaset yapılması aklın emridir. Bu görüşte olanlar için siyasetin amacı mutlak manada başarıdır. İşte bu, gayrimeşru reel politiktir.

İdeal politik “olması gereken”, reel politik “olan”dır. Soru şu: “olması gereken”ile “olan”  neden mutlak anlamda iki zıttı ifade etsin? Yüce Allah, insanın hem dünyevi hem uhrevi yararı, kurtuluşu ve mutluluğu için vahiy indiriyorsa, “olan/reel” “olması gerekene, ideale” uyarlanabilir ki, meşru siyasetin amacı bundan başkası değildir. Roma tanrısı Janus gibi iki yüzü zıt kutuplara bakan tanrı düşüncesine sahip olanlar “olan” ile “olması gereken”i ontolojik olarak zıtlaştırır ve olanı her ne ise ve nasılsa referans alır. Janus’ların siyasi propogandaları ideal, pratikleri reeldir ki, bunlar Hüseyin için ağlar, Yezid’le iş tutarlar.

Batı Hıristiyanlığında beden ile ruh, cismani iktidar ile ruhani iktidar birbirinden iki ayrı cevheri varlıktır. Gerçekte ise ruh ile beden, iki ayrı gerçeklik veya sonsuza kadar paralel giden iki ayrı kategori değildirler; biri diğerinde içkindir. Bu anlamda Descartes’ın fizik-metafizik ayrımı tamamen zihinsel kurgudan ibarettir. Ruhun bedendeki durumunu, Şah Veliyullah Dehlevi,  kokunun güldeki durumuna benzetir. Gülde kokunun, çaydaki şekerin durumu neyse, bedende de ruh öyledir, bunlar birbirinden kopmaz. Kozmik varlıkta Alemü’ş şehade, Alemü’l gayb’ta, mülk melekutta mündemiç, zübde-i alem olan insanda da ilahi tabiat (Nefha-i ruh) dünyevi tabiat(toprak)ta içkindir.

Kur’an bakış açısından idealizm realizm (materyalizm), ruh beden veya fizik metafizik ayrımı yoktur; Hak ve Hakikat tek olduğundan çifte gerçeklik, başka bir deyişle biri diğerini hükümsüz bırakan çifte ahlak da yoktur. Bu yüzden din ve dünya, ideal politikle reel politik birbirlerinden ayrılamazlar.

Eğer Allah, insanları ideale, ahlaki kemale, olgunluğa davet ediyorsa, mümkün olan bir şeye davet ediyor demektir; çünkü “Allah, kula kaldıramayacağı bir yükü yüklemez” (2/Bakara, 286). Peygamberler her neyi başarmışlarsa onları ve son Peygamber’in sünnet ve siretini referans alan hayat biçimlerini, siyasi modelleri gerçekleştirmek de mümkündür. Bu mümkün olmasaydı Hz. Peygamber’in örnek gösterilmesinin anlamı kalmazdı (33/Ahzab, 21).

İrade sahibi insan ideal yönde politika yapabilir. Aksi halde siyasetin bizatihi kendisinin, li-aynihi kötülük, şeytandan türemiş, mutlak şer olduğu sonucu ortaya çıkar ki bu, siyasete ebedi “kötü öz” katmak anlamına gelir. Varlıkta mutlak kötülük yoktur; kötülük iyi olanı insanın yanlış veya hatalı kullanmasıdır (su-i isti’mal).

İdeal olandan kopuk reel politik esas alındığında bundan, siyasetle iştigal eden peygamberlerin, fazilet sahibi insanların, âlimlerin, yöneticilerin, mücahitlerin hepsinin şer ve kötülükle uğraştıkları sonucu çıkar ki, bu batıl bir hükümdür.

Bizzarure toplum siyasetle yönetilir, iktidar ilişkisi ve güç siyasetle düzenlenir, yönetenler yönetilenleri siyasete yönetir vs. O zaman şöyle düşünmemiz yanlış olmaz:

Reel politik, insanın içinde bulunduğu maddi ve somut şartları, ideal olana uydurmak ve meşru bir neticeye doğru gitmek için gösterdiği çaba ve takip ettiği usuller mecmuasıdır. Reel politik, ideal politiğin hizmetinde olur ve daima ideali gözetir ama içinde bulunduğu şartları  hesaba katar. Dolayısıyla bu ikisi arasında, mutlak bir karşıtlıktan bahsedilemez. Sadece reel politik alındığında, ortaya siyasetin yozlaşması dediğimiz şey çıkar.

Siyaset bir şahsın, partinin, grubun, ailenin, zümrenin veya sınıfın çıkar ilişkisine dayalı olarak yürütüldüğünde yozlaşır. Yozlaşmış siyasetin açık belirtileri yalan, kandırma, demogoji, popülizm vs.dir. Aristo, 2.500 sene önce demokrasileri yozlaştıran en önemli amilin demogoji olduğunu söylemişti. Toplumun genelde demogojiye, asabiyetinin yüceltilmesine, hamasete, boş vaadlere zaafı vardır; bir siyasetçinin iyi hatip olması, beden dilini iyi kullanması iyi siyasetçi olduğu anlamına gelmez. Hitabet ve beden demokrasiler için büyük tehdit olabiliyor. Çağımızda popülist liderler toplumun bu zaafını ustaca kullanırlar. Fakat her zaman bu zaaflar geçici bir iktidarla sınırlı kalmaz, Hitler örneğinde olduğu gibi eğitimli Alman toplumunu Nazizim’le mobilize eder, arkasından büyük felaket ve fecaatler yaşanır.

(İdeal politikle Reel politik arsında Nebevi siyaset, Din ve Siyaset, 4 Mart 2024.)

(Siyaset üzerine, Hilal Televizyonu, Düşünce Gündemi Programı, Siyaset, 27 Mayıs 2007)

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.