Ali Bulaç: İslam’ın ve İslamcılığın Beş Şartı

19.02.2024

Ali Bulaç, dinvesiyaset.com’da “İslam’ın ve İslamcılığın Beş Şartı” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Yazıyı aşağıya alıntılıyoruz.

İslam dünyasının iç karartıcı durumuna rağmen karamsar olmak için haklı sebeplerimiz yok, sadece sorunun ağır olduğuna kanaat getirmekle yetinebiliriz: 

İslam’ın kelami/felsefi ve ahlaki sağlam referansları olduğu gibi sosyo-politik krizin çözümünde de başvuracağı referansları yerli yerinde duruyor. İlahi vahye itimadını kaybetmemiş her Müslüman, hayatının yol ve anlam haritasını belirlemeye çalışırken İslam’ı referans almayı ihmal etmez. Belki de diğerlerinden farkı İslamcıların bunu açıkça telaffuz etmeleridir. Bu anlamda hayatında, düşünce ve toplumsal davranışlarında Kur’an’ın ve Hz. Peygamber (s.a.)’in sahih sünnetini ve siyerini referans alan  Müslümana İslamcı denmesi referansla ilgilidir. 

19. Yüzyılın ikinci yarısından bu yana İslamcılık Kur’an’a, sahih sünnete ve meşru tarihin, ümmetin örfüne dayanarak, bireyin ve toplumun hayat biçimlerini -siyasetten hukuka, idareden ekonomiye, eğitimden devletler arası ilişkilere kadar- yeniden kurma çabası ve ideali olarak tarih sahnesine çıkmıştır. 

İslam başka bir şeye de mütehammil değildir. İslamcılık ölürse İslam da ölür. İslamcılığı salt siyasete (Siyasal İslam) veya dinbaz kişilerin ve grupların (parti, cemaat, tarikat, dernek vd.) din istismarına indirgemek İslamcılara değil, İslam’a haksızlıktır. İslam, Nübüvvetin yol göstericiliğinde Allah’ın muradını ve ahiret hayatını temel alan dünyevi bir dindir.

Sekülerlik ilahi olanın dışarı bırakılarak, başka bir deyişle her Müslüman için bağlayıcı iki kaynak Kur’an ve Sünnet referans alınmadan toplumsal hayatın düzenlenmesi ve her ne yaşanacaksa bunun şimdi ve hemen bu dünya hayatında yaşanması düşüncesidir. İslam da ilahi olanın yani Kur’an ve Sünnet’in referans alınarak toplumsal hayatın düzenlenmesi ve her ne yaşanacaksa bunun hem bu dünya hem ahiret hayatı göz önüne alınarak yaşanmasıdır.

Bana göre İslam’ın beş şartı olduğu gibi (kelime-i şehadet, namaz, oruç, zekat ve hac) İslamcılığın da beş şartı var. Bunlar da hangi dinden, inanç grubu veya felsefi kanaate sahip olursa olsun, hukuk temelinde başkalarıyla bir arada yaşama iradesini beyan eden her birey ve sosyoloji için özgürlük, ahlak, adalet, ihtiram ve hem bireye hem sivil gruplara sözleşme hakkının tanınmasıdır. 

Söz konusu beş ilkeyle neyi kastettiğimize kısaca bakalım:

Özgürlük

Özgürlük insanın serbest iradesini kullanarak kendi hayatında takip edeceği anlam ve yol haritasını çizme ve bu haritaya göre yapıp etme imkan ve gücüne sahip olmasıdır. İslam dininde en temel ilke “zorlama yasağı” (2/Bakara, 256) ise, özgürlük de sadece Müslümanlara değil; Hıristiyan’a, Yahudi’ye, ateiste, deiste-laike; kendini hangi din ve mezheple, inanç grubu veya felsefi doktrinle ifade ediyorsa tek tek şahıslara ve toplumsal gruplara tanınan ilahi bir kudret ve imkandır. “Düşmanlık sadece zulmedenlere”dir. (2/Bakara, 193.)

Şu veya bu din, inanç veya felsefi kanaatten dolayı kişilerin özgürlükleri kısıtlanamaz. Çünkü özgürlük yüce Allah’ın insanı yetkin varlık amacıyla sınavdan geçirmek üzere ona bahşettiği yetidir. Bu yeti son nefesine kadar insanın elinden alınmaz. İnsan 60-70 sene deist yaşar 65. senede hidayet bulabilir. O halde sosyo-politik düzenin amacı onu özgür ve yapabilir kılmaktan ibarettir. İnsan ancak özgür olduğu zaman varoluşunu gerçekleştirebilir, iyi veya kötü eylemlerinden sorumlu tutulabilir. 

Özgürlüğü elinden alınmış insan adil bir sınavdan geçemez, yüce Allah’a öteki tarafta diyeceği şey şu olur ancak: “Senin kulların beni özgür bırakmadı ki doğru dürüst düşüneyim de hidayeti seçeyim.” 

Özgürlük din seçme özgürlüğü olmak üzere, dinlerden de özgürlük ve dini bir baskı aracı olmaktan çıkarma yetisi olarak geniş bir alanı kapsar. Özgürlük haklardan önce gelir; kişi önce özgür seçimde bulunur, sonra seçimine göre yaşama haklarına sahip olur. Bu en temel ilke olarak Müslümanların savunması gereken bir değerdir. Bu çerçevede bir arada yaşamanın ahlaki ve hukuk temeli olan toplumsal sözleşmeye dayalı yapılacak anayasalar, yasalar ve alt mevzuatın tümü özgürlük ilkesine aykırı olamaz.

İslami muhtevasıyla özgürlük, liberal kapitalizmin serbestiyetiyetinden farklı ahlaki sorumluluktur. “Kötülüğü emreden nefs”in (Nes-i emmare: 12/Yusuf, 53) doyumsuz istek ve arzularının (heva ve heves) tatmini önündeki engellerin bertaraf edilmesi piyasa kapitalizminin ana hedefi iken, din, Allah’ın dışında kalan bilumum güç ve otoriteye, istek ve tutkulara, sufli zaaflara karşı insanı özgür kılmayı hedefler.

Kur’an bakış açısından özgürlüğün kısıtlandığı durum “fitne”dir ve fitne yani siyasi ve manevi (düşünce ve ifade etme özgürlüğünü kısıtlayan, meşru çerçevede muhalefet etmeyi yasaklayan siyasi ve militarist) baskı ortadan kalkıncaya kadar mücadele etmek dinin emridir (2/Bakara, 193. Bkz. Ali Bulaç, Kur’an Dersleri/ Tefsir, I, 414-437). Bugün monarşi, diktatörlükler veya otokrat yönetimler altındaki İslam ülkeleri mahiyetçe bir ama derece farkıyla bu tanıma göre Daru’l fitnedir.

Ahlak

İkinci ilkemiz ahlaki hayatın yüceltilmesini öngörür. Bu da “ma’ruf ve münker” olarak şu veya bu din müntesiplerinin, selim akıl ve temiz fıtrat (vicdan) sahiplerinin üzerinde mutabakata varacakları evrensel değerler mecmuasıdır. Ma’ruf bütün din müntesiplerinin, bütün selim akıl ve temiz fıtrat (vicdan) sahiplerinin hak, doğru, güzel, iyi ve yararlı bulduğu şeydir. 

Münker de aksine bütün din müntesiplerinin, bütün akıl ve temiz fıtrat (vicdan) sahiplerinin batıl, yanlış, çirkin, kötü ve zararlı bulduğu şeydir. 

Kur’an-ı Kerim ma’rufu emredip münkerden sakındırırken (3/Al-i İmran, 104, 110) ma’ruf ve münkerin ne olduğunu belirtmiyor. Neyin ortak iyi ve ortak çıkar (ma’ruf), neyin ortak kötü ve ortak zarar (münker) olduğunu insanlar şu üç ana kaynağa (Münzel Şeriat, selim akıl ve temiz fıtrat) müracaat ederek kendileri belirleyecektir. 

Değer ve normların tespitinde ve ta’yininde din, akıl ve vicdan bir devletteki kuvvetler ayrılığı ilkesine göre biri diğerini denetler. Her üç kuvvetin de menşei ilahidir, tabiatları ve mahiyetleri itibariyle seküler ve profan değildirler. 

Küresel çapta, bölgeler, ülkeler ve şehirler düzeyinde kamusal alanların tanziminde, ortak toplumsal sözleşmelerin şekillenmesinde ma’ruf ve münker ana referanstır. Ma’ruf ve münker, Müslüman olmayan insan gruplarına baskı yaparak Şeriat’ı uygulamak değildir; şeriat Müslümanlar için geçerli hükümler bütünüdür. Müslüman olmayan herkesle kurulacak ilişki Vahye, fıtrata ve akla aykırı olmayan değerlerdir. “Uygun olan” değil, “aykırı olmayan” değerler ve ilkeler!

Ahlaki hayat yanında kamu hukuku da ma’ruf ve münker üzerine inşa edilir. Farklı sosyolojilere sahip gruplar muarafe, müzakere ve muahede yapmak suretiyle bir araya gelirler; biri diğerini icbar etmek üzere değil, birbirlerine kendilerini anlatmak, anlamak ve tanımak (muarefe) üzere masaya otururlar. Sonra siyasi pazarlık amacıyla müzakerede bulunduklarında ve bir toplumsal sözleşme yahut hukuken anayasa metni (muahede) yapmaya karar verdiklerinde, temel alacakları şey ma’ruf ve münker’dir. 

Ma’ruf herkes için ortak iyi ve ortak çıkar, münker herkes için ortak kötü ve ortak zarar ise Anayasalar (muahede) ve yasalar bunun üzerinde inşa edilir. Muarefe, müzakere ve muahede süreçlerinde her din veya mezhep mensubu, her etnik grup veya her bir kimlik kendi sivil ve medeni hayatında özgür olmalıdır. Dolayısıyla sivil-medeni hayatta çok hukukluluk, kamusal alanın tanziminde tek hukuk geçerlidir. (Daha geniş bilgi için bkz. Ali Bulaç, Medine Sözleşmesi, 2. Bsm. Çıra y. İstanbul, s. 370-411.)

Hukuk ve adalet 

En büyük değer olan hukuk, hukukun maksadı adaletin tesis edilmesidir. Hukuk ve adalete su ve hava kadar muhtacız, her konfor ve ihtiyacın temininden vazgeçilebilir, hukuk ve adaletten vazgeçilemez. Adaletten kasıt hem “cezai (yargısal) adalet”, hem de gelir bölüşümünü ve kaynaklar ile statülerin, fırsatların dağılımını içeren “sosyal adalet”tir. 

Yazık ki reel durumda halkı Müslüman ülkelerin en az değer verdiği şey hukuk ve adalettir. İslam ülkelerinde nüfusun kahir ekseriyeti Müslümandır fakat ne İlahi Hukuk, ne pozitif hukuk Müslümanların umurunda değildir. İktidara gelen İslamcı gruplar da bir anda hak, hukuk ve adaleti unutmaktadırlar.

Müslümanların yaşadığı coğrafyanın yer altı ve yer üstü tabii, iktisadi kaynakları, dağları ve ovaları, nehirleri, gölleri ve denizleri, Müslümanların tümüne aittir. Mülk Allah’ındır, tek bir bölge halkı (veya kabile, aşiret ya da iktidar seçkini) ulus devletin egemenlik iddiası arkasına saklanarak diğer hak sahiplerini mahrum bırakmak suretiyle kaynakları temellük edemez. Bu temellükün  Kur’an ve Sünnet’te karşılığı yoktur. 

Kadısiyye savaşının (M. 636)  kazanılmasından sonra  Hz. Ali’nin de desteğiyle Hz. Ömer’in  verdiği son hüküm şuydu: “Bu topraklardan elde edilecek (fey) gelirde Yemen-San’a’daki çobanın da hakkı vardır.” Binaenaleyh, Müslüman dünyanın yer altı ve yer üstü kaynaklarında Afrika’daki yoksul siyahinin hakkı olduğu gibi Bangladeş’teki yoksulun ve Daru’l İslam’da yoksul ve muhtaç durumda olan gayrımüslimin (Miskin) de hakkı vardır.

İhtiram

Kur’an’ın genel hükümlerinden, Hz. Peygamber’in tatbikatı (sünnet ve siret) ile tarihteki güzel örneklerden hareketle; yerel, bölgesel ve küresel düzeyde akdedilecek bir sözleşmenin sosyo kültürel temeli ihtiram olur ancak. 

İhtiram üç tutumu içerir:

1-) Hangi din, mezhep, inanç veya felsefi öğretiye sahip olursa olsun, insanların kişiliklerine ve ailelerine saygının ahlaki norm olarak gösterilmesi. Özel hayatın, mahremiyetin korunması ise hukukun alanına girer (mahremiyete hürmet).

2-) Kişilerin ve içinde yaşamayı tercih ettikleri sivil grupların (cemaat, tarikat, STK, seküler birliktelik, vakıf, dernek vs.) sivil-medeni alanlarına müdahalenin yasaklanması (haram).

3-) Muahid yani toplumsal sözleşmenin tarafı, siyasi birliğin ortağı olarak grupların yasal ve anayasal hak ve özgürlüklerinin ihlal edilmesinin, kanun önünde eşitsiz muamele görmelerinin önüne geçilmesi (tahrim). 

Medeni-sivil sosyolojiler kamusal hayatın, siyasal birliğin ortaklarıdır.

Buna göre bir arada yaşama iradesini beyan etme cesaretini gösteren farklı sosyolojiler arasında özel-mahrem, sivil-medeni ve siyasi-kamusal alanda ihtiram ilkesi esas alınıp hukukun güvencesi altına alındığında, çatışmaları besleyen en önemli faktör bertaraf edilmiş olur.

Sözleşme 

Modern ulus devlet özünde totaliterdir. Totaliter vasfını  uysun uymasın herkesi bağlayacak yasa yapma, herkesi eğitme ve her ferd-i vahid insanı teritoryal anlayışla “vatandaş” olarak tanımlayarak sosyo-ekonomik hayat hakkında temel kararlar alma tekelini ele geçirmiş olmasından almaktadır. 

Devletin bu özelliğine karşı sözleşme en temel haklar kategorisine girer.

Başka bir mahiyete ve forma dönüşünceye kadar, mevcut durumda kamusal olanın insan ve toplum üzerindeki açık-kaba veya ince-rafine totaliter baskısına karşı: 

a. Farklı mezhep ve etnik topluluklardan oluşan etnik, bölgesel Müslüman gruplar, 

b. Farklı dini gruplar, 

c. Semavi olmayan kutsal gelenek müntesipleri, 

d. Farklı inanç veya felsefi öğreti mensupları seküler-laik gruplar arasında rızaya dayalı sözleşme yapma ideali barış içinde hukuka ve hakkaniyete uygun bir arada yaşamanın temelini teşkil eder. (Bkz Medine Sözleşmesi, 2. Bsm. Çıra y. İstanbul-2020, s. 482-498.)

Tabiatıyla farklı topluluklar arasında sözleşme yapmak yetmez, bir topluluğa mensup tek tek kişilerin veya birkaç kişinin icap ve kabul esasına göre kendi aralarında sözleşme yapma hakları teminat altına alınmadıkça modern totalitarizm önüne geçilemez. 

Kişileri sözleşmeye sevk edecek yegane amil inandığı değerlere göre yaşama ve çıkarını koruma arzusu ve talebidir. Başka sosyolojinin temel hak ve hukukuna tecavüz olmadığı müddetçe kamu otoritesi kişilerin ve grupların sözleşme haklarını kısıtlayamaz, bu hakkı ellerinden alamaz. Allah’la ahitleşmiş insanın, hemcinslerinden birileriyle ahitleşmesi ilahi iradenin eseri ve hikmetidir.

 

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.