Ali Bulaç: Klasik ve Modern Sorunlar

10.01.2024

Ali Bulaç, dinvesiyaset.com’da “Klasik ve Modern Sorunlar” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Yazıyı aşağıya alıntılıyoruz.

Müslüman dünyanın üç ana krizinden biri sosyo politik krizdir; diğer ikisi “ahlaki kriz” ve “felsefi/kelami kriz”dir. Sosyo politik krize, müslümanların “siyasi düşünce” alanında yaşadıkları temel birkaç sorun üzerinde durmakla işe başlayacağız.

“İslam siyasi düşüncesi”ni dört başlık altında toplayabileceğimizi düşünüyorum:

  • İdeal politik ve İslam’ın ideal politiği nedir?
  • Tarihsel tecrübe ve modellerimize nasıl bakabiliriz?
  • Reel politiğimiz ne durumda?
  • Bir gelecek perspektifi mümkün mü?

Ana başlıklara geçmeden önce belirtilmesi gereken önemli bir husus var. O da “İslam siyasi düşüncesi” terkibinin edebi bir ifade olduğunu hatırlatmaktır. İslam, Kur’an ve Sünnet’le sabit ilahi bir vahiy olduğundan, ilahi olanın siyasetle ilgili muradının ne olduğunu düşünce sahibi kimse tespit ve tayin edemez. “Düşünce” zihinle ilgili insana özgü bir etkinlik olduğundan, İslam’ın makbul kaynaklarından hareketle konuyla ilgili geliştirilen düşüncelerin tümü insana özgüdür.

İnsanın kapasitesi, potansiyelleri, bilgi birikimi, aldığı eğitim, içinde yaşadığı sosyo ekonomik, politik ortam vb. faktörler onun ilahi vahiyden anlama cehdini etkilemektedir. Bu da bizi birden fazla (çoğul) siyaset biçimlerine götürür ki, tarihte karakteristik özellikleriyle mezheplerin siyasetle ilişkileri bu şekilde olmuştur.

Bunda garipsenecek bir şey yoktur, birden fazla düşünme biçimi ve düşünce ekolu (mezhep) çoğulculuğun imkânıdır ve İslamiyet doğası gereği bunu meşru, hatta gerekli görür.

Altını çizeceğimiz ikinci husus, siyaset ve siyasi düşünce biçimlerinin dayandığı ilkeler tamamı “itikadi” umdeler olmayıp fıkha ait beşeri içtihatlardır. Bu da şu veya bu siyasetin ya da siyasi modelin mutlakiyetçiliğe kapalı olduğunu gösterir. Haricilik ve Şia’dan farklı olarak Sünni doktrin, siyaseti ve iktidar ilişkilerini düzenlenme biçimini “usulu’d-din”den değil “furu’ud din”den saydığından birden fazla siyasi görüş ve modeli beşeri içtihat alanına bırakmıştır. Bu da çoğulcu siyasetin teminatlarından biridir.

Siyasetin ve siyasi model arayışlarının beşeri içtihat alanına bırakılmış fıkhi bir konu olarak tanımlanması, Müslüman siyasi düşüncesi postmodern algıya haklılık kazandırmaz, temel iddia ve ideallerin kesin varlığını (kat’iyet) hükümsüz bırakmaz. Müslüman dünyanın meşru ve makbul siyaset biçimleri “değer”e dayandığından, değerlerin belirlenmesi ve gerçekleşmeleri için organizasyonların geliştirilip harekete geçirilmesi siyasi mücadele ve çabanın değişmez maksadıdır. 

Şu halde bizim “İslam siyasi düşüncesi”nden kastımız “Müslümanların siyasi düşüncesini/düşünce biçimlerini, modellerini” anlama çabasından ibarettir.

1- İdeal politik ve İslam’ın ideal politiği nedir?

Belki önce “siyaset” kelimesinin etimolojisinden başlamak lazım. Kelime Arapça ‘sa-se yesu-su’ dan gelir.  Müslim’de yer alan bir hadiste Peygamber Efendimiz (s.a.): “İsrailoğullarını peygamberler yönetirlerdi.” (Müslim, İmare, 9.) Efendimiz,  “yönetirdi” kelimesini ‘sa-se’ ile ifade etmiştir. ‘Tesu-suhu’l enbiyau’ yani peygamberler Beni İsrail’i siyaset ederlerdi.  Cümledeki “siyaset ederlerdi” demek “yönetirdiler” manasında kullanılmıştır. Siyaset “seyis” kelimesiyle yakından bağlantılıdır. Malum olduğu üzere, at terbiyecisine “seyis” denir. 

Seyisin bazı özellikleri var: Öncelikle seyisin at ve atlar konusunda bilgili, mesleği ile veya muhatabı ile ilgili etraflı  bilgi sahibi olması beklenir. Seyis hayvanı tanıyacaktır. Bilme ve tanıma yetmez, maharet ve deneyim sahibi olması da gerekir. İlk defa bir atı terbiye etmeye kalkışanın çeşitli zorluklarla karşılaşması mukadderdir. İyi bir seyis maharet ve deneyim sahibi kimsedir.  Seyisin diğer önemli özelliği sabırlı ve tahammülkâr olmasıdır. At ona itaat etmiyor diye hemen seyisliği bırakamaz. Son bir özelliği de, terbiye yöntemi ve üslubunda estetik davranmasıdır. Terbiyede estetik -hadislerden hareket etmek icap ederse- “muhsin yani ihsan sahibi olması” şeklinde ifade edilir.  Cibril hadisinde sıralama imanİslam ve ihsan olarak yapılmıştır (Müslim, İman, 1.).

Yukarıda zikrettiğimiz hadisteki “siyaset ederlerdi” ile genel kültürümüzde siyaset eğer seyisten geliyorsa bu, “toplumu hayvan-at yerine koymak anlamına gelir” şeklindeki algıyı ve anlayışının birbirleriyle ilgili görünse de, neticede farklı olduklarına da işaret eder. Hadis bize gösteriyor ki, toplum at gibi terbiye edilecek değil, aksine toplumu yönetmede genel geçer bilgi, maharet, sabır ve estetikle yönetilecek demektir. Analojide benzeyen attır, benzetilen, dolayısıyla referans alınan toplumdur. Eğer İslam’da bir eğitim ve öğretimden söz edilecekse, bu bütün beşeri hayatı içine almak üzere temeli terbiye, edeb ve irfan üzerine oturtulur. Bu özellikleri siyasi faaliyetlere uyguladığımız zaman, iyi bir siyasetçi demek bilgili, maharetli ve deneyimli, aynı zamanda sabırlı, tahammülkâr ve estetik yanları olan kimse demektir. 

Tarihte siyasetin aktörlerce yürütülmesi beşeri adettendir; kaziye-i muhkeme şudur ki siyaset aktörsüz olamaz. Tarihsel deneyimlerden ve modellerden anladığımıza göre, siyasetin aktörü ya bir kişi veya bir zümredir. Zümre modelinde kendi içinde mahiyet iradesiyle bütünleşmiş küçük bir grup, aile veya hanedan söz konusudur; bu modelde inisiyatif aile veya hanedanın kontrolündedir. Sonraki çağlarda özellikle modern zamanlarda aktörler parti ve örgüt olarak gelişmiştir. Ya da siyaset bir sınıfın çıkarları ve amaçları doğrultusunda yürütülmektedir, bu modelde siyaset bir sınıfın iktidarını temsil eder. Kapitalist ve komünist siyaset biçimleri –en azından teorik varsayıma göre- burjuva veya proletarya sınıfının çıkar ve amaçlarına göre şekillenir. Batılı demokrasilerde partilerin teşekkül etmesi bir partinin bir sınıfı iktidara taşıması anlamına gelir. “Parti” nihayetin “parça” demek, şu veya bu parça kendini iktidara taşımak ister. Bu da demokratik mücadelenin mantığını ima eder.

Sait Halim Paşa, Batılı demokrasilerin sınıfa (toplumsal parça) dayandıklarını söyleyip “sınıf temeline dayalı demokrasi” ile “sosyo-kültürel kimliklere dayalı siyaset”in birbirinden ayrı olduğunu söylüyordu. Paşa’nın sosyo ekonomik merkezli sınıf ile sosyo-kültürel merkezli kimlik arasında yaptığı ayrım anlamlı olmakla beraber, ben asıl farkın kimlik siyasetinde değil, “değer merkezli siyaset”te yattığını düşünüyorum. Bizim tarihsel tecrübemiz yer yer Sait Halim Paşa’yı doğrular nitelikte örneklerle doludur. Bazı kimlikler, mesela meşru amacından sapmış mezhepler kendilerini iktidar kılmak üzere gayrimeşru mücadeleler vermişlerdir. Söz konusu kimlik mücadelesi “kimlik” olması hasebiyle meşru olmaz, nice kimlik var ki, ele geçirdiği iktidarı başka kimlikler aleyhinde kullanır. Mezhebe veya bir etnik kimliğe dayalı demokratik mücadele de makbul (ideal) değildir; nice etnik grup var ki sahip olduğu iktidarı başka etnik grupların aleyhinde kullanmıştır, bugün de kullanmaya devam etmektedir.

Dinin de, formüle edilmiş bir kimlik olarak, siyasi mücadelede kullanılması benzer olumsuz sonuçlara yol açabilir. Din özü itibariyle değerdir, dinin siyasette araç olarak kullanılması (su-i isti’mal) değerden arındırılması anlamına gelir ki, şu veya bu din mensuplarının başkalarının aleyhinde iktidar olması, “dinin millileştirilmesi, zümreleştirilmesi, cemaatleştirilmesi, bölgeleştirilmesi, mezhepleştirilmesi vs.” kısaca grup asabiyeti yönünde istihdam (istismar) edilmesiyle sonuçlanır. 

Siyasete ilişkin değer herkes için “ortak iyi ve ortak çıkar”ın sağlanması şeklinde ifade edilebilir. Verili dünyamızda müslüman siyasi düşüncesi henüz grup asabiyetini aşabilmiş değildir.

Batıda zaman içinde artık tek bir sınıfın salt çıkarını gözeten partiler veya demokratik rejimler nispeten aşıldı, yabancı düşmanı ırkçı partiler kimliği siyasetin merkezine yerleştirmeye başladılar. Daha genel çerçevede programları öne çıkaran partiler ortaya çıktı, söylem düzeyinde siyasetin aktörünün kişi, zümre, hanedan veya sınıf olmayıp toplum (halk-millet) olduğu iddia edilir oldu. 

“Toplum” derken sıkça kullandığımız bu kavrama ihtiyatlı yaklaşmada zaruret var. “Toplum” modern bir kavramdır, pek yakın sayılan zamanda, 19. yüzyılda literatürde kendine yer bulabilmiştir, yaygın kubüle rağmen çok da meşru sayılmaz aslında. “Toplum” onu var eden sosyal felsefi zeminde  farklı zümreleri, cemaatleri, grupları kendi içinde toplayan, eriten bir sosyal kazan misali iş görür. O kadar benzeştirici düşünülmüştür ki, fizik yasalarının toplum inşaında kullanılabileceğini düşünen St. Simon “sosyal fizik” kavramını sosyoloji için uygun görüyordu. Komünist veya faşist pratiklerden hareket ettiğimizde, karşılaştığımız dramatik olgu tamı tamına budur. Liberal model de amaçlarını açığa vurmadan aynı benzeştirici, eritici hedefe yönelir. Aslında bidayetinde yükselmekte olan yeni sınıf, fizik ve biyolojinin yasalarını sosyolojiye ve psikolojiye uygulamak suretiyle, beşeri topluluk hayatını ve ferd-i vahid olan insanı denetleyip hızla gelişmekte olan yeni ekonomik gelişmenin, kapitalist sürece katmayı amaçlıyorlardı. 

Toplum bir tasarımdı, birey de yeni dönemin projesiydi. Bu yönüyle batıdan başlayarak bütün dünya toplumsallaşmış, toplum biçimlerine dönüşmüş durumdadır. Siyasetin içinde cereyan ettiği toplum olgusu bizim beşeri durumumuzun reel politiğine işaret eder. 

Buna rağmen bugün kendimize özgü anlam muhtevası vererek “toplum” veya “sosyoloji” kelimelerini kullanıyoruz. Söz gelimi ben Medine Sözleşmesi çerçevesinde sosyolojiden kastım belli bir toprak parçası üzerinde yaşayan her bir toplumsal grup, hukuk topluluğudur. Benim kavramsallaştırmama göre mevcut sosyolojiyi belirleyen genel-totaliter kazan değil, her bir beşeri topluluğun kendine özgü inanma, düşünme ve yaşama biçimidir. Bu sosyoloji/topluluk kendine ait ihtirama layık özel ve sivil/medeni alana sahip olup, bir aktör olarak kamusal/siyasi müzakere ve muahedeye katılır.

Ancak ideal politiği değer merkezli referans aldığımızda, gruplaşma farklı kademeler-biçimler arzeder. En temelde insan boy gösterir. Şahsiyet/kişilik sahibi insan Allah karşısında ferd-i vahid olarak sorumludur ve ilahi mesajın muhatabıdır. “Ferd-i vahid insan”dan bireyi kastetmek hayli yanıltıcıdır. Birey “Ne Tanrı, ne efendi” diyerek sahneye girmiştir. Ferd-i vahid kendi başına insandır, gerçek şahsiyettir. Ayette şöyle ifade edilir:

“Andolsun, sizi ilk defa yarattığımız gibi (bugün de) ‘teker teker, yapayalnız ve yalın (bir tarzda)’ bize geldiniz ve size lutfettiklerimizi arkanızda bıraktınız. İçinizden, gerçekten ortaklar olduklarını sandığınız şefaatçilerinizi şimdi yanınızda görmüyoruz. Andolsun, aranızdaki (bağlar) parçalanıp-koparılmıştır ve haklarında zanlar besledikleriniz sizlerden uzaklaşmıştır.” (6/En’am, 94.)

Ayette bizim “teker teker, yapayalnız ve yalın” diye tercüme ettiğimiz kelime “füreda” olarak geçer. İşte bu ferd-i vahid olan insan, yaşadığı sosyal hayatta hangi ve kimlerle bağlantı içinde yaşamışsa, hangi networkler içinde yer almışsa bugün onlardan kopmuş, bağları paramparça olmuştur. Kur’an’ın ferd-i vahidi insan ile liberal kapitalizmle ortaya çıkan birey farklıdır. Liberal kapitalizmin bireyi Allah’a kulluğu reddeder, İslam’ın ideal profili herkese karşı bağımsız ve özgür ama Allah’a kuldur.

Fert bir ailede gözünü açar, 10 ve 10 kişiden fazla grubu olur (aşiret). Aşiret aynı zamanda beşeri sosyalleşmenin sürdüğü işret-maişet zeminidir. Aşirette kan ve akrabalık bağı esastır ama bunu yakın ve uzak akrabalara kadar teşmil etmek mümkün; çünkü Allah’ın koparılmasını istemediği bağlar (Sıla-i rahim ve akribâ) uzak akraba ve yakınları da içine alır (4/Nisa, 1; 8/Enfal, 7). Birden fazla aşireti içine alan yapıya kabile denir. Kabile’de yine kan ve akrabalık bağı var ama kabile formunda bu bağ artık giderek önemsizleşmiş, yerini bir tür mahiyet iradesine bırakmıştır. Birden fazla kabile kavim çatısı altında toplanır. Birden fazla kavmi de şa’b/halk içine alır. Şa’b formunda ortak paydalar kan ve akrabalık değil, coğrafi bölge veya üzerinde birlikte yaşanılan toprak parçasıdır (yurt/ülke). Araplar bugün bu kavramı doğru olarak kullanmaktadırlar. Sayılan sosyal formlar arasındaki meşru ve her biri için yararlı ilişki, “karşılıklı anlama ve tanıma” süreci demek olan “muarefe”dir. (49/Hucurat, 13.) “Muarefe” müşareke kalıbında geldiğinden, farklı din, mezhep, etnik ve başka sosyal gruplar arasında interaktif ilişki, karşılıklı diyalog, tanıma ve anlama süreci, müzakereye hazırlık ve ortak iyi ve ortak çıkar arayışını ifade eder. Müşarekede ne tek taraflı tahakküm ve empoze, ne monolog söz konusudur. “Ben konuşacağım, sen susup dinleyeceksin” yok, bu tebliğ değildir, karşılıklı konuşmadır (muhavere/mükaleme). Müslüman tevhidin hakikatine ve irfanına güvenir; muarefe ile irfanını ve ma’rufu açığa çıkarıp yayar. Daha ötesine gitmez, hidayet Allah’tandır.

Şa’b ve şa’blar içinde bölge ile sınırlı olmak üzere siyasi birlik manasında “ümmet” olur, genel ve küresel manada ümmet ise inanç birliğinden teşekkül eder. Küçük ölçekli ümmette ortak payda “ortak iyi ve ortak çıkar olan (ma’ruf)’un kabulü ve ortak kötü ve ortak zarar olan (münker)in reddi” temel alınır. Medine Sözleşmesi’nin 2. maddesi bunu düzenler. Küçük-dar manadaki “ümmet”te farklı din, mezhep ve etnik gruplar siyasi birliğin ortakları olarak yer alırlar; bu özellikleriyle “diğer insanlardan ayrılırlar.”. Bu modelde siyasetin aktörü “ümmet”in kendisidir. 

Ümmet hem toplayan anne, hem liderlik yapan imamdır. Buna göre siyaseti şekillendiren, inisiyatifi elinde tutan; kurumları, kuruluşları, prosedürleri, süreçleri belirleyen kişi, zümre, hanedan veya sınıf değil, ümmetin kendisidir. Allah’ın iradesi bir kişide, bir imamda, bir cemaatte, bir zümrede, bir partide veya bir sınıfta değil, ümmette tecelli eder. Ümmetin örfü icmadır. Eğer ümmet bir şey üzerinde ittifak etmişse o örftür. Örf tanımı ve tabiatı gereği dine, akla ve vicdana aykırı olamaz. Bu fakihlerin icma’ından farklı bir mutabakat formudur. Örf aynı zamanda masumiyeti ifade eder. Burada Sünni doktrin sahipleri, Şiilerin masum imamına karşı olarak ümmetin masumiyetini ortaya çıkarmışlardır. Hatta “Benim ümmetim yanlış üzerine ittifak etmez.” (İbn Mace, Fiten, 8.) diye hadis de rivayet edilmiştir. 

Modern zamanlarda siyaset bilimcilerinin önünde önemli bir konu vardır:  Küresel homojen bir organizasyona doğru mu gidiyoruz? Bölgesel entegrasyonlar ortaya çıktı. Bunların alt birimlerinde ulus devletler var. Fakat homojen bir devlete doğru giderken mevcut siyasi yapılar nasıl bir dönüşüm geçirme mecburiyetiyle karşı karşıya kalacak? Acaba asıl olan devlet mi, siyaset mi, yoksa başka bir kavram mı? 

İslam’ın ilk dönemlerinde anahtar terimler “emir, halife ve imam” olarak teşekkül etti. Bu konuda bazı hadisler rivayet edilmiş olsa dahi, Peygamberimiz (s.a.) “Benden sonra halife gelecek” diye bir beyanda bulunmadı. Ne imam vasiyet etti, ne “Halife Kureyş’tendir” buyurdu. Kur’an-ı Kerim, yönetim işini Müslümanlar kendi aralarında şura ile müzakere ederek çözerler diye genel bir çerçeve vermekle yetinmiştir. Onun dünyadan irtihalinden sonra sahabeler yani o gün ki ilk nesil Müslümanlar mümkün olan prosedürü takip ederek şura ile “halife” diye birini seçip başlarına emir olarak geçirmişlerdir. Kur’an-ı Kerim’in ve Peygamber efendimizin vurguladığı anahtar terim “emir” veya “emirlik”tir (imare). Bir hadiste şöyle buyrulur: “ Üç kimse yolculuğa çıktığında aralarında birini emir seçsinler.” (Ebu Davud, Cihad, 80.) Demek ki asıl olan emirliktir. Yani biri işi yürütmeyi üzerine alır. Emir, sadece emreden değil, işi yürüten kişidir de. Yola çıkıldığında önceden belirlenmiş, şekillenmiş bir “iş” yok, yolda iş ortaya çıkacak, çıktığında üç kişi aralarında danışacak, tartışacak ve karar verdiklerinde işi bir kişi iyi bir iş bölümü sistemini geliştirerek yürütecektir. O kişi tek başına karar veremez, verilmiş kararları uygular.

Şiiler, Efendimiz’in Hz Ali’ye vasiyet ettiğini, Sünniler de Hz. Peygamber’in bu yönde herhangi bir beyanda bulunmadığını söylerler. Benim şahsi görüşüme göre burada hem Şiiler hem Sünniler yanlış yapıyor. Çünkü yukarıda işaret edildiği üzere Kur’an-ı Kerim aslında ‘ve emruhum beynehum şura (Onların işleri kendi aralarında şura iledir)’ (42/Şura, 38) diyor. Buradaki “emir” terimi yönetime işaret eder.  Yani onlar (müslümanlar-yönetilenler, siyaseten organize olacak olanlar) kimi, nasıl, ne zaman, hangi şartlarda  ve hangi durumlarda başa getirecekler, bunu kendi aralarında müşavere ve müzakere ederek belirleyeceklerdir.

Burada ki şura’dan kastım bildiğimiz tarihte ve bugün uygulanmakta olan şura veya Batılı formunda demokrasi değildir, karar sürçleri ve karar mekanizmaları üzerinde sosyolojileri olan grupların etkili olmasıdır. Eğer karar alınacaksa bu karar süreçleri ve karar mekanizmaları üzerinde bir ülkede, bir coğrafi bölgede ne kadar sosyoloji varsa o sosyolojik gruplar etkili olmak durumundadırlar. Şura’nın Kur’ani sahih temeli budur. Dolayısıyla siyaseti-yönetimi kişi, aile-hanedan, aşiret, kabile, kast, zümre, sınıf, parti veya bir örgüt belirleyemez. Bunu belirleyecek, şura sürecini işletecek olan “toplum”un kendisidir. Şura’nın karar mekanizmalarının ve karar süreçlerinin katılımcıları sosyolojik gruplardır. Gruplar “muharip” değil de “muahid” ise dinlerine, mezheplerine ve etnik gruplarına bakılmaz; tümü barışçıl aktörler olarak siyasi birliğin teşekkülüne katılır.

Bir coğrafi bölgede çok sayıda insan topluluğu yaşar. Bunlar Müslüman, Yahudi, Hıristiyan, Budist, ateist; Sünni, Şii, Alevi, Selefi olur vs. Eğer bir sosyoloji teşkil ediyorlarsa, onlara karşı alınacak tutum bellidir.  Bir; ya Hegel’in dediği gibi asimile edeceksin. Çünkü o bir “öteki”dir, onu kendine benzetecek, egemenliğin altına alacaksın. Ya onu etnik arındırmaya tabi tutacaksın (Ya sev ya terket!). Bunu da yapamıyorsan soykırıma tabi tutacaksın. Bunun da bariz örneği Nazilerin II. Dünya savaşı sırasında Yahudilere ve diğerlerine uyguladığı soykırımdır.

Batıdaki asimilasyonun karşılığı modernleştirme (modernizasyon), İslam dünyasında Batının derin etkisinde bazıları asimilasyonun bizdeki karşılığının “Müslümanlaştırma” olduğunu düşünürler. Bunu imparatorluklar döneminde yapmadı Müslümanlar. Bu bizim artımızdır. Ne Emeviler yaptı, ne  Abbasiler, ne Safeviler, ne Osmanlar, ne Endülüs Müslümanları! Emeviler, daha ters bir gerekçeyle Gayrimüslimlerin Müslüman olmasını yasakladılar; ta Ömer bin Abdulaziz halife oluncaya kadar. Sebebi de zımmîlerin devlete verdiği cizyenin Müslümanların verdiği zekat veya öşürden daha fazla olması. Yani bütçeye zarar gelmesin diye Müslümanlaşmayı yasakladılar. Ömer bin Abdulaziz “Allah, peygamberini vergi tahsilatçısı olarak göndermedi” deyip bu yasağı kaldırdı. “Dinde zorlama yoktur” (2/Bakara, 256) prensibi zorla Müslümanlaştırmayı yasaklar. Kişi ve gruplar kendi beyanları üzeredir, öyle muamele görürler. Demek ki bir sosyoloji varsa o sosyolojiyi tanımak lazım. Resulullah’ın ve ondan sonraki ilk nesil Müslümanların tatbikatı bu yönde oldu. Bir sosyoloji bir inanç topluluğudur. Bu sosyoloji kendini bir şekilde ifade etmek ister, hem sözel ve görsel hem kamusal. Müslüman olarak bizim bir başkasına isim verme, onu tanımlama yetkimiz yok. Onu kendi beyanıyla kabul eder, tanırız. Sufilerin “insan ne ise, odur” özdeyişini beşeri topluluklar için uygulayabiliriz: Topluluk ne ise, o’dur!

Bu çerçevede önümüze birtakım anahtar terimler çıkmaktadır:

a) Emir, halife ve imam;

b) Siyaset, iktidar ve güç temerküzünün aygıtı olan devlet.

 

…devam edeceğiz.

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.