Ali Bulaç: Siyasette “Hayr ve Şer“rin Ölçüsü

13.03.2024

Ali Bulaç, alibulac.net’te “Siyasette “Hayr ve Şer“rin Ölçüsü” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Yazıyı aşağıya alıntılıyoruz.

Tarihsel İslam’ın bize miras bıraktığı bazı olumsuzlukların dışına çıkıp, siyaset ve iktidar konularında nasıl doğru bir tutum takınılması gerektiği meselesi hala müphemliğini korumaya devam etmektedir. Yerine ve mahiyetine göre takınılacak tutumlar farklı olabilir ama şu veya bu tutumu belirlerken, bunun belli bir siyaset tasavvurunu yansıtması, bazı temel ilkelere dayanması gerekir. Bu konuda Kur’an-ı Kerim, doğru siyaset arayışı içinde olanlara yol gösterici hükümler, öğütler ihtiva etmektedir:

Konuyla ilgili hüküm ihteva eden ayetlerden biri şudur:

Getirdikleriyle sevinen ve yapmadıkları şeyler nedeniyle övülmekten hoşlananları (kazançlı) sayma; onları azaptan kurtulmuş olarak sayma. Onlar için acı bir azap vardır.“ (3/Al-i İmran,188)

Hadis kaynaklarında yer alan rivayete göre (Buhari, Tefsir, 3; Müslim, Sıfatü’l-münafikin, 7) Hz. Peygamber (s.a.) Bazı Yahudi din bilginlerine bir şey sormuş, onlar da yalan yanlış bilgiler vererek gerçeği gizlemişlerdir. Sonra da bir yandan Hz. Peygamber’den takdir beklerken diğer yandan hilaf-ı hakikat bilgiler verdikleri için sevinmişlerdir. Başka rivayete göre, münafıklar hem savaşa katılmadıkları için sevinmişlerdir hem de savaşa katılmış kahramanlar gibi övülmek istemişlerdir.

Ayetin nüzul sebebi şu veya bu olsun, her iki durumda dikkatimizi belli bir kişilik profiline çevirdiği anlaşılıyor. Söz konusu profildeki insanlar sarfettikleri sözlerin veya yaptıkları şeylerin doğru ve yerinde olmadığını bildikleri halde yaptıklarıyla seviniyorlar, bununla da yetinmeyip doğru ve önemli şeyler yapıyorlarmış gibi övgü bekliyorlar. Zamanımızdaki siyasilerin söylemleri tam da budur “Tercümanü’l Kur’an“ ünvanını alan İbn Abbas’a göre, ayet her ne kadar Yahudi din bilginleri veya münafıklara atıfta bulunuyorsa da, benzer durumda olan nice Müslüman din bilgini, yönetici veya sıradan şahıs bu kapsamdadır.

El Kurazi, Yahudi din bilginlerinin, hükumdarlar nezdinde belli bir itibar ve konum kazanma peşinde oldukarını söyler. Hz. Musa’ya karşı onun iddilarını boşa çıkarmak üzere öne sürülen büyücüler, Firavun’a, karşılaşmada galip gelecek olurlarsa kendilerine bir kazanç olup olmadığını sorduklarında, Firavun, galip geldikleri takdirde “yakınlardan (Mukarrabiyn) sayılacaklarını yani sosyo politik sisteme dahil olacaklarını“ vaadinde bulunur (7/A’raf, 113-114).

Tarih boyunca din adamlarını, bilginleri, aydınları hakikati gizlemeye (Ketmü’l hak ve’l hakika) sevkeden amil, iktidar sahipleri nezdindeki beklentileridir. Güç ve servetin temerküz ettiği iktidar daima kuvvetli cazibe olmuştur. Makam, itibar, kariyer, şöhret veya maddi menfaat peşinde olan bilginler (ulema ve aydınlar), yöneticilerin karar ve icraatlarını ilahi hükümler ve halkın maslahatı gibi temel kıstasları alarak kritik edeceklerine, onların hoşlarına giden fikirler beyan eder, söylediklerinde hikmetler arayıp ulmaya çalışır, sorulunca onların egolarını okşayan görüşler serdederler; böylece yöneticilerin daha çok yanlış yapmalarına yardım etmiş olurlar. İçine iktidar ateşi düşmüş siyasetçinin veya ahlaki norm ve hukuki kural tanımayan muktedir yöneticinin yüzüne hak sözü söylemek ahlaki eylemlerin gerçekleşmesinde birinci derecede rol oynayan şecaate (cesaret) sahibi olmayı gerektirir. Bu da her alim veya aydında olmaz.

Kurazi’nin görüşünden hareket etmek gerekirse bu ayet, sadece bireysel anlamda belli kişilik profillerine değil, bunun yanında siyasi iktidarların temel iki zaafına da işaret eder: Bu zaaflardan biri yöneticilerin icraatları dolayısıyla gurur duymalarıdır. Kendilerinden ve yaptıklarından emin olmak istediklerinden her durumda takdir ve destek bekliyorlar.  Diğeri yanlış yaptıkları, hukukun dışına çıktıkları zaman eleştiri ve muhalefetten hoşlanmıyorlar.

Çizgi dışına çıkmış yöneticilerin  takdir beklemesi veya eleştiriden hoşlanmaması onlar için yetmez, birileninin sosyal ve psikolojik desteklerine ihtiyaçları var, çünkü başka şekilde kirlenmiş ruhlarını bir türlü terketmeyen meşruiyet krizinin verdiği rahatsızlıktan kurtulamazlarr. Peki, Hak’kın muradına ve halkın maslahatına göre hareket etmeyen siyasiler, en çok kimlerden övgü beklerler?

Tabii ki bilginlerden, aydınlardan, kanaat önderlerinden. Eskidan bu zümre içinde kahinler, büyücüler, şamanlar, rahipler yer alırdı; şimdi bunların yerini din adamları, ilahiyatçılar, aydınlar, akademisyenler, medya mensupları, kanaat önderleri vs. ler almaktadır.

Yöneticilerin halktan bekledikleri itaattir, sözünü ettiğimiz zümre eğer bekledikleri övgüyü yapmaktan imtina ediyorlarsa, yönetici meşruiyet krizine düşer. Halkı aldatmak, etkilemek kolaydır, demokrasilerden yararlanan popülist siyasetçilerin ve milliyetçi doktrinlerin işi halkı manipüle etmektir. Ama bilen kimseleri ikna etmek o kadar kolay değildir. Bu açıdan alimlerin, fikir adamı ve kanaat önderlerinin yöneticiler karşısındaki tutumları son derece önemlidir. Bu zümre içinde yer alanlar, Hakkı söylediklerinde birçok nimet ve imkandan mahhrum bırakılırlar, bununla da kalmazlar muktedirin gazabına maruz kalırlar. İşin ucunda yaftalanma (hain, terörist vs.), hapis veya ölüm vardır.

Mısır Sultanı çok sevdiği İbn Teymiye’ye, yürüttüğü muhalefetten, fikirliğini çekinmeden dile getirmesinden dolayı üç seçenek sunar:

-Şeyh, ya susacaksın ya sürgüne gideceksin veya hapse gireceksin.

İbn Teymiye, tereddütsüz “Hapse girerim“ der ve 28 ay hapis yatar. Hapisteyken telif ettiği kitapları ısınmak için kendisine verilen kömürleri sivrilterek yazar.

Paradoksal gibi görünse de meşru çerçevede söz söyleyen kişi aslında muktedirin yararına iş yapmış olur. Zira muktedir uyarılmadığı, yapıp ettikleri dolayısıyla eleştirilmediği takdirde, her ne yaparsa yapsın, yaptıklarının doğru olduğuna inandığından, her bir hata ve yanlış onu uluhiyete ortak olmaya (şirke) sevkeder. Eleştiri ve düzgün muhalefet, siyasetçiyi ve yöneticiyi önce zulme devam etmekten, arkasında uluhiyete kalkışmaktan kurtarır. Aklı başında muktedirin kendisini uyaran alime teşekkür etmesi lazım.

Doyumsuz nefs kişiliği bir ateş çemberi içine hapseder, iktidar hırsı, hükmetme arzusu en yüksek düzeyde siyasetçide ortaya çıktığından bu çemberin içine düşmüş kişiyi kurtarmak kolay değildir; içine hükmetme ateşi düşümüş siyasetçi veya yönetici devenin yerikçe ağzı kanayan hariseye bağımlı olması gibi iktidara ve siyasete bağımlı hale gelir. Deveyi ölüme götüren “harise otu“ siyasette hırstır; hırs insanı manen öldürür. Nice siyasetçi var ki, iki üç dönem vekil oldukları halde bir kere daha ve bir daha vekil olmak için olmadık yollara başvururlar. Bunlar kötülüğü emreden nefsin (Nefs-i emmare) zebunu olmuş kimselerdir:

“ “Gerçekten nefis, -Rabbimin kendisini esirgediği dışında- var gücüyle kötülüğü emredendir.“ (12/Yusuf, 53.)

Dinin ebedi ve kurtarıcı hükümlerini açıklamak, insanları doğruya yöneltmek ve elbette halkın hayatının üzerindeki derin etkileri dolayısıyla yöneticilere karşı eleştirel bir pozisyonda olmak, birinci derecede ulemaya ait bir görev olmakla beraber –geleneksel toplumda böyleydi- ; çağımızda “aydınlar, entelektüeller, medya mensupları, bilim adamları, akademisyenler ve kanaat önderleri“nin de benzer bir sorumluluğu vardır. Özellikle söz konusu kişiler, iktidarla ilişkilerini tayin ve tespit ettiklerinde, iktidarı kullananların hangi kriterlere göre politikalar takip ettikleri ve icraatlarının ne kadarının Hukuk’a ve ahlaki erdemlere uygun, ne kadarının halkın yararına matuf olduğu hususunu temel almak durumundadırlar.

İktidarın belli bir zümreye veya kendilerinden olan gruplara hizmet etmesi, o iktidarı adil  yapmaya yetmez. Eğer aydınlar ve kanaat önderleri, sivil toplum kuruluşları, dernekler, vakıflar sadece kendilerine ikbal hazırlıyor diye, gelir eşitsizliklerine, yapısal haksızlıklara, başka din-meznep veya görüş mensuplarının veya muhalefette kalan grupların uğradığı mağduriyetlere seslerini çıkarmıyorlarsa, Yahudi din bilginleri gibi, hakikati gizlemekte, adaletsiz bir iktidarı halkın gözünde meşrulaştırmaktadırlar ki, bunun anlamı iktidarın günah ve suçuna kendileri de ortak oluyorlar demektir.

Ey muktedir

Sana susmam zulmüne iştirakimdir

Madem beni şerik kıldın

Şu halde kesedeki altınları arttır.

Bu kervana sadece yolun başında katılanlar değil, sonradan zaafını yenemeyenler de kudret ehline (siyaseti iktidar için iktidarktidar yapanlara) katılır. İktidar öylesine cezbedici kuvvete sahip ki, bir zamanlar iktidara kelami, fıkhi ve ideolojik haklı sebeplerle mesafeli olan nice şahıs ve topluluk, merkezden işaret alınca bütün iddialarından, davalarından vazgeçip kendilerince kamp değişikliğini meşrulaştıracak gayr-ı sahih argümanlar üreterek iktidarın yanında yer alabiliyor.

Bu dün böyleydi, bugün de böyledir. Ama dün de yanlıştı, bugün de yanlıştır.

İktidardakiler her icraatlarının takdir toplamasını, yaptıklarının pohpohlanmasını, işledikleri cürümlerin örtbas edilmesini isterler. İktidar kışkırtır, birinin veya bir zümrenin elinde temerküz eden güç bozar. Bu yüzden iktidardakiler eleştiriden, muhalefetten hoşlanmaz.

Hata ve yanlışlıklarından dolayı  bir iktidarı alimler, aydınlar, kanaat önderleri (olup biteni görüp bilenler)  uyarmıyorsa, Yahudi din bilginleri gibi “kitabın bir kısmını gizliyorlar (2/Bakara, 85)“, “Bildikleri halde gerçeği örtbas ediyorlar“ (2/Bakara, 143) demektir.  Alimlerin görevi, Kitab’ın açık hükümlerinin eksiksiz tatbikatını istemek, bu yönde çağrılar yapmaktır. Özgürlüklerin, adaletin, ahlaki hayatın tesisini sağlamak, sınıflar arasındaki çelişkiyi gidermek, Beytü’l mal’ı/hazineyi emanet bilmek, ortalama insan gibi yaşamak  Kitab’ın ana hükümlerindendir. Bilenler bu hükümleri hatırlatıp gerekli uyarılarda bulunmayıp iktidarlarla iş tutuyorlarsa, bunlar “Kitab’ın bir bölümünü az bir değer karşılığında satanlardır“ (2/Bakara, 174-175.)

Batılı demokrsilerde en önemli değerin ifade özgürlüğü olması sadece felsefi düşüncelerin önündeki engellerin kaldırılması amacına matuf değldir, bunun yanında hükümet edenlerin yani kamu otoritesinin hata ve yanlışlıklarının, kasıtlı icraatlarının kamuoyu nezdinde deşifre edilmesini güvence altına almayı sağlar. Aylardır Gazze’de vahşi katliam yapan Netanyahu hükümetini İsrail medyası serbestçe, hem de son derece ağır ifadelerle eleştirebiliyor, bir gazete “Gazze’de İsrail’in işlediği soykırım değilse, soykırım nedir?“ diye sorabiliyor. İslam ülkelerinin hiçbirinde kendi hükümetini bu düzeyde eleştirmek mümkün değil, bu eleştiriyi yapan ertesi gün hapsi boylar!

Esasında kendi ahlaki kişiliğine güvenen iyi niyetli yöneticiler eleştiriden, kanuni muhalefetten korkmz, aksine teşvik eder. Çünkü hatasını görüp düzelten yönetici, iktidardaki varlığını rızaya dayalı olarak devam ettirme imkanına sahip olur.

Hz. Ömer, tam da bu konuya vurgu yaparak yöneten yönetilen ilişkisini “hayr“ kavramıyla ifade etmiştir: “Bizi eleştirmiyorsanız sizde hayır yoktur, bizi eleştiriyor da biz buna mani oluyorsak bizde hayır yoktur.“

Adil Halife, yöneten yönetilen ilişkisini “hayr“ kavramında toplamıştır. Buna göre meşru İslami siyasette eleştiri ve muhalefet “hayr“, eleştirisiz itaat ve biat “şer“dir.

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.