Ali Bulaç: Yeni Bir Kamu Hukuku

26.03.2024

Ali Bulaç, akilsiyaset.com’da “Yeni Bir Kamu Hukuku” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Yazıyı aşağıya alıntılıyoruz.

Kamu hukuku, bir kuruluş felsefesine göre, devlet denen aygıtın işleyişini, yönetenler ile yönetilenler arasındaki ilişkileri düzenleyen hukuk bölümüdür. Modern hukuk sistemlerinde Anayasa, İdare, Vergi, Ceza, Yargı, Mali ve Devletler Genel Hukuku bu başlık altında incelenir. Söz konusu tasnif yeni ise de genel konuları bakımından eskiye dayanır. Fıkıh kitapları bilhassa idare veya anayasa hukuku bakımından son derece fakirdirler; bu kitaplarda yer alan söylem ve hükümlerden bugün bir kasabayı dahi yönetecek hukuki malzeme çıkarılamaz.

Devletler arası hukuk, ceza hukuku ve vergi hukukuyla (harac) ilgili onlarca cilt kitaplar yazılmıştır; Emevi ve Abbasiler döneminde devletin ihtiyaçlarına cevap vermek üzere alimler bu üç alanda hatırı sayılır kitaplar telif etmişlerdir; muasırlarıyla mukayese edildiğinde ileri derecede birikime sahiptirler. Yöneticilerin, müçtehitlerin içtihat ve fetvalarına göre hüküm sürdüğü Emevi ve Abbasilerde devletin özerk organlarınca üretilen hukuk sistemi yoktu, hukuk yapma işi ulemanın uhdesinde idi.

Bugün için büyük fakihlerin, Abbasi-Bizans savaşları çerçevesinde ve ağırlıklı olarak “Darul İslam” – “Darul Harp” ikilemine dayalı devletler hukukuyla ilgili içtihatları önemini kaybetmiş bulunmaktadır. Belki de bugüne ait “devletler arası hukuk” geliştirelecekse, öncelikle “Darul İslam – Darul Harp” ikilemi yanında “uluslararası ilişkiler” kavramının kritik edilmesi icap eder, zira bugün Darul İslam-Darul Harp ikiliği geleneksel fakihlerin tanımına uymadığı gibi “ulusal ve uluslararası” gerçek hayatta karşılığı olmayan ulus devletlerin inşası ve tasarrufudur. 

Vergi ve Ceza hukukunda ana doneler yapısal değişim geçirmiştir; söz konusu değişim Muhdes Şeriat’ın Münzel Şeriat’e göre yeni içtihatlara konu olmasını gerektirmektedir. Ancak Devletler, Vergi ve Ceza hukukuyla ilgili değişiklikler, Anayasa veya İdare Hukuku olmadan yeni bir düzenlemeye tabi tutulamaz. İnsan-toplum, insan-devlet ve toplum-devlet ilişkileri sahih bir toplumsal sözleşme ile ele alınmadığında rahmetli Seyyid Kutup’un önemli dikkat çektiği ana sorun ortaya çıkar; Cahili bir sistemin vergi, ceza, devletler ve başka alanlarda süren yapısal karakterinin ürettiği sorunların çözümünü İslam’dan beklemek mümkün müdür? 

Örnek: Hırsızlıkların neredeyse tamamı piyasa kapitalizminin esası olan gelir bölüşümünün yol açtığı eşitsizlikten kaynaklanır. Geçim sıkıntısı ve açlık sadece hırsızlığa yol açmaz, insanı küfre dahi sürükler; ne din kalır insanda, ne iman. “Yoksulluk neredeyse küfre götürecek” diyen Hz. Peygamber (s.a), fakirliğin sebep olduğu şiddetli sınavdan (fitne) Allah’a sığınmıştır (Buhari, Deavat, 46). Yaşanan şiddetli yoksulluk cami kürsülerinde, televizyon ekranlarında sabır, tevekkül ve ahiret yatırımı vaazlarıyla önlenemez. “Tasavvuf hayatı peygamber gibi yaşamaktır” diyen Türkiye’nin vergi rekortmeni Murat Ülker için bu müthiş cümle, konformist bir aforizmadır;  “Bir lokma bir hırka”, İbrahim Ethem gibi ellerinde imkan varken sufi hayatı tercih edenler için söz konusudur. 

Hz. Peygamber, devlet başkanı iken, hanımına altın bilezik alamadı. Mercedeslerden aşağı inmeyen tarikat şeyhlerinin iki yakayı bir araya getiremeyen müritler için sabır ve fakirlik vaazları hala iş görüyorsa, burada başka bir problem vardır. Mürid olmayan milyon yoksullar ve açlar için bu lafların bir anlamı yok. Günleri ve yılları yoksullukla geçenin eline fırsat geçse hırsızlık suçu işler, bu hırsıza “el kesme” cezası vermek hem akıl dışıdır, hem Şeriat’e aykırıdır. Remade yılında kıtlık oldu diye Hz. Ömer “Bu sene insanlar aç kalıp hırsızlık yapabilirler, açlıktan dolayı hırsızın eli kesilmez diye” o sene cezayı askıya almıştır. Ebu Zer, “Evinde yiyecek olmayanın elinde kılıç insanların üzerine yürümediğine şaşıyorum” der. Suç kapitalizmin, ceza İslam’ın olunca fatura kolayca Şeriat’e kesilir. 

Kur’an ve Sünnet’te tespit edilmiş belli harcama kalemleri esas alınmadan toplanan vergi düzeninin sebep olduğu sorunların çözümü Şeriat’te aranamaz. Tefecilik, şahıslar arasında birinin zararına diğerinin emeksiz kazancına matuf “riba” hükmünü, hükümetlerin sebep olduğu enflasyonu hesaba katmadan “faiz” kabul etmek, faiz veren kuruluşlar (bankalar) kârlarını yüzde 500 arttırırken, milyonlar enflasyon karşısında ezdirmektedir. Kişiler arasındaki para ilişkisi ile kişiler ve tüzel kişilikler arasındaki para ilişkisi mahiyetçe farklıdır; ilkinde faiz verenler zarar eder, diğerinde faiz verenler muazzam kazançlar sağlar.

Geniş kitlelerden küçük bir zümreye kaynak transferi demek olan enflasyonla hükümetler faize karşı çıkarken, hakikatte zenginler zümresini korumakta, yoksulları daha çok yoksullaştırmaktadırlar. Enflasyonun gerçek failleri piyasanın gerçek aktörleri zenginler zümresi ve bu zümre ile eşgüdüm iktisat politikaları takip eden hükümetlerdir. Bu olayda “riba” yasağı ile alt ve orta sınıflardan üst sınıflara kaynak aktarma aracı olan “faiz” birbirine karıştırılmaktadır. 

Bütün bunlar, sorunumuzun esasının tarihte iktidarların tatbikine izin vermediği Şeriat değil, bugün yeniden bir doğuşa eşlik edecek olan idare ve anayasa hukuku olduğunu gösterir. Geçmişte alimler, tatbik etme imkanı olmayan bu konuyu ancak teorik olarak ele almış, ideal devlet başkanının sıfatlarını saymakla yetinmişlerdir. Kelam ve fıkıh kitaplarında devlet başkanı için öne sürülen özellikler, baştaki halife veya sultana uymuyordu, alimler bunu bildikleri halde ideal olan ile reel olan arasındaki uçuruma dikkat çekmek suretiyle dolaylı muhalefet yolunu seçmişlerdir. Halbuki gerek Kur’an-ı Kerim gerekse Hz. Peygamber’in tatbikatı (sünnet ve siret) referans alındığında bütün zamanlar için farklı sosyolojileri ortak yarar ve ortak iyi (ma’ruf) üzere bir arada ve barış içinde yaşatmayı sağlayacak modeller geliştirmek mümkündür. Buna sultanlar, şahlar ve padişahlar izin vermedi. Tarihi kritik ederken bu konu basitçe geçiştirilemez, sosyal siyasetin ve siyasi organizasyonun esasını teşkil eder.

Tarihin eski çağlarından beri devletlerin meşruiyeti sorun olmuştur. Karl Marx’ın iddia ettiğinin aksine, tarihte formları değişiklik arz etse de devletsiz bir topluma rastlanamaz. İbtidai zamanlarda adına “devlet” denmese de “yöneten-yönetilen”  hep varolagelmiştir. Esasında meşru zaruretler çerçevesinde siyasete ve devlete duyulan ihtiyaç da buradan kaynaklanır. Yönetim ihtiyacını karşılama manasında devlet tarihsel bir realite ve toplumsal bir zarurettir. 

Devlet fikrinin tam karşısında siyasi ve sosyolojik anlamda anarşizm yer alır. Anarşizm, felsefi anlamda nihilizmdir ama ne varlığın düzeninde kargaşa vardır (67/Mülk, 3) ne de insanın ve toplumun hayatında hiçlik geçerli bir yasadır. Sözleşme kuramcıları insanların doğa durumundan ancak siyaseten örgütlenmek suretiyle sivil/medeni hayata geçtiklerini öne sürmektedirler. Varlık alemi, temeli ilahi kozmik düzene (Sünnetullah) bağlı olduğu için bizzarure insanlar arası ilişkilerin tabiatını teşkil eden toplum düzeninde de geçerli bir takım yasalar olmalıdır ve zaten vardır.

İşte bu temel gerekçe ve zaruretler, devlet denen siyasi ve hukuki aygıtı ortaya çıkarmış bulunmaktadır. Devlet misyonu icabı toplumda bazı fonksiyonlar yüklenir. Modern anlamda bunların başında çoğu zaman suistimale açık kamu düzeni, kamu güvenliği, kamu yararı, kamu sağlığı gelir. Klasik fakihler açısından devletin misyonu müslüman olsun olmasın, Zarurât-ı hamse (can, din, akıl, mal ve nesil emniyeti) olup bunlar da egemenlik, iç güvenlik-yargı, vergi ve dış savunma ile sınırlıdır.

Marx, haklı olarak kapitalist toplumlarda devletin bir soygun ve tahakküm aracı olduğunu söylüyordu. Buna yol açan sebep, burjuvazinin iktisadi güç yanında siyasi ve hukuki gücü eline geçirmiş olmasıydı. Sınıf, iktisadi gelir farkının siyasi ve toplumsal imtiyaz aracı olarak kullanılmasını sağlar. Halbuki meşru iktidar, siyasi ve hukuki sürekliliği sağlayan yurttaşlar arasında adaleti eşit olarak dağıtmakla yükümlüdür. “İnsanlar (hukuk karşısında) tarak dişleri gibi eşittirler.”

Mesele şu ki, iktidar ilişkisini belirleyen güçler, meşru ve zaruri yöneten-yönetilen ilişkisini manipüle ediyorlar. Bizde Tanzimat ve Meşrutiyet geleneğini sürdürmekte olan imtiyazlı çevreler, kendilerini bu ülkenin ve halkın vasileri olarak görüyorlar; yönetilenlerin irade, seçim ve rızalarını manipüle edip devlet aygıtına bildikleri gibi müdahale ediyorlar. Bunu da –eksik etmedikleri tarih düşmanlığına rağmen- bilinçaltlarında hala canlılığını koruyan mülk-melik ilişkisini şekillendiren gelenekten alırlar. Saltanat ve padişahlık döneminde ülkenin tamamı ve yönetim tek bir kişinin veya bir hanedanın “mülkü”ydü. Muaviye, mülkü Allah’ın kendilerine (Beni Ümeyye) verdiğini söylüyordu; Osmanlılarda da Memalik-i Osmani, Osmanlı hanedanın mülküydü. Modern zamanlarda mülk üzerinde Aydınlanmış, laik-deist Kemalistler hak iddia etmektedirler. Muhafazakâr dindarlar ile laik Kemalistler arasındaki kavga mülkü kimin temellük edeceği meselesidir.

Prensipte Mülk Allah’ındır, Allah’ın mülkü en Nâs’ın, bütün insanlarındır. Müslüman dünya, geleneksel fıkıhtan farklı yeni bir İslami kamu hukuku vaz’ edecekse ilk hareket noktası bu prensip olacaktır; bu, siyasi mücadelelere olduğu kadar, tabii ve iktisadi kaynaklar üzerinde çıkan çatışmalara da çözüm olacaktır.

 

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.