Ali Bulaç: Yeniden Demokrasi

01.01.2024

Ali Bulaç, dinvesiyaset.com’da “Yeniden Demokrasi” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Yazıyı aşağıya alıntılıyoruz.

Genelde müslüman dünyanın bir demokrasi sorunu olduğu kabul edilir. Bu bir yerde doğrudur, çeşitli demokrasi denemeleri bir türlü başarılı olmadı. İç dinamiklerin demokratik süreci besleme yetersizliği önemli faktör olmakla beraber, dış müdahaleler de söz konusu başarısızlığın belirgin sebeplerindendir.

1992’de Cezayir’in FİS tecrübesinin akamete uğratılması, 1969-1998 yılları arasında her seferinde kapatılan Milli Görüş partileri (MNP, MSP, RP, FP), 2006’da Hamas’ın seçimleri kazanması üzerine Filistin’de demokratik sürece izin verilmemesi, 2013’te Mısır’da seçimle iş başına gelen Müslüman Kardeşlerin maruz kaldığı askeri darbe ve 2021 yılında Tunus’ta Nahda’nın bir darbe ile yasaklanması, tek başına hükümet kurmayı, Cumhurbaşkanı olmayı reddeden Meclis Başkanı Raşid el Gannuşi’nin hapse atılması. 

Pakistan, Türkiye, Bengladeş, Malezya, Endonezya ve daha başka yerlerde sistem, siyasi partilerin iktidar yarışına açık. İran’da ise partiler olmasa da periyodik olarak parlamento seçimle belirlenir. 

Cezayir ve Türkiye’de Milli Görüş partileri, Filistin, Mısır ve Tunus’ta İslam ve demokrasiyi uzlaştırarak siyaset sahnesinde faaliyet gösteren hareketler askeri darbelerle engellendiler. Diğer ülkelerde ise seçimler ve partiler olsa da sistemin karakteristik vasfı otokrasidir. Malezya ve Endonezya nispeten daha ‘iyi’ sayılabilecek konumda gözükmektedirler.

İslami demokrat siyasetlerin darbelerle bastırılması Batı tarafından ya açıkça desteklendi (Cezayir), ya da suskunlukla karşılandı; “Sükut ikrardandır” fehvasınca suskunluk tasvip demektir. Cezayir darbesinde Fransa’nın öncülüğünde AB açıkça destek verdi. 2006’dan bu yana Filistin’de seçimlerin yapılmamasının sebebi, yapılacak bir seçimi Hamas’ın kesin olarak kazanacağının bilinmesidir. Bu da şunu gösteriyor ki, İslam ülkelerinde demokrasi sorunun iç zaaflar yanında diktatörlüklere, otokrat yönetimlere verilen dış destek de belirleyici olmaktadır.

İslam dünyasında durum böyle ise de, dünyada ve artık belirgin biçimde Batı ülkelerinde de demokrasinin pek iyiye doğru gitmediğini gözlemek mümkün. Süreç bu istikamette devam edecek olursa, orta gelecekte dünyayı pek ciddi sorunların beklediğini söylemek için kahin olmaya gerek yok. Sorun bir yanı ile küresel düzeyde meydana gelen maddi ve sosyo kültürel değişmelerle/dönüşmelerle ilgili olduğu kadar, bir yanı ile söz konusu değişmelere demokrasinin yapısal karakteri dolayısıyla cevap verememesinden kaynaklanmaktadır.

İlk tespit olarak şu hüküm cümlesinin altını çizmek mümkün: Demokrasinin mevcut haliyle ortaya çıktığı ve bugünkü formunu aldığı Batılı tipinin gerisinde yatan felsefi kaynakları ciddi bir zaaf içine girmiş bulunmaktadır. Aydınlanma, endüstri toplumunun bir yönetim modeli olarak, demokrasiyi şekillendirdi. İçine girdiğimiz yeni dönemde beşeri toplum, endüstri döneminin çok ötesinde bir yerlerde duruyor. Demokrasi şekillenirken, Batı-dışı dünyanın farklı tarihsel tecrübeleri, sosyo kültürel yapıları hayli farklıydı; farklılıklar hala bütünüyle ortadan kalkabilmiş değildir, söz konusu farklılıklar demokrasi teorisi üzerinde çalışanların hiç birisinin gündeminde yer almadı.

Belki sorunu geçmişten devraldığımız “din ve demokrasi” ile yeni dönemin olgusu olan “küresel değişimler ve demokrasi” olmak üzere iki ayrı düzeyde ele almak gerekir. Her iki soruna henüz tatminkâr çözümler bulunmuş değildir; en azından müslüman toplumlar açısından “din ve demokrasi” konusunda kelami/fıkhi konu askıda duruyor; küreselleşmenin tetiklediği değişimler- dönüşümler fiili olaylar, olgular şeklinde etkilerini ve hızlarını arttırarak devam ediyor.

Cumhuriyet ve demokrasi

Ana hatları itibariyle cumhuriyet, “kim yönetecek”, demokrasi, “nasıl yönetecek” sorusunun cevabıdır. Cumhuriyet egemenliğinin kaynağını halkta bulur ama halkı politik ve idari “millet-ulus” olarak tanımlar. Demokrasi, kendi kendini yönetecek halkın/millet iradesinin tecelli yollarını ve yöntemi üzerinde yoğunlaşır. Ana hatları itibariyle öyle olsa da, mesele bu kadar basit değildir, her daim nükseden tartışma bu soruları yeniden gündeme getirir.

1. Fransa’da 1789  ihtilalinden bu yana söz konusu tartışmanın ara sıra nüksettiğini görüyoruz. Cumhuriyet mi, demokrasi mi?

a. Cumhuriyetçiler insan, devlet ve Aydınlanmacı görüşleri dolayısıyla demokrasiyi geri plana iter ve cumhuriyetin yeni bir insan yaratmanın tarihsel projesi olduğunu iddia ederler. Cumhuriyetçilere göre cumhuriyet kendinde bir amaç ve en üstün değerdir.

 b. Demokrasi taraftarları ise müzakereci ve katılımcı demokrasiyi savunur. Bu iyi bir tartışma başlığı olmakla beraber, Amerika’daki ‘çoğulculuk’ konusundan farklı olarak sadece Fransa’da değil, Avrupa genelinde de ‘çokkültürlülük’ bir türlü vuzuha kavuşamaz, her seferinde bir başka münazaranın konusu olarak ertelenir. Sağ partilerin yükselişe geçtiği şimdiler de çokkültürlülükten hiç söz eden yok.

2. Yeni bin yılda Fransız siyaset geleneğinin baskın etkisinde olan Türkiye’de sorun başka düzeyde şekillenir.

 a) Sorunun kaynağında, Kemalist modernleşme projesinin demokrasi yoksunluğu yatmaktadır. Altı inkılab oku içinde “demokrasi” yer almamaktadır. “Cumhuriyeti demokrasi ile taçlandıracağını”  söyleyen CHP’nin bundan önceki Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu bu hedefini gerçekleştiremedi. Ona göre öncelikle geçen yüzyılın ilk çeyreğinden başlayarak yüzyıl boyunca jakoben cumhuriyetin mağdurları olan muhafazakâr-dindarlardan helallik almak lazımdı. Kılıçdaroğlu “helallik” dedikçe,  partinin medya destekçileri Halk Tv, Tele 1 ve CHP’nin klasik tabanı “hesaplaşma” dedi ve tabii Kılıçdaroğlu’na içeriden gösterilen bu direnç 14 ve 28 Mayıs seçimlerinde uğranılan kayıpların bir sebebi oldu.

Tabii ki, daha derinde II. Mahmut-Mustafa Kemal modernleşme projesi ile II. Abdülhamit-Turgut Özal modernleşme projesi arasındaki temel fark, Kılıçdaroğlu ile medyası ve geleneksel CHP seçmeni arasındaki çelişkiye besliyordu. II. Mahmut-Mustafa Kemal projesi yukarıdan aşağıya (antidemokratik), din dışı (seküler-laik) ve Avrupalılaşma-batılılaşma üç sac ayağına dayanıyor; II. Abdulhamit ve Turgut Özal modernleşmesi ise aşağıdan yukarıya (sivil aktörleri modernliğe ikna ve katmaya), “din”i dışarıda bırakıp “diyaneti/tedeyyün”ü öne çıkaran ve eğer mümkün olacaksa “batı-dışı” bir proje tecrübesine dayanıyor. Kılıçdaroğlu ikisini te’lif etmek istedi; buna iki kanadın makul kesimleri ikna olur gibi oldu ama kanatların sert çekirdekleri şiddetle karşı çıktı.

b) Cumhuriyeti lider merkezli bir kadro kurduğundan, müzakereci ve katılımcı demokrasi her zaman sadece retorik olarak dile gelmekte ama lider ve etrafında toplanmış küçük bir çevrenin inisiyatifi dışına çıkamamaktadır. Bunun anlamı, padişahı ve hanedanın yerini laik lider ve kadro almaktadır.

3. Türkiye’nin cumhuriyet ve demokrasi ilişkisi çerçevesinde hiçbir zaman gündemden düşmeyecek bir “din-devlet/İslam-demokrasi” sorunu vardır. Aslında laikliğin bayağı oturduğu sanılan Batı toplumlarında da nihai formunu bulmuş değil. 

Müslüman toplumlarla ilgili olarak bu sorun ne radikal laiklik veya dini dışlayan seküler siyaset anlayışı, ne tarihsel dini siyasi tecrübenin tekrarı veya diriltilmesiyle çözülür gibi gözükmüyor. Yeni bir siyaset ve iktidar paradigmasına ihtiyaç olduğu açık.

4. Demokratik yönetim modelinde halkın iradesi, eşit oy hakkı temel ilkedir. Ancak üzerinde mutabakata varılmış ve teminat altına alınmış hukuki koruyucu ve destekleyici diğer ilke ve kurumlardan yoksun olduğunda, seçim sandıklarından otokrat liderler çıkabiliyor.

5. Batılı modelde koruyucu ve destekleyici ilke ve kurumlar:

a. Yönetimin periyodik olarak ve şiddet kullanılmaksızın seçimle el değiştirmesi

b. Kuvvetler ayrılığı 

c. Hukukun üstünlüğü ilkesi 

d. Özerk kurumlar

e. Düşünce ve ifade özgürlüğü 

f. Farklı toplumsal sınıf ve grupların kendilerini yasal partiler aracılığıyla temsil etmesi ve siyasi rekabete katılması (dini, mezhebi, etnik, sınıfsal vs.)

 g. Muhalefet hakkının teminat altına alınması 

h. Çoğunluğun baskılarına karşı azınlıkta kalan grupların temel hak ve özgürlüklerin korunması.

6. Tabii ki söz konusu ilke ve siyasi değerler anayasada ve mevzuatta yer almaktadır. Ancak iş uygulamaya geldiğinde bunlar kağıt üzerinde kalmakta, hayata geçmemektedir.

7. Dramatik olanı şu ki, işleyen bir demokrasiden sapma ortaya çıktığında, halkın önemli bir bölümü bunu tolere etmekte, otokrat yönetime doğru atılan adımları engelleme gibi bir tutum içine girmektedir. Amerikan tecrübesinde sivil toplum, yargı ve medya Trump olayında demokrasiyi korudu, Avrupa’da ise benzer aktörlerin koruyup koruyamayacağı pek kesin değil.

8. Bunun birkaç sebebinden biri, cumhuriyetin tesis edildiği ilk dönemde (1923-1950) temel alınan siyasi değer ve ilkelerin demokratik bir yönetimin temeli olan sosyo kültürel çoğulculuğa kapalı olmasıdır. Batılı demokrasilerde de hala siyasi çoğulculuğa karşılık sosyo-kültürel gerçek manada sağlanabilmiş değildir; sağcı-ırkçı-milliyetçi partilerin güç kazanmasıyla az çok var olan çoğulculuk bütünüyle yok olma tehdidiyle karşı karşıya bulunmaktadır.

Teknoloji ve ‘zorunlu ekonomik’ kararlar giderek partileri benzeştirip aralarındaki sahici farkı ortadan kaldırmaktadır. Thomas Friedman’a bakarsanız “Siyasi partiler arasındaki fark Pepsi Cola ile Coca Cola arasındaki fark kadardır.” Daha ürkütücü olanı yerküresi ölçeğinde küçücük bir elit zümrenin (küresel oligarşi) inisiyatifinde tekno-diktatörlüğe yönelen bilimsel-dijital gelişmelerdir.

9. Sosyo kültürel talepleri olan toplumsal gruplar, kendilerini yeterince sivil ve kamusal alanda temsil edemeyince ve milli gelir dağılımından hak ettiklerini düşündükleri payları alamayınca, demokratik mekanizma ve prosedürleri iktidara gelmenin aracı olarak görmekte, yönetim lider veya zümre eliyle otokrasiye dönüşürken buna ses çıkarmamakta, hatta iktidardaki varlıklarının imkanı görmektedirler.

10. Batıda ve doğuda demokrasileri bekleyen tehlikelerden biri de, giderek hukuku dumura uğratan popülist liderlerin, liberal kapitalizmin yol açtığı eşitsizliklerden şikayet eden geniş kitlelerin desteğini arkalarına alıp seçimler kazanması ve bu modelin ucuz ve tehlikeli siyaset biçimlerini maharetle kullanan muhteris bezirganları siyaset sahnesinde öne çıkarmasıdır.

11. Saltanat/mutlakiyetçi krallık rejimine karşı Cumhuriyet şüphesiz bir kazanımdır ama İslam diniyle uyum sağlayabilmiş demokrasi ile beslenmediği sürece her zaman lider merkezli otokrasiye ve hatta totaliter ve otoriter yönetime dönüşme tehlikesi vardır. Yeni bir yüzyılın ilk çeyreğinde demokrasinin herkes için özgürlük, ahlaki dürüstlük, hukukun üstünlüğü/adalet, toplumsal grupların birbirlerine duydukları saygı esasına dayalı (ihtiram) ve yeni bir toplumsal sözleşmeye ihtiyacı var; hem doğuda hem batıda.

12. Batılı demokrasiler –özellikle liberal versiyonları- derin bir krizin içine girmiş bulunmaktadırlar. Genel olarak siyasi kültürü ve iktidar ilişkileri bir başka kaynağa müracaat edilerek yeniden tanımlanmaya ihtiyaç hissettirir. Müslüman alimler, entelektüeller ve fikir adamları, demokrasin gerisine düşmeden; demokrasi eleştirisi yaparken monarşilere (salatanat/krallık), diktatörlüklere ve otokrat yönetimlere meşruiyet kazandırmadan daha ileri düzeyde yeni bir siyaset, devlet ve iktidar tanımı üzerinde imal-i fikr etmek durumundadırlar.

Bütün zaaflarına rağmen Batılı demokrasilerin gerisine düşmek doğru olmadığına göre, daha ileride ve küresel düzeyde birlikte yaşamayı, adaleti, özgürlüğü ve güvenliği sağlayacak modellere ihtiyaç olduğundan, “yeniden demokrasi” diyerek yeni bir paradigma arayışına başlamak lazım.

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.