Alper Görmüş: Sulu gözlü bir çocuk, pervasız bir ihtiyar…

19.01.2023

Alper Görmüş, serbestiyet.com’da “Sulu gözlü bir çocuk, pervasız bir ihtiyar…” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Yazıyı aşağıya alıntılıyoruz. 

Hrant Dink, 19 Ocak 2007’de katledilmişti… Bugün onu bir kez daha anıyoruz… Bu vesileyle, 2010 Eylül’ünde Yeni Aktüel dergisi için kaleme aldığım Hrant Dink portresini bir kez de Serbestiyet okurlarının dikkatine sunmak istedim…

İnsanın bedensel varlığı ortadan kalktıktan sonra ruhsal varlığının da sona erdiğine inananlardanım…

Bir kere rüyamda kendi cenaze törenimi yukarılardan bir yerlerden izlemiştim; rüyamı anlattığım “spiritüalist” bir arkadaşım, “bak, bir de ruhun bağımsız varlığına inanmazsın” diye beni ikna etmeye çalışmış fakat başarılı olamamıştı.

Hrant Dink’in cenaze töreninde aklıma bu rüya gelmiş, “Keşke bedenle birlikte ruh da yok olmasaydı ve Hrant Dink’in ruhu, Türk kardeşlerinin ‘Dink, Türklüğe hakaret etti’ hükmünü veren mahkemeyi nasıl tekzip ettiğini izleyebilseydi” diye düşünmüştüm.

Böyle düşünmemin nedeni, onun aramızdan gözü arkada ayrıldığına dair inancımdı… Herkes gibi ben de biliyordum: Vurulduğunda, yargının “Türklüğe hakaret” ettiğine dair nihai kararı yüreğini dağlamaya devam ediyordu.

O mahkeme kararı, Hrant’ı ölmeden evvel öldürmüştü ve bunu en iyi bilenlerden biri de bendim. Uluslararası Hrant Dink Ödülü’nün birincisini aldığım törende yaptığım konuşmada bu tanıklığımı şöyle dile getirmiştim:

Hrant Dink’i son görüşüm

“Hrant Dink’i en son, apaçık mecazı hakikat sanıp ya da belki daha doğrusu hakikat sayıp, onu ‘Türklüğe hakaret’ten mahkûm eden mahkemenin kararını Yargıtay’ın da onaylamasından hemen sonra gördüm. Onunla bir söyleşi yapmak için AGOS gazetesine gitmiştim. Söyleşi boyunca bütün enerjisini, kendisinin ‘Türklüğe hakaret’ etmesinin neden imkânsız olduğunu anlatmak için kullandı.

“Biliyorsunuz, bu böyle, aramızdan ayrılışına kadar sürdü. Son yazısı ‘Ruh Halimin Güvercin Tedirginliği’nin ana teması da buydu zaten: ‘Ama işte karar çıkmıştı ve tüm ümitlerim yıkılmıştı. Gayrı, bir insanın olabileceği en sıkıntılı konumdaydım. Hâkim ‘Türk Milleti’ adına karar vermişti ve benim ‘Türklüğü aşağıladığımı’ hukuken tescillemişti. Her şeye dayanabilirdim ama buna dayanmam mümkün değildi.’

“Sözünü ettiğim söyleşide bana da anlatmıştı bunları. Hâkimin kararına göre Hrant Dink beni aşağılamıştı ve şimdi hayatını ayrımcılıkla mücadeleye adamış bu büyük insan, karşımda, ‘Alper, kardeşim, ben seni nasıl aşağılayabilirim, bu nasıl bir şey, beni nasıl bir şeyin ortasında bıraktılar?’ diye isyan ediyordu.

“Devlet makinesi tarafından bu kadar bariz bir haksızlığa ve insafsızlığa uğramış bir insan, insan kardeşleri tarafından anlaşılmak ister. Hem de sadece gözlerinden anlaşılmak ister. Böyle anlarda dert anlatmaya çalışmak bir zuldür.  Fakat o durmaksızın Türk kardeşlerini aşağılamasının neden mümkün olmadığını anlatıyor, anlatıyordu. O söyleşiyi hiç unutamıyorum: Ben ki ‘anlatmadan anlaşılmaya âşık’ bir insandım; bu zulme şahit olurken küçüldükçe küçüldüğümü hatırlıyorum.

“İşte bu kişisel deneyim nedeniyle, ölümünden önceki o feryatları bana, yerde yatan cansız bedeninden daha dokunaklı geliyor bugün.”

Sulu gözlü bir çocuk gibi…

Hrant Dink, hayatını ırkçılığa, şiddete, ayrımcılığa, aşağılamaya karşı mücadeleye vakfetmiş bir adamdı. Bu uğurda yalnız aklını değil, ruhunu ve duygularını da serbest bırakabilme yeteneği sayesinde o mücadelenin sembol ismi hâline geldi.

Sözünü ettiğim söyleşide, zaten yakından bildiğim düşüncelerinden çok, bir çocuk saflığıyla serâzâd ortaya seriverdiği duyguları etkilemişti beni.

Peki, Aktüel’deki söyleşide neden bundan hiç söz etmemiştim? O hâlinin bir zayıflık belirtisi olarak algılanacağını ve bunun ona zarar vereceğini mi düşünmüştüm? Eğer öyleyse, ne yanılgı! Çünkü Hrant Dink her şeyden önce bir duygu ve temas adamıdır. (Benden Hrant Dink’i anlatan bir resim yapmamı isteseler, mutlaka kollarını iki yana açmış olarak, birini kucaklamaya hazırlanırken ve tabii gülerken resmederdim onu.)

Söyleşide hiç yer vermediğim, kendini bir çocuk saflığıyla bırakıvermesini ödül konuşmasının ana ekseni yapmış, böylece benim Hrant Dink’imin esasen o “çocuk” olduğunu anlatmaya çalışmıştım. Fakat orada da “sansür” uyguladım. Bu defaki gerekçem, onu değil kendimi korumaktı. İşin o kısmını da Tuba Çandar’ın yakında piyasaya çıkacak Hrant Dink’e saygı kitabında anlattım:

“Konuşma metninin ilk versiyonunu, Vakıf’tan gelen ‘maksimum beş dakika’ uyarısı nedeniyle kısaltmıştım. Fakat aşağıda aktaracağım şu birkaç satırı çıkarmamın nedeni metni kısaltmak değildi. O bölümü, metnin tam orasında kendimi tutamayıp ağlama ihtimalini ortadan kaldırmak için çıkarmıştım. Şöyleydi o birkaç satır:

“Söyleşi sırasında iki kez teybi durdurmak zorunda kaldım. ‘Alper, kardeşim, ben seni nasıl aşağılayabilirim…’ diye başlayan o kısacık cümleyi bitirebilmek için iki kez mola aldı, iki molada da sulanan gözlerini sildi…”

Pervasız bir ihtiyar gibi…

Fakat sulu gözlü bir çocuk olması, düşüncelerini sanki hayatının sonuna gelmiş yaşlı insanların pervasızlığıyla dile getirmesine engel değildi. O kadar samimi bir insandı ki, başkaları telaffuz etse “çelişki yığını” algısı yaratacak düşünceler, onun dilinde çok sesli fakat ahenkli bir senfoniye dönüşüyordu. Mesela 1915’in soykırım olduğu hususunda kanaati kesindi, fakat bu onda asla intikamcılığa yol açmıyordu. “Bu topraklarda gözümüz var” diyordu, “var ama, alıp götürmek için değil, ta dibine gömülmek için…”

Etyen Mahçupyan’la birlikte katıldığı bir Avrupa Parlamentosu toplantısında sarf ettiği sözlere salondan bazılarının verdiği “Türk devletinin rehinelerisiniz” tepkisine sadece şu cevabı vermişti: “Beni hiç tanımıyorsunuz…”

Gerçekten de “Hrant Dink” ve “rehin” kelimelerini yan yana getirebilmek ancak onu hiç tanımamakla mümkün olabilirdi.

Ben hayatımda fikirlerini savunurken pragmatizmden bu kadar uzak bir insan görmedim. Zaten o nedenle saygındı, o nedenle her geçen gün daha da büyüyordu, zaten o nedenle vuruldu.

Ermeniler Türklerin, Türkler Ermenilerin doktoru…

15 Eylül Hrant Dink’in doğum günüydü… Onu andığımız bu günlerde, 19 Ocak 2007’de kaybettiğimiz şeyin büyüklüğünü idrak etmemize yardımcı olacağı düşüncesiyle, aşağıda bir konuşmasından kısa bir kesit veriyorum:

“Hasta iki toplum var: Türkler ve Ermeniler… Ermeniler büyük bir travma yaşıyor Türklere yönelik, Türklerse Ermenilere yönelik büyük bir paranoya yaşıyor. İkisi de klinik vakalar… Kim tedavi edecek bizi? Fransız senatosunun kararı mı, Amerikan senatosunun kararı mı? Kim reçeteyi verecek? Kim bizim doktorumuz? Ermeniler Türklerin doktoru, Türkler de Ermenilerin doktoru… Bunun dışında doktor, ilaç, hekim mekim yok. (…) Türklere diyorum ki, ya, Ermeniler niye bu kadar ısrar ediyor bu sorunun üzerinde, diye sorun kendinize… Biraz empati yapın, o zaman bu duruşta belki biraz onur görebilirsiniz… Ermenilere diyorum ki, Türklerin ‘Hayır, bu bir soykırım değildir’ demelerinde de bir onur görmeye çalışın. Nedir o onurlu duruş? ‘Bir Türk olarak ben soykırıma karşıyım, ırkçılığa karşıyım, soykırım Allah’ın belası bir şey, nasıl ya, benim atalarım böyle bir şey yapamaz, çünkü ben yapmam.’ Dolayısıyla burada da bir onurlu duruş vardır.”

İtiraf etmek çok acı, fakat bunları okuduktan sonra, onu yok etmeye karar verenlerin nasıl bir “isabet” kaydettiğini takdir etmemek elde mi?

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.