Altan Tan: ‘Kör bıçak’

18.06.2021

Altan Tan, indyturk.com’da “’Kör bıçak’” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Yazıyı aşağıya alıntılıyoruz.

Haziran 2023’teki cumhurbaşkanlığı seçimlerine daha 2 yıl olmasına rağmen Türkiye seçimle yatıp seçimle kalkıyor.

Bir an önce Tayyip Erdoğan’ı düşürmek isteyen muhalefet partileri sabah akşam erken seçim istiyorlar.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve siyasi müttefiki Devlet Bahçeli ise ısrarla erken seçimin mümkün olmadığını ve seçimlerin zamanında yapılacağını söylüyorlar.

‘Cemaat ne derse desin imam bildiğini okur’ misali herkes kendi bildiğini okuyor.

Daha şimdiden tüm TV kanallarında muhtemel cumhurbaşkanı adayları ve alabilecekleri oy oranları tartışılıyor.

En fazla tartışılan konuların başında ise HDP‘nin seçimlerde alacağı tavır geliyor.

Hemen herkes HDP’li ve HDP’li olmayanı ile Kürt oylarının seçimin kazananını belirlemede en büyük etken olduğunda müttefik.

Seçim matematiğine göre Kürtlerin oy vermeyeceği birinin cumhurbaşkanı olabilmesi neredeyse imkansız.

Bu denklem içinde başını CHP’nin çektiği Millet İttifakı’nın düşüncesi şöyle:

“PKK ve HDP, AK Parti ile çözüm sürecinin bozulmasından bu yana kanlı bıçaklılar. Dolayısı ile HDP’nin  Cumhurbaşkanı Erdoğan’a oy vermesi mümkün değil.”

‘Erdoğan’ı devirebilmek’ için Erdoğan’ın karşısına kim çıkarsa çıksın ona oy vermek mecburiyetindeler.

Onun için HDP, Millet İttifakı ile birlikte hareket etmek zorunda, başka bir seçeneği yok.

Ancak burada önemli bir handikap var.

CHP ve İYİ Parti, HDP ile açıktan bir görüntü vermekten ve ittifak kurmaktan çekiniyorlar, bunun ‘örtülü’ olmasını istiyorlar.

AK Parti tarafından sürekli olarak PKK’nin uzantısı ve siyasi kolu olmakla suçlanan HDP ile açık bir birlikteliğin İYİ Parti’nin milliyetçi seçmeni tarafından kabul edilemeyeceğini ve bu seçmenin tekrar MHP’ye gideceğini düşünüyorlar.

Aynı şekilde CHP’nin ulusalcı seçmeninin de benzer bir tavır sergileyeceğinden çekiniyorlar.

Onun için de HDP’ye ‘Aman ne olur bizden uzak dur, asla yanımıza yanaşma, görüntü verme; ancak tüm oylarını ise el altından bize ver’ diyorlar.

Tam olarak ‘Ne seninle, ne sensiz’ durumu.

Aslında muhalefet Kürt sorununun çözümü ile ilgili doğru, somut ve anlaşılabilir bir proje ortaya koyabilse ve cesur bir siyasetle arkasında durabilse bu tavrı yine de anlaşılabilir.

Ancak Millet İttifakı bu konuda da elle tutulur hiçbir şey söylemiyor, kendince dengelerden dolayı söylememeyi tercih ediyor.

Doğal olarak bu durum Kürt seçmeni rahatsız ediyor.

Kürtlerde ‘enayi’ yerine konuldukları hissini uyandırıyor.

Özellikle Ekrem İmamoğlu‘na hediye edilen İstanbul seçimleri örnek gösteriliyor.

Bu destek karşılığında Kürtler adına elle tutulur hiçbir şey elde edilmemesi sorgulanıyor.

‘Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık’ misali kafalar oldukça karışık.

Sözde teşekkür için Diyarbakır’a giden Ekrem İmamoğlu’nun beraberinde hediye olarak büyük bir Atatürk tablosu götürmesi, ancak Cumhuriyet döneminde Şeyh Said’den Seyit Rıza’ya kadar Kürtlerle ilgili tüm politikalarda Atatürk ile birlikte hareket eden İsmet İnönü’nün resmini götürmemesi de Kürtlerde ayrı bir hayal kırıklığı yarattı! 

Son olarak İYİ Parti lideri Meral Akşener‘in HDP’ye akıl verircesine ‘HDP bizden ayrı, kendi adayını çıkarmalı’ diyerek Millet İttifakı’nın öteden beri dile getirdiği görüşleri bir kez daha tekrarlaması büyük tepkilere neden oldu.

Selahattin Demirtaş Edirne Cezaevi’nden yaptığı açıklamada şöyle dedi;

“Hiç kimse HDP’nin oylarını çantada keklik zannedip şu veya bu ittifakın altına otomatikman ekleyip toplama yaparak sonuç elde edeceğini düşünmesin.

HDP, bu koşullarda hiçbir seçim ittifakının içinde olmadığını ve olmayacağını açıklarken son derece ciddi bir pozisyon almaktadır. 

Şu, iyice anlaşılmalıdır ki; biz bunca bedeli, mevcut iktidar zihniyetinin yerine bir benzeri gelsin diye ödemiyoruz. 

Kimse bizi iki kötü arasında tercihe zorlamaya kalkmasın. 

Gerçek demokrasi ve hakiki bir barışı savunamayanlar, buna yürekten inanmayanlar Türkiye’nin geleceğinde söz sahibi olamazlar, en azından biz buna payanda olmayız.

Bu nedenle, herkesin şimdiden demokrasi ilkeleri etrafında buluşarak ortak bir gelecek vizyonunda anlaşması en doğrusudur. 

Tüm kesimlerin, bu açıklamalardan sonuç çıkararak adım atmasında yarar var.

Sırrı Süreyya Önder‘in açıklamaları da benzer şekilde;

İktidar gidecek ama gelecek olan da kör bıçağıyla bekliyor.

Elimizde bir imkân var.

Ülke en geç iki sene içinde bir seçime gidecek.

Ülkenin en politik kitlesi HDP’nin yanında yer alıyor. Taleplerimizi açık, aleni ilke olarak ortaya koyduğumuzda, muhalefetin de demokratik dönüşümüne katkı sunmuş olacağız.

HDP’ye, Kürtlere karşı mevcut dil bırakılacak.

Herkes sözünü tartıp biçtikten sonra sarf edecek.

Yahut sen, sözünü tartıp biçmesi gerektiğini bilenlerle muhatap olacaksın.

HDP kitlesi, elinde kör bıçakla bekleyenin bıçağını asla yalamaz.

Sırrı Süreyya Önder, çözüm sürecinin bitmesinde hükümetin yanı sıra Kürt siyasetinin de önemli hataları olduğunu söylüyor;

Çözüm Süreci’nin bitirilmesini sadece provokasyonlarla izah edemeyiz.

O dönemde Kürt illerinde, yer yer çeteleşmeye varan, merkezi olmayan birtakım oluşumlar gözlemledik.

Bunda Kürt hareketinin bir muradının olduğundan emin değilim.

En azından o günlerdeki görüşmelerimize dayanarak Kürt hareketinin böyle bir iradesinin olmadığını söyleyebilirim.

Ama birden bire, yer yer lümpen tutumlar içeren yapılanmalar ve bunların yol kesme, insanları alıkoyma gibi hareketleri ortaya çıktı.

Öcalan bunu duyuyordu, görmüştü. Zaman zaman haberlere de çıkıyordu.

En çok itiraz ettiği meselelerden biri de buydu. ‘Bunlar bizim tavrımız, tarzımız, yöntemimiz olamaz’ diyordu.

Öcalan açısından bir yandan barış görüşmeleri yapılırken bu tür işler kabul edilemezdi. O yüzden ‘Bunlar soruşturulmalı’ diyordu.

Önder’in savaş baronları ile ilgili de tespitleri var;

Yani savaş sektörü derken sadece silah ticareti, savaş baronu derken de sadece silah tüccarları akla gelmemeli.

Savaş sektörünün medyası, politikacıları, akademisyenleri, sivil toplum kuruluşları, mafyası, çıkar grupları var.

Savaşta bu kesimler zenginleşirken toplum hacir altına alınıyor ve savaşılan her kimse, ona düşmanlık etmek dışında bir özgürlük alanı bırakılmıyor.

Bu savaşın süresiyle de ilişkili.

Savaş sürdükçe kendi ömrünü uzatıyor. Savaş uzadıkça, savaştan geçinen sektörler daha da yaygınlaşıp bir ahtapot misali hayatın her alanına sirayet ediyor.

Türkiye’de en küçük yerleşim biriminden metropollere kadar hayatın hemen her alanında bu sektörün hükmü geçiyor. Toplumsal bütün konumlara vasıfsız insanlar egemen oluyor.

Devlet kurumlarından sivil topluma varana dek her yerde uzantıları oluşmuş bir savaş ekonomisi karşısında barış, elini uzatacağın mesafeye kadar yaklaştığında bile, birdenbire böylesi bir ihtimal bir daha asla belirmeyecekmiş gibi başa dönülebiliyor.

‘Bir an için tasavvur edelim: 

Kürtlerin çatışan kesimleri çıkıp ‘Biz bu işi kayıtsız-şartsız bıraktık, aha da Allah işinizi-gücünüzü rast getirsin, çarşınıza göre pazar versin’ dese, memleket birbirine girecek. İktidarın hiçbir kavramsallaştırması, muhalefetin hiçbir can alıcı etkinliği yok.

Sırrı Sakık da Medyascope TV’ye yaptığı açıklamada ‘HDP’nin Millet İttifakı’na mecbur ve mahkum olmadığının’ altını çizerek önemli açıklamalarda bulundu.

Selahattin Demirtaş, Sırrı Süreyya Önder ve Sırrı Sakık’ın yanı sıra aynı günlerde HDP’ye şiddetle muhalif ve öteden beri açık ve net bir şekilde AK Parti’yi destekleyen bazı gazeteci, yazar ve siyasetçilerin de ilginç açıklamaları oldu.

Mehmet Metiner, şöyle dedi:

Şimdi siyaseten diyeceklerime özellikle Cumhur İttifakı’nın partileri, özellikle de AK Parti kulak vermeli:

HDP’yi besleyen sosyoloji iyi analiz edilmezse, özellikle HDP’nin ana damarını oluşturan dindar-milliyetçi Kürtlerin hassasiyetleri ve talepleri doğru okunmazsa, en önemlisi de onları kazanacak yeni bir siyasi akıl devreye alınmazsa, HDP’nin kapatılması tek başına çözüm olmaz.

Bu işi mahkemeye havale etmekle sorunu çözmüş olmayız.

Bu ülkenin Kürtlerini yanlış politikalarla HDP’nin kucağına itmenin vebali ağır olur, biline.

Ahmet Taşgetiren de Metiner ile birçok konuda ayrı ve farklı düşündüklerini ancak Kürt sorunu ile ilgili son söylediklerine kulak verilmesi gerektiğini yazdı;

Sorun artık, ‘terörle mücadele, Kürt siyasetçilerin hapis vs ile cezalandırılması, seçim sonuçlarının kayyım uygulaması ile iptali ve nihayet HDP’nin kapatılması ve yüzlerce siyasetçiye konulan siyasi yasak’ parantezine alınmış durumda.

Millet İttifakı bile İyi Parti’nin MHP’yle yarışma üslubunda yürüyen yaklaşımı ile HDP’yle iletişim kuramama parantezine sıkışmış bulunuyor.

Ama HDP’nin 6 milyon oyu var. Bu oy kapatmakla azalmıyor. Türkiye’ye dağılmış bir kitle nerede ise kemikleşmiş bir boyutta durduğu yerden ayrılmıyor. İktidar cenahınca beklenen herhalde, -‘Biz alan daralta daralta, bir anlamda döve döve bu 6 milyonu bir hale yola sokarız’ anlayışı etrafında oluşuyor. 

Acaba öyle olur mu?

Metiner öyle olmaz, diyor.

Metiner’in sesi, Cumhur İttifakı’na ulaşır mı, bilinmez, ulaşsa bile Bahçeli yaklaşımı geriler mi, bilinmez.

Olay, çoktan uluslararası bir nitelik kazanmış durumda. 

“Dış Kürtler” olgusu, tamamen bölgeye yönelik küresel güç odaklarının stratejik hamleleri çerçevesinde biçimleniyor. 

“İç Kürtler” konusunda da Ankara inisiyatifi geriliyor. -İslamcı siyaset- entegrasyon için bir umuttu, dış güçlerin manipülasyonu onu da ekarte etti ve Ankara’da İslamcısı ile Türkçüsü, 

Türkçü olmasa bile “milliyetçi” dilde buluştu.

HDP’yi kapatmak, küresel güçlerin manipülasyonuna daha açık bir iklimi oluşturacak. 

PKK bundan memnun olur, Metiner’in üslubuyla söyleyeyim; bu da biline!

Cumhurun başkanının adeta cumhur dışına itiyormuşçasına dışladığı, muhalefetin bile cüzzamlı muamelesi yaptığı insanların başka seslere kulak kabartması karşısında ne söyleyebilirsiniz ki?

Bereket ki insanlar, cezaevlerinden bile “Bu memleketin insanı olma”yı seslendirmekten vazgeçmiyorlar. 

Nereye gider ki Demirtaş?

Koyu bir AK Parti yandaşı olan Mahmut Övür de Sırrı Süreyya Önder’in açıklamalarına destek verenler arasında:

Bir süredir HDP-Millet İttifakı ilişkisi çok yoğun tartışılıyor. Yapılan açıklamalar el yükseltme mi yoksa yeni bir siyasi arayışın işareti mi belli değil.

Ancak ilk kez bu tabloyu sarsan bir çıkış var. 

Konuşan kişi de sıradan biri değil, çözüm sürecinde sık sık İmralı’ya gidip Öcalan’la görüşen, Öcalan’ın kendisini temsil etme yetkisi verdiği bir isim: Sırrı Süreyya Önder. 

Çok eskiye dayanan arkadaşlığımıza rağmen son zamanlarda yüz yüze görüşemesek de siyasetteki rolünü yakından izliyorum.

Birkaç gün önce gazeteci İrfan Aktan‘la yaptığı son söyleşisini de pürdikkat okudum. 

Yazının başlığı da doğal olarak son günlerdeki CHP ve İP’in HDP’yle ittifak yapıp yapmamasıyla ilgiliydi:

İktidar gidecek ama gelecek olan da kör bıçağıyla bekliyor.

Önder’in bu çıkışı, HDP-Millet İttifakı ilişkisini derinden sarsacak görünüyor. 

Söze, İYİ Parti Genel Başkan Yardımcısı Yavuz Ağıralioğlu‘nun,“HDP’lilere Selahattin, Sırrı, Hasip, Fatma, Emine ismini çok görüyorum” açıklamasıyla başlıyor ve şöyle diyordu:

İşte sana muhalefetin bir bölümü!

Bir diğer bölümü iktidarı eleştirirken en temel argüman olarak barış sürecinin üzerine ayağını basıp ‘Siz İmralı’yla görüşmediniz mi?’ diyor (CHP’yi kastediyor). Mevcut iktidar gidecek de, gelecek olan kör bıçağıyla bekliyor gibiyken biz neyle umutlanacağız?

Çok açık bir şekilde, CHP ve İP’in başını çektiği muhalefetin iktidarı olması halinde kendilerini “kör bıçağın” beklediğini söylüyor.

Bu ağır eleştiriye muhalefet ne cevap verir bilemem ama Önder’in, zamanlamasını manidar da bulsam, “çözüm süreci“yle ilgili ilk kez söylediklerini de ilginç buldum. Çünkü ilk kez kendilerini eleştiriyordu. 

Hatta gazeteci Aktan’ın zorlamalarına rağmen Önder, bu konuda ısrar ediyor ve kendisini de işin içine katarak şöyle diyordu:

Biraz ironik gelebilir ama barış sürecinin sonlanmasının en büyük sorumluluğunu heyetin bir üyesi olarak kendim alıyorum.

Sonra da bölgenin kan gölüne çevrilmesine ilişkin şu tespiti yapıyordu:

O dönemde Kürt illerinde, yer yer çeteleşmeye varan, merkezi olmayan birtakım oluşumlar gözlemledik. Bunda Kürt hareketinin bir muradının olduğundan emin değilim. Ama birdenbire, yer yer lümpen tutumlar içeren yapılanmalar ve bunların yol kesme, insanları alıkoyma gibi hareketleri ortaya çıktı.

Çok önemli bir açıklama da muhalefet cephesinden, Ahmet Davutoğlu‘nun Gelecek Partisi Genel Sekreteri Kani Torun‘dan geldi.

Kani Torun Kurdistan 24 TV‘ye verdiği röportajında çok önemli şeyler söyledi:

Türkiye sınırlarında bağımsız bir yapının elbette ki oluşmasını istemez.

Ama ben şunu söyleyeyim,

Suriye’nin toprak bütünlüğü içinde Kürtlerin kendilerini ifade edebilecekleri bir bölgenin, statüsü Suriye’nin kendi anayasal yapısı içinde olmak kaydıyla, aynen Irak’taki gibi bir yapının oluşmasının Türkiye’ye uzun vadede zarar değil yarar getireceği kanaatindeyim.

Rojava’yla ilgili endişelerin 90’lı yıllarda Irak’la ilgili de var olduğunu kaydeden Gelecek Partili Kani Torun, şu değerlendirmede bulundu:

Aynı endişeler 1990’larda Irak’taki Kürdistan Bölgesi için konuşulurdu.

Ama Irak’taki Kürdistan Bölgesi 2003 Irak Savaşı sonrasında federal bir yapıya dönüştüğünde Türkiye’nin en yakın dostu oldu.

Halen de bölgede en yakın ilişkileri olan ülke de Türkiye’dir.

2016 sonrasında ilişkiler git gide bozulmuş olsa bile ekonomisi büyük ölçüde Türkiye’ye bağlıdır.

Oradaki şirketlerin yüzde 90’ı Türk şirketleridir. Aynı şeyin ben Rojava için de olacağını düşünüyorum.

Birbirlerine karşıt yazar ve siyasilerin aynı hafta içindeki bu açıklamaları oldukça ilginç.

3 ana başlıkta özetlenebilir:

1. Türkiye uzunca bir süredir ara verdiği Kürt sorununun çözümüne tekrar yoğunlaşmalı.

Bu büyük sorun salt güvenlik eksenli olarak götürülemez.

İktidar da muhalefet de mutlaka yeni bir proje ortaya koymalı ve gecikmeden uygulamalı.

İç dinamikler de bölgesel dış dinamikler de bunu zorunlu kılıyor ve vakit her geçen gün Türkiye aleyhine daralıyor.

Ülkenin ve başta Suriye ve Irak olmak üzere tüm bölgenin barış, huzur ve refahı buna bağlı.

İktidar da muhalefet de buna mecbur.

Çünkü hiçbir şey için olmasa bile, Cumhurbaşkanlığını kazanabilmek için HDP’li ve HDP’li olmayan dindar milliyetçi Kürtlerin oyuna muhtaçlar.

2. Kürt sorununun çözümü mutlaka iç (yerli) dinamiklerle olmalı.

ABD, Rusya, İran, İsrail, Almanya, Fransa, İngiltere…gibi dış müdahalelerin enfeksiyonlarına karşı korunmalı.

Hükümet de, Kürt Siyaseti de geçmişteki yanlışlarından dersler çıkararak aynı yanlışları tekrarlamamalı.

3. Kürtler 2023 seçimlerini bir fırsata çevirmeli, peşinen hiçbir bloğa (Millet İttifakı veya Cumhur İttifakı) angaje olmamalı.

Demokrasiye, demokratik yeni bir Türkiye’ye imkan sağlayacak ve Kürt Sorununu çözecek olana destek verilmeli.

Aslında Abdullah Öcalan da 2013 Newrozu’nda bu fikirleri dile getirdi ve ilaveten de PKK’nin artık silahları bırakması gerektiğini söyledi.

Bugün de bu tespitler geçerli.

İnşallah bir an önce aklı-selim devreye girer de milletin yıllardır çektiği ve halen de çekmekte olduğu acılar biter.

 

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.