Cihan Aktaş: Dinlemek İçin Yazıyor Yazmak İçin Koşuyordu

01.01.2024

Cihan Aktaş, Ümran Dergisi’nde kaleme aldığı yazıyı aşağıya alıntılıyoruz. 

Rahmetli Recep Seyhan’la Aylık Dergi’de yazdığımız yıllarda başlayan metne dayalı bir tanışıklığımız vardı. O İstanbul’da ikamet etmiyordu, ben de Türkiye’den uzakta yaşadım yıllarca, bu yüzden yüz yüze tanışıklığımız ancak 2016’da gerçekleşebildi. Türk Edebiyatı Vakfı’nda Funda Özsoy’un misafiriydim, Recep Seyhan da geldi. Samimi, coşkulu, öykü konusunda ise tutkuyla dolu bir yazar izlenimi bırakmıştı üzerimde. Sonraları zaman zaman karşılaştık. Yazdığı metinler ve öykülerinden söz ederdi. Metinlerinin kıymetinin yeterince bilinmediği kanısına sahipti, bunu da yine merkezlerden uzak yaşamasına yoruyordu muhtemelen. İstanbul’la bağını korumak için büyük bir gayret içindeydi. İstanbul dışında yaşayıp da metropolle ilişkilerini onun kadar canlı tutabilen bir yazar tanımadım bugüne kadar. Canlı bir edebî kamunun özlemi içindeydi. Oysa içinde bulunduğumuz dönemde -faaliyetler ne kadar yoğun olursa olsun- söylemleri ve yapıları belirlemede etkili olabilecek bir canlılığı olamazdı edebî kamunun. Gerçi bunun da bilincindeydi. Şartlarını zorlayarak ve bazen uzun araların ardından sürdürdüğü edebiyata yönelik çabasını takdir etmemek imkânsız.

Yeniden Yazıya Dönüş

İlk hikâye kitabını yayımlattıktan sonra 28 Şubat sürecine bağlı saiklerle uzun bir ara vermek zorunda kalmıştı. Öyküye 2010’da dönebildi. Bu dönüşü takiben yazarlık kariyerini yönetme sıkıntısı çektiğini dile getirirdi. Daktilo döneminde bırakmış, dijital teknoloji ve sosyal medya çağında geri dönmüştü. Bir uyum sıkıntısı yaşaması kaçınılmazdı. Derken Almanya tecrübesi bağlamında kaleme aldığı Çöp Kovasındaki Resimler Augsburg Notları 2017’de kitaplaştı. Öykü tahlilleri üzerine çalıştı. Osmanlı Türkçesinden yazı çevirileri de bu yıllarda gerçekleşen bir başka faaliyetiydi. Bu eserleri zannedersem ancak Hece Yayınları tarafından vefatından birkaç hafta önce yayımlanan kitaplarında yer alan biyografisinde görünüyor. Doğrusu Hece’yi özellikle de Ömer Faruk Ergezen’i tebrik etmek gerekiyor onun kitaplarının yayınındaki zamanlama konusunda.

Zongo’nun Değirmeni 2019’da yayımlandığında arayıp, Türkiye Yazarlar Birliği’nin İstanbul şubesindeki tanıtımına katılmamı rica etmişti. Öykülerini kendime yakın bulduğum, gayretini takdir ettiğim bir yazardı,  memnuniyetle gidip konuştum. Bu yakınlığı şöyle ifade edebilirim: Aforizmalara boğmuyordu metinlerini, öykülenmeye layık bulunmamış olana yöneliyordu dikkati ve tasvirleri okuru hikâyenin uzamına çeken bir derinliğe sahipti. Abartmıyor, büyütmüyor, küçültmüyordu olayı veya olguyu ancak olduğu hâliyle dikkate değer kılmayı başarıyordu. Yer yer Platonov’u çağrıştırıyordu bana: Kahramanları yazılamayacak siliklikte kişilermiş gibi gelse de yazar, ne yapıp edip bu siliklik çemberine kapatılmış insana dair öznelliği göstermeyi başarıyordu. Hikâye anlatıcısının hâlâ aramızda olduğuna inandırıyordu dili ama şüphesiz bu anlatıyı yeni biçemlerle var ediyordu.     

Hüseyin Akın’ın vefatının ardından Milli Gazete’de kaleme aldığı yazıda dile getirdiği gibi: “adı anılmayanlardandı o.” Fakat, adı kolay kolay anılmayan hikâyesini daha da derinleştirir içinde ve er geç gerçek okurları olur onun. Yine Akın’ın ifadesiyle, “övgüye alışık olmadığı için” de hakkındaki yargılara takılmadan çalışmayı sürdürdü. Kaldı ki Recep Seyhan uzun bir fasılanın oluşturduğu mesafelere rağmen dönmeyi denemeden yapamayandı. Zongo’nun Değirmeni bir bakıma bu dönüşteki ısrarın hiç de boşu boşuna olmadığını ortaya koymanın da kitabıdır. Öyküsü, Zongo’nun kişiliğinde, başkasına ait yitirilmiş imkânları hatırlatır. Taş ustası Zongo, hayatı, “tek nüsha ve okunmamış bir kitap” diye tanımlar. Çoluk çocuksuz Zongo, köylüsü en yakın değirmene ulaşmak için dünya kadar yol gidiyor diye, Kanlı Dere’deki bahçesinde bir değirmen yapma fikrine düşer… Kimi kimsesi yoktur, o gittikten sonra değirmeninin köyün mülkü olmasını ister. Beklentisi ise sadece şu: “Gittikten sonra üç yaşındaki bir çocuğun rüyasına girersem bu yeter bana.’’ (s. 22)

Her şey olup bitmişken, öyle görünürken geriye kalacak olan nedir? Olay, sahne, algı, olgu; unutulmaması gerekene dair imgeler, özlem, öykünme veya sızı, hatta sızılı bir neşe. Bir öykü, boşu boşuna yaşamamış, boşu boşuna yaşanmamış olana yönelik ihtiramı da kaydeder geleceğin tarihine.  

Bu ne derin bir yalnızlık, nasıl bir kimsesizlik öyle! Gözlerinde “Çivi Yoktu Senin” başlıklı öykünün kahramanı, geniş ailede herkesin üzerinde bir tasarruf hakkına sahip olduğu, ancak “kendisine bir soru yöneltilmedikçe konuşan” Gülfu, bir hayli tanıdık yine de ne kadar az konu edilmiş bir karakter! Kendisiyle az çok iletişimi olan ağabeyi bile eskiden devreden bir alışkanlıkla, onunla konuşurken bir boşluğa bakardı. “Bir soruya cevap vermek zorunda kalırsa sözlerini belirsiz bir yere gönderir gibi sarf ederdi ve gözlerini kaçırırdı muhatabından.” (s. 91)

Tecavüz kurbanı bir kız kardeşe aile ortamında tanınan yaşama hakkının bedelleri üzerine daha dehşetli bir öykü okumadım. Sessizlikle cezalandırma bu kitapta başka bir öyküde de karşımıza çıkıyor: ‘’Kapı Sesi’’. Bu kez bir baba, ona karşı sesini yükselttiği için oğlunu sessizlikle cezalandırmaktadır.

Paylaşmayı Seven Coşkulu ve Tutkulu Bir Yazar

Recep Seyhan çok sevdiği öğretmenlik mesleğinden 28 Şubat sürecinde uzak düştü, yukarıda belirtmiştim. Şartlar onu Almanya’ya gitmeye zorladı. Orada da öğretmenlik yapmak suretiyle Türkçe ile bağını korudu. Gelgelelim, eşi Sadiye Hanım’ın anlattığına göre, İmam Hatip mezunu olduğu için uzaklaştırıldı görevinden. Bunun kendisini ne kadar sarstığı tahmin edilebilir. Bildiklerini paylaşma konusunda coşkulu bir yazar, bir öğretmendi. Heyecanını etrafındaki edebiyatseverlere de yansıtırdı. Birçok genç öykücüye katkısı olduğu açık. Eğitimci yanıyla edebiyatçılığını bir araya getiren eserler verdi. Edebi Metinler I, II (1999), bunlara bir örnek. Kuramsal yazılarıyla psikanalitik tahlilleri bir araya getiren Bana Hikâye Anlatma 2017) ise bir edebî türü nasıl kavradığını ve okuduğunu gösteren verimlerini bir araya getiriyordu. Ömer Faruk Ergezen bir konuşmamız sırasında rahmetli Rasim Özdenören’in Recep’in öyküleri kadar edebiyat üzerine kaleme aldığı metinlerini de önemsediğinin altını çizmişti.

Hocasız kuşakların mahzunluğundan söz eder Deleuze. “Öğretim görevlilerine ihtiyacımız olsa da hocalarımız yalnızca kamusal öğretim görevlileri değiller. (…) Kim bize yeni düşünme biçimlerini öğretti?” İyi okurları ve gerçek öğrencileri vardı Recep Seyhan’ın. Onlar muhakkak ki hastalığı sırasında da yanında oldular. İçlerinden kıymetli bir öykücüyle Bursa’da bir etkinlikte tanıştım vefatından önceki hafta. Dergilerden adına aşina olduğum Kuddusi Demir’i, Kibrit isimli kitabını okurken daha iyi tanıdım. İyi hoca öğrencisini farklı ve özgün kılan sesi bastırmaz, tersine, belirginlik kazansın diye yardım eder. 

Tutkulu bir yazardı Seyhan. Öyküsünün yeteri kadar kıymetinin bilinmediği izlenimine sahipse de, özgünlüğüne duyduğu inanç öylesine güçlüydü ki yazmayı asla bırakmadı. Zeynep Sati Yalçın’ın Türk Dili dergisi için yaptığı röportajda öykü türünü seçme nedenini şöyle anlatıyor: “muhteşem bir coğrafyada doğdum. Ruhumun diplerine kazınan ilmekler; mayıs ayında bile kar yağabilen, rüzgârların varlığımın iliklerine bitimsiz hasretler üfürdüğü bir coğrafyada atıldı. Çiçeklerin, ağaçların ve kuşların bol ve özgür olduğu, birçok çocuğun hayal bile edemeyeceği tabiata, görkemli doğal mekânlara mukabil eprimiş zamanlarda; paçaları çakıldaklı biz çocukların erken gördüğü -bazen görmemesi gereken- yaşanmışlıklara, dokunaklı hayatlara da şahitlik ettim.”

Kuddusi Baker’in güftesi Hüseyin Fehmi İnci’ye ait  “Vasiyet” parçasının bazı sözlerini hatırlattı bana bu cümleler:

‘‘anımsayın

anımsayın ki, tazelensin geçen günler

adımı anın

anın ki unutulmayım

kuşların kanat çırpışındaki güçle ısrar ediyorsam

bir yerlerimde sesim, bir yerlerimde ismim duyulsun diyedir

şimdi göğün beni öpen o yerinde uyuyorum

anımsayın ki, kar yağdığında tenim üşümesin…”

25 Eylül 2018’deki Twitter hesabında yer aldı şu ifadeler: “Beni ilk terk edecek olan adım ve yazılmamış öykülerimdir. Adım terk edecek ilkin beni, ‘Cenaze geldi mi?’ diyecekler, ‘Recep geldi mi?’ değil sözgelişi… ‘Cenaze nerede’ diyecekler ısrarla adımı anmayacaklar… Sonra bir hikâye bile yazamayacağım… Hikâye(m) bitmiş olacak…”

Ya da başka türlü başlayacak hikâyesi, fiziki yokluğu metinlerine dair yorumlarda bir tür tarafsızlık oluşturacağı için. Zaman ve ortamlara özgü çeşitli dengeleri göz önünde tutan değerlendirmeler yerini görece daha adil bir bakışa terk edecek. Genç yazarlar onun ayak izlerinin verdiği cesaretle şehirlerarasında koştururken kendilerine has öyküyü keşfedecekler. “Kim yazardı onun hikâyesini?” diye sorulduğunda adını akla getiren öyküler, okuyana umut ve coşku kazandıran, bakışını tazeleyen nitelikte kahramanlar armağan etti edebiyatımıza.  Üç yaşındaki çocukların rüyasına girmesi hiç şaşırtıcı olmaz.

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.