Cihan Aktaş: Taşta Parçalanan İmgeler

17.03.2022

Cihan Aktaş, Nihayet Dergi Nisan 2021 sayısında “Taşta Parçalanan İmgeler” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Yazıyı aşağıya alıntılıyoruz. 

Nihayet’in Mart sayısında yayımlanan “Mevhibe Kor: Bir Okuma Grubunun Hikâyesi” başlıklı yazımda şöyle bir ayrıntı vardı: 1970’lerin sonunda Mevhibe Kor, Küçükyalı’daki Turgut Reis Apartmanı’nda bulunan dairesini kitap okumaları için bir grup kadına açar. 12 Eylül Darbesini takip eden günlerde bir akşam yemeği sırasında kapı çalınır. Daha önce benzeri baskınlar yaşayanlar olduğunu öğrenen aile hazırlıklıdır bir baskın konusunda. Projesini Mevhibe Hanım’ın çizdiği apartmanın balkon bağlantısında henüz boşluklar vardır. Nevzat Kor bir aralıktan yan komşuya geçer. Askerler, “Bu evde toplantılar yapılıyormuş, Nevzat Kor mu yapıyor?” diye sorarlar. Mevhibe Kor toplantıları kendisinin yaptığına ikna etmeye çalışır. Kitap okumak suç sayılabilir, öğrencilere ders de vermektedir, onu belirtir. Askerler Nevzat Kor’un yerini öğrenme konusunda ısrar eder, sonunda imza alıp giderler.  

Mevhibe Kor’un askerlere, evinde düzenlediği okuma toplantılarını kendisinin yaptığına inandırması gerekiyordu. Ev, kadının faaliyet alanı sayılır kültürümüze göre. Askerler de böyle düşünüyordu belki, ama onlar sadece aldıkları emri yerine getirmeye çalışıyorlardı. Belli ki askerler bir kadının askeri darbe yönetimince suç sayılacak toplantılar yapacağına ihtimal verememişlerdi, evde bile olsa.  

Akla şu soru geliyor: Okurlukla ilgili faillikte kadını paranteze alan kabuller, ne ölçüde dini kültürümüzden kaynaklanıyor acaba?

Sevgili Zeynep Kevser Şerefoğlu’nun büyük çabasıyla Fatih Sultan Mehmet Üniversitesi çatısı altında ve 5 Ocak’la 5 Haziran arasında her hafta zoom platformunda gerçekleştirilen Toplumsal Cinsiyet Okumaları Çalıştayı’nda cevabını aradığım sorulardan biriydi bu. Çalıştay konuşmamı, Luce Irigaray’ın dil ve mekân eleştirileri üzerinden İskenderiyeli filozof Hypatia’ya konu alan Agora (Alejandro Amenbar, 2009) filmi esasında hazırladım. Irigaray’ın modern mimarlığın mekânlarının cinsiyetsizliği üzerine yaptığı tespitler kuşkusuz, filmin hikâyesinin geçtiği 4. yüzyılın sonlarıyla 5. yüzyılın başları için de geçerli görünüyor.   

Irigaray, modern Batı kültüründe dişi olan her şeyin ancak erkek olanla ilişkili bir şeyle bağlantılı olarak mevcut ve anlaşılabilir durumda olduğunu vurgular. Hristiyanlığın kadını düşük düzeyde bir insan olarak gösteren yaklaşımlarının Kartezyen devrime intikal ettiği de hatırlanmalı elbette.  

II-Kadınların agorada, dolayısıyla dilde sınırlı yerini Richard Sennett Ten ve Taş’ta irdeliyor.

Agora, Antik Yunan şehirlerinde politik, dini ve ticari her türlü faaliyetin yapıldığı alan.

Oğlan çocuğun beden dili agorada şekilleniyordu. Oğlanlar bedenlerinin ve seslerinin “polis” denilen daha büyük bir kolektivitenin bir parçası ve şehre ait olduğunu gimnazyumda öğreniyorlardı. Güçlü bir bedene sahiplik, iyi savaşçılığın göstergesiydi; eğitilmiş bir ses de oğlan çocuğunun daha sonra kamu meselelerine katılmasının garantisi olurdu. Oğlan bedenleri faaliyetlerle güçlenip biçim kazanarak kamuyu tecrübe ediyor, kamusal tarafından biçimlendiriliyordu. Agorada vakit geçirme lüksüne sahip yurttaş oranı nüfusun yüzde 10 ile 15’i arasındaydı.  Siyasi kararlar alınıyor, gizli pazarlıklar, derin dedikodular, törenler, dini danslar yapılıyor, bankacılık ve yemek faaliyetleri yürütülüyordu agorada.  Kılıç yutanlar maharetlerini sergiler, dilenciler ve asalaklar gezinir,  drama hareketliliği gerçekleşir, filozoflar toplanırdı.

Batı uygarlığının başlangıcında bedendi dünyaya hakim olan, güçlü, sağlıklı, seçkin erkeğin bedeni. Beri taraftan, bedendeki erkeksiliğe ait sayılan güçlü ısının sporla korunması, çıplaklık ve teşhirden duyulan gurur, “bu başat beden imgesi”  siyasi toplulukta kolektif özdenetim oluşturamamıştı. Bedenin bu hakimiyeti, söz-eylem birliği yoluyla rasyonel bir biçimde yaşama gücünü azaltıyordu. “Tek sesin mahkûmu olmak” diyor Sennet.  Taşın Atina şehrindeki gösterişli kullanımı uygarlığın başarılı olmasına yetmemişti. Başat çıplak beden imgesi taşta parçalanıyor, kendini teşhir eden ses kent mekânı içinde birlik bozucu bir güç haline geliyordu.

Yunan düşüncesi aklı eril bir akıl olarak görüyordu. Uygarlık ve şehir kadınları dışarıda tutacak şekilde tasarlanmıştı. Ev, kadının mahremiyetini güvence altına alan mekândı, erkek oraya gelir ve giderdi. Evin derinlikleri kadına aitti, ama kadın orada aynı zamanda kayboluyordu. Antik Yunan evlerinin yüksek duvarları ve çok az penceresi vardı. Varlıklı kesimlerin evlerinde odalar bir iç avlunun etrafında sıralanıyordu. Sennett klasik Müslüman evinin haremlik-selamlık sistemini hatırlatır. Oysa etkilenmiş olanlar Müslümanlardı. Beri taraftan selamlığın, agora faaliyetlerinin bir kısmına karşılık gelen bir mekân olarak geliştirildiği söylenebilir.

Antik Yunan evlerinde evli kadınlar, konukların ağırlandığı oda olan “Andron”da asla görünmezlerdi. Andronda verilen içkili davetlerde sadece kadın köleler, fahişeler ve yabancı kadınlar yer alırdı. Evli kadınlar ve kız çocukları, kendilerine ayrılan oda veya odalarda otururlardı. Zengin evlerinde bu odalar ikinci katta bulunurdu.

Aradan bin yıl geçtikten sonra da değişen bir şey olmamıştı agorada. Tersine, beş yüz yıla yakın bir süre içinde yayılarak kültürü belirleme konumunu ele geçiren Hristiyanlığın ruhban sınıfı, İncil’deki çeşitli ifadeleri öne sürerek kadınları olduğundan daha derin bir sessizlik ve görünmezliğe zorlamaya başlamışlardı.

 

III- Alejandro Amenbar, 4. yüzyılın sonu ile 5. yüzyılın başlarındaki bir zaman dilimi içinde, İskenderiye şehrinde katliamlarla süren güç çatışmaları içinde bir kadın filozofun, Hypatia’nın direnişini anlatıyor Agora’da.  

Rachel Weisz’in canlandırdığı Hypatia (370-415), filozof, matematikçi ve astronomdu. Dönemin ünlü matematik bilgini Theon’un kızıydı. Atina’da eğitim görüp döndükten sonra İskenderiye Kütüphanesi’nde dersler vermeye başlamıştı. Pagan, Yahudi ve Hristiyanlardan oluşan öğrenci topluluğuna Platon ve Aristo felsefesi anlatır, kozmosun yapısı üzerine dersler verirdi. Devrinin en güzel kadınların arasında olduğu kaydedilir. İskenderiye valisi olan öğrencisi Ortestes’in ve kölesi Davus’un ona âşık olduğunu öğreniyoruz filmden. İskenderiye’de Hristiyanlığın hakimiyetini ilân ettiği bu yıllarda yoksul ve dışlanmışlar bu yeni dine geçerek “kardeş” kimliği kazanıyordu. Hristiyan olan eski köleler, pagan efendilerini hedef gösteren hınç yüklü bir harekete dahil oluyorlardı.

Hypatia’ya yönelen hınç, pagan erkek aristokrasisine yönelenden bir hayli farklıydı. Bir güçsüz, bir sessiz olması ve hâlâ Hristiyanlığı kabul etmediği için kendini unutturması gerekirken hâlâ nasıl agorada dolaşarak eleştiriyordu iktidar mücadelesi veren ruhbanları? İffetsizlikle suçlanamazdı Hypatia, felsefeyle iştigal hakkını âdeta, cinsel olgulardan uzaklığını ilân ederek güvenceye almıştı. Babasının bu konudaki çeşitli yorumları, Hypatia’nın sadece evlilikten değil aşktan da uzak durarak ilim alanındaki faaliyetini koruyabileceğini düşündüğünü gösteriyor.   

Karmaşık, çatışmalarla dolu, mevcut dinlerin barış ve kardeşliği tesis edemediği bir dönemdir. Sembollere dönük imhalar, katliamlara yol açmaktadır. “Bizi birleştiren şeyler ayıranlardan çok fazla, biz kardeşiz,” diye uyarır öğrencilerini Hypatia.

Hristiyan mustazaflar, Kur’an’da vaat edilecek olan önderlik ve varislik konumunu yapıcı, barışçıl bir şekilde üstlenememişlerdi. İslam’ın gelmesine 200 yıla yakın bir zaman vardır.   

Derken Piskopos Cyril konuşmalarında, Hypatia’yı hedef göstermeye başlar. Seçkinleri bir araya toplayarak İncil’deki kadınları sessizlikle ilişkilendiren bölümleri okur onlara: “Bir kadının bir erkeğe bir şey öğretmesine izin vermem. Tersine, erkeğe sesini çıkarmamalı, sükunetini muhafaza etmelidir.”  Pavlus’un genç çömezi “Timoteyus’a Birinci Mektubu”ndan parçaları “Tanrı’nın Sözü” olarak takdim eder Cyril topluluğa ve ekler: “İsa bunu çok iyi biliyordu. Bu yüzden kutsal mirasını 12 erkeğe emanet etmişti. Aralarında hiç kadın yoktu. Bunun anlamı: İskenderiye halkının bir kadını takdir ettiğini hatta sözlerine güvendiğini biliyorum. Bu, filozof Hypatia. Bu kadın tanrısızlığını ilân etmiştir. O bir cadıdır. Siz ileri gelenler, artık kendinizi İsa’yla uzlaştırmanın zamanı geldi. Bunlar, Tanrı’nın sözleri.” Cyril nihayet, “Önünde diz çöküp kabul ettiğinizi belirtin,” diyerek konuşmasını tasdik etmelerini bekler seçkinlerden. Vali Orestes hocasını hedef gösteren bu dile destek olmaktan kaçınır ve bu yüzden Kıpti Hristiyanlardan oluşan Parabolinler tarafından taşa tutulur. Hypatia’nın bir diğer öğrencisi, daha sonra Ptolemais şehrine piskopos tayin edilecek olan Synesius da üzgündür, ancak Cyril’i karşısına almaktan kaçınır. Hatta, piskoposu, “Kutsal kitaptaki sözleri saptırarak işine geldiği gibi kullanan biri,” olarak suçlayan arkadaşı Orestes’i, ruhbanın ifadelerinde tutarsızlık olmadığına iknaya çalışır. “Kaç kadını takdir ediyoruz, kaç kadını?” diye sorar Synesius, “Kaç kadının sözünü dinliyoruz?” 

Hypatia artık daha yalnız, tek, ayrıksıdır. Haksız ve hukuksuz işleri dile getirmekteki ısrarı olmasaydı, dinsizlik ve büyücülükle suçlanmayacaktı kuşkusuz. Birbirini izleyen katliamların kritik anlarında, inancı ceset yığınları karşısında bir kez daha sarsılmış olan Davus’u görürüz yine. Kendisine merhamet gösterilmişti, o niçin merhamet edemiyordu? İlk kargaşa günlerinde bir tür zafer sarhoşluğu içinde tacize yeltendiği, buna rağmen onu serbest bırakmış olan eski efendisini korkunç bir ölümden nasıl kurtarabilirdi? Bıçakla öldürmek bir çözüm gibi gelir.

Olaylar zinciri tam olarak filmde anlatıldığı gibi miydi, söz konusu kurgu olduğunda bunu tartışmak bir yere kadar anlamlı. Zulüm birbirini tetikleyerek dolaşıyor kesimler arasında ve yükselen güç olan Hristiyanlık, karşıtlarını en can alıcı suçlamaları sessizleştirmek, ortadan kaldırmak istiyor. “Dairenin kusursuzluğu bizi körleştirdiği için onun ötesini göremediğimizi var sayıyoruz,” demişti Hypatia. Körleşmeme çabası içinde olmayı öğütlüyordu, kendisi nerede durursa dursun. Elipsi tespite doğru götüren, heva ve hevesle izah edilemeyecek bir kavrayışın düşüncesi bu.

IV- İyi eğitim süreçlerinden geçememiş genç adamlar neden güç ve iktidarla özdeşleştirilen mafya gibi örgütlerde varlık ararlar? Genç kızlar niye yeme bozukluğuna yol açan saplantılara düşerler? Biyolojik cinsiyet verilmişken, “toplumsal cinsiyet” görece sosyal ve kültürel yargılarla inşa edilir.

Gotik romanlarda kadınların yaşadığı kabûs biraz (belki epeyce) erkeğe yüklenen güçlülüğe ilişkin büyünün bozulması, yalana dönüşmesiyle de ilgili olmalı.

Luce Irigaray kadınlık ve erkekliğe dair birikmiş imgeler mirasından söz eder. Mekânın yapısından dışarıda tutulmanın felsefe ve dilden dışlanmayla ilişkisini irdeler. Yapısalcılık sonrası feminist düşünüre göre Batı felsefesinde kadın dışarıda bırakılır, mağaradan dışlanır. Batı kültürü erkek olmanın ne olduğunu tanımlamakla başlar ve ardından dişi olmayı erkekliğe bağlı olarak tanımlar. Batı mimarlığı da felsefe ve dil itibarıyla cinsiyetsizdir, sadece erkek özne dikkate alınarak geliştirilmiştir. Descartes ilahi, geleneksel ve insani maddi alanlar arasındaki ilişkiyi kadınlara değil, yalnızca erkeklere açar.

Irigaray Batı kültürünün kadınların sohbetlerini ve çocuk oyunlarını görmezden geldiğini, cinsiyetli öznenin söylemlerde var olmasını engellediğini öne sürer. Hocası Lacan gibi, dişi bedene atfedilen edilgenliğin konuşmama ve suskunluğu temsil ettiğini belirtir. Ama Lacan’dan farklı olarak, bunu dilin yapısına bağlamaz, miras alınmış kültürle izah eder.

Freud gibi Lacan da cinsel farkın kadınlar ve erkekler açısından temel olduğunu göstermiş ve bu farkın kadınlar için istikrarsız bir kimlik oluşumu anlamına geldiğini söylemişti. Irigaray Lacan’dan farklı olarak kız çocuğunun annesini veya kadınları suskunlukla özdeşleştirmesinin dile girişin bir sonucu değil de kadını ikinci sınıf olarak tanımlayan belli bir cinsel kültür alanına dahil olmasıyla gerçekleştiğini öne sürer. Kız çocuğu kamusal dünyaya yönelirken kendini, “konuşamaz” bir konumda gördüğü annesinden kopmaya mecbur hissediyor. Bu kopma kız çocuğunda, annesini terk ettiği inancıyla bir suçluluk duygusuna yol açar.

Kültürel olarak konuşmanın eril biçimlerine (nutuk, teoloji, mantık) atfedilen geleneksel değerin tersine, kadınların konuşmaları “kurgu” “fantezi” ve “dırdır” sayılarak küçümsenir. Yorum, hezeyanla bir tutulur. Olayı çatlatıp aradan başka unsurlar çıkartmaya karşılık gelen bir konuşma gayretidir bu oysa,  gazetecilik ve tarihçilikte yapıldığı gibi.

Irigaray kadını kendine has kılan nitelik ve eğilimlerinden uzaklaştırarak erkekle eşitlemeyi değil, farkı kadının aleyhine sürdüren semboller düzlemini değiştirmeyi öneriyor. Bu semboller düzlemini baştan alıp düşünmek mümkün olmalı. Sennett Ten ve Taş’ta bunu yapıyor. Yaşadığımız şehirlerin arka planını oluşturan kod ve saikleri bütün boyutlarıyla açıyor önümüze. Hypatia ise matematik bilgini babası Theon sayesinde agorada kendine konuşma alanı bulabilmişti.

Irigaray dişi cinsiyetli öznenin Batı felsefesinde henüz bilfiil var olmadığını düşünür. Kartezyen öznenin de cinsiyetsiz olduğunu belirtir. Bilim ve geleneksel arkitektonik, cinsiyetli özneye fiziksel, entelektüel ve kültürel sınırlamalar koymuştur. Kartezyen mekân ve zaman kavramları özneyi, zamanda oluşan zihinsel algılarla mekânda gerçekleşen maddi bedenden oluşan bölünmüş bir ikinci sistem olarak tanımlar. Batı mimarisinde dokunma ve ses gibi duyu temelli esaslar göz ardı edilir. Modernist mimari, mimarlığı görsel bir deneyimle sınırlar.

Futbol gibi, agora kurallarının hâlâ geçerli olduğu bir alandır, mimarlık.

Modern mimarlığın arka planındaki felsefe ve dil, kadınların gerçek ihtiyaçlarını ve kadınsı nitelikleri işte şu şekilde olumsuz terimlere dökmektedir: “Edepsiz, tekinsiz, aşırı, eksik, düzensiz, taklitçi, hayalci, ipe sapa gelmez.” Erkek ise şu niteliklerle tanımlanır: “Faal, muhakeme sahibi, özerk, tekil, sabit, istikrarlı.”  

Simone de Beauvoire, kadınların, erkeklerin kendilerine mal ettiği pozitif özellikleri benimsemesi gerektiğini savunurdu. Irigaray ise kadınların erkeklerden sahiden de farklı olduklarını kavramaları gerektiğini düşünür. Cinsiyetli öznenin, ötekiyle payaşılan saygı ve samimiyet gibi niteliklerle üretildiğini belirtir. İnşa edilmiş çevrenin üretimine dahil olan “ötekiler”in katılımına saygılı, işbirlikçi, çoklu, duyumsal, teknik, maddi ve sözel dilleri işlevsel kılacak yaklaşımlar geliştirmeyi önerir.  Ötekinin sınırlarını tamamen yutan bir arzu fikrinin değil, özneler arasındaki mekânsal mesafe, direnç ya da diyaloğun önemini anlatır. Fark”ı dikkate almayan, cinsiyetsiz bir özneye yönelik mimarlığın mekânlarında hırs, rekabet, şiddet, çatışma, acı, utanç, linç ve faili meçhul ölümler eksik olmayacaktır.

Irigaray’ın sorgulaması, hayatı kuşatan somut soyut bağ ve bağlamların sürekli yeniden fark edilmesinin gereklerini getiriyor önümüze; “fark” da buna dahil. “Fark” nasıl olur da insani gelişmenin bir kaynağı olarak yorumlanır?

İslam Âlemi son iki yüz yıl içinde kendi inanç ve hayat tarzıyla bütünlük arz eden bir mekân anlayışından hızla uzaklaştı. Mahremiyet değerlerini korumanın kadınların görünmezliğine bağlandığı Bizans şehri sistemi,  tasarımlarında hesaba katılmadıkları mekânlarda hayat mücadelesi veren kadınların kendini tedirgin hissettiği, erkeklerin de ne pahasına olursa olsun güçlülük niteliği kazanma ve koruma kavgasına zorlandığı bir mekânlar bütün ortaya koymakta.

Yeşilçam Sineması’nın uzun bir döneminde kadının sokağa düşmesinin bir korku, bir tehdit olarak işlenmesi rastlantı eseri değil. Sinemayı Modern Türkiye projesi için tasarlamayı üstlenen Muhsin Ertuğrul’un filmlerinde, kadınların kamusal alanla ilişkisindeki sorunları fark etmekten uzak bir inşa dili belirgindir. –Zaten ürkek bir edaları olan- kadınlar aşina olmadıkları mekânlarda iffetlerini yitirme tehdidine karşı uyarılırlar. Sokaklar, caddeler, bürolar, karanlık oyun eğlence mekânları sadece kadınlar için korkulu, bir tek kadınların kişiliğini çarpıtan mekânlar değildir oysa.

Önemli soru ise şu: Bizim mekânlarımız artık, nasıl tasarlanmalı? Semboller düzlemini baştan alma gereği duymaksızın sürdürülen inşalarla endişe verici toplumsal olgular arasındaki bağı görmezden gelmeyi nereye kadar sürdürebiliriz? Konuşulması gereken ötelendikçe de varlığı çarpıtan hurafe ve yargılar bazen aile terbiyesi, bazen (dini anlamlar yükletilen) adet ananeler halinde hükmünü koruyacak. Dışarıda tutma ve yanlış anlamaları olağanlaştıran klişeler, son teknolojinin gücüne yaslanan bir haber, bir dizi kapsamında ekranlardan, albenili bir şiir, bir masal içinde bir okul kitabından hayatımıza nüfuz etmeyi sürdürecek.  

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.