Doğu Ergil: Adalet

05.03.2021

Doğu Ergil, gazetedavul.com’da “Adalet başlıklı bir yazı kaleme aldı. Yazıyı aşağıya alıntılıyoruz.

İnsan toplulukları, tarih sahnesine çıktıklarından beri adaleti tanımlamaya ve tesis etmeye çalışmışlardır. Çok erken zamanlardan beri adaletin medeniyetin gereklerinden biri olduğu fark edilmiştir. Adalet olmadan toplumları bir arada tutmak zordur. Bu yüzden bütün toplumlar, kültürler ve dinler, adalet ararken onun uygun bir tanımını yapmak gereğini de duymuşlardır. Bu arayış, günümüze kadar sürmüştür.

Önce adaletin, denge ve düzen kavramlarıyla ilişkisi kurulmuştur. Sonra, insanların, değerlerin ve davranış ölçülerinin doğru sıralamasının ne olabileceği üzerine kafa yorulmuştur.

Denge sağlayan, ortak yararı ve hakkaniyeti gözeten şeylere ‘adil’ sıfatı verilmiştir. Adaleti sağlamak ve adil olanı korumak için kural koymanın ve yasa yapmanın gereği üzerinde durulmuştur. Yasalarla sağlanan ve korunan adaletin, toplum yaşamı için en iyi sonucu doğuracağı düşünülmüştür. Bu da insanlığı, doğru yasa yapımına ve uygulamasına; doğru yönetimin ve adalet dağıtımının şekli üzerine düşünmeye yöneltmiştir.

Adalet üzerine tarih boyunca birçok tez/teori geliştirilmiştir. “İlahi emir” teorisyenleri, adaletin Tanrı tarafından sağlandığını ileri sürmüşlerdir. Başkaları, (ör.John Locke) doğa kanunlarının adalete temel teşkil ettiğini savunmuşlardır. “Toplumsal sözleşme”ciler, adaletin ortak uzlaşmadan kaynaklandığını iddia etmişlerdir. 19. yy.dan itibaren “toplumsal yararı” savunanlar (ör.John Stuart Mill), adaletin toplumsal barış ve istikrar için yararını vurgulamışlardır.

Başka kuramcılar, “cezalandırıcı adalet”, “onarıcı adalet” kavramları çerçevesinde açıklık (şeffaflık), hesap verirlik, koruyuculuk, sorumluluk, kanun önünde eşitlik yoluyla insan ilişkilerini düzenleyerek adalete ulaşılabileceğini iddia etmişler ve adaleti bir erdem olarak nitelemişlerdir. Bir adım daha atarak, adaletli kanunlar yapabilmeyi, hakkaniyetli davranmayı (içerici, koruyucu, eşitlikçi, önyargısız), sadece düzeni sağlamanın değil, insanları tatmin ve mutlu etmenin güvencesi olarak görmüşlerdir.

Adaletin bir özelliğinin de insanların güvenliğini ve mutluluğunu sağlamasıdır. Bu da ancak bireysel özgürlüğün garanti altına alınmasıyla olur önermesi, düşünce tarihinde oldukça erken yerini bulmuştur. Toplumsal düzen, eğer bireysel özgürlüğü garanti ediyorsa adaletin ön şartını karşılamış demektir. Bu da düşünürleri eşitlik fikrine getirmiştir. “Eşitlikçiler”, adaletin sadece eşitlik çerçevesinde var olabileceğini savunurken, demokratik bir düzenin fikirsel altyapısını da hazırlamışlardır.

Özgürlük ve bireysel mutluluk konusunda daha derinlemesine düşününce, otoritenin ve onu kullanarak yönetenlerin/yönetimlerin olmaması fikrinin savunulamayacağını anlamışlardır. Bu da adalet üzerine düşünenleri, bütün öznelerin bireysel mutluluklarını güvence altına almaktan çok, çoğunluk tarafından önemsenen ve korunmaya değer görülen değer ve yararların güvence altına alındığı toplumsal bir düzen anlayışına götürmüştür.

Pekiyi, adil bir düzende “ortak yarar” ve “uygun olan” normlarına uymayanlara ne yapmak gerekir? Onlar bastırılmalı mı? Yoksa düzene zarar vermeleri söz konusu değilse hoş görülüp, sistemi zenginleştirmek için onlara yer mi açılmalı? Bu bağlamda Fransız filozof Pierre Bayle, “Eğer demokrasi adil bir yönetim biçimiyse hoşgörü, özgürlüğün güvencesi olarak görülmelidir” demiştir.

Hoşgörü, demokrasinin olmazsa olmaz şartıdır. Aykırı fikirler, barışçıl biçimde ifade ediliyorlarsa, hoşgörüden yararlanmalıdır. Demokrasi, kendini otokrasiden bu yolla (hoşgörü sayesinde) ayırır. Barışa ve iyiye ancak bu sayede ulaşılabilir.
John Rawls ve Robert Nozick gibi kuramcılar, işin içine ekonomiyi de sokarak, adil bir düzenin, toplumun refah düzeyini de yükselteceğini savunmuşlardır.
Bütün bu tahlillerden çıkan sonuç, adaletin kazanıldığı kadar kaybedilebilir ve göreli bir kavram/durum olduğudur. Ona gereken özen gösterildiği sürece kazanılır ve korunur.

HUKUK VE ADALET

Hukukun amacı adalete ulaşmak, kurumlaştırmak (tesis etmek) ve dağıtmaktır. Adalet, bir kamusal kültür olgusudur. Kamu otoritesinin sorumluluğu, adaleti tesis etmek ve dağıtmaktır. Bu anlamda hukuk, örgütlenmiş adalettir. Adalet, bir iddiadan çok uygulamadır; uygulamada ortaya çıkar.

Adaletin yasalarla doğrudan ilişkisi vardır ama yasalar adaleti tesis etmek için yeterli değildir. Her otorite yasa yapar. Ama yasalar, gücün kurallar içinde ve toplum yararına kullanılmasını sağlamıyorsa, siyasal direktiflerden öte bir nitelikleri yoktur. Böyle olduklarında da varlık gayeleri adalet sağlamak ve dağıtmak değil, düzeni sağlamak ve korumaktır. Yasaların hukuksal olmaları için onların temel insan hakları, barış ve adalet arayışına yanıt verecek nitelikte olmaları gerekir.

Hukukun olmadığı yerde adalet de olmaz. Adil olmayan yasaların önünde ve ardında güç vardır. Hukukun üstünlüğünün geçerli olduğu yerde veya hukuk devletinde yasalar, bireyleri/ yurttaşları korur ve haklarını savunur. Yasa devletinde yasalar ve uygulamalar yönetimi (devleti) ve yöneticileri korur; onların gücünü ve ayrıcalıklarını güvence altına alır.

Bu ayırım, otokrasi veya otoriter yönetim ile demokrasinin farkını ortaya koyar. Demokrasilerde ve hukuk devletinde yürütme ve yasama, yargının denetiminde ve gözetimindedir. Hukuk, kamu gücünü sınırlamazsa, o gücü kullananların keyfileşmesini önleyemez, hatta aracılık eder.

Bu nedenle yasa devletlerinde kuvvetler birliği ve yürütmenin egemenliği söz konusuyken, hukuk devletinde şu esaslar geçerlidir:

1- Suç ve cezanın şahsiliği ve kanuniliği;
2- Sanığın masumiyetinin ön-kabulü;
3- Yasaların birbiriyle çelişmemesi;
4- Yasaların herkese (yasaları yapanlara da) eşit uygulanması;
5- Yasaların hakkaniyet içermesi ve herkesi kapsaması için, şahıs, ayrıcalıklı bir küme tarafından değil, seçilmiş temsilcilerce yapılması;
6- Yasaların açık, uygulama usullerin şeffaf ve yargı kurumunun bağımsız olması

Bunlar aynı zamanda hukukun üstünlüğünün (ve hukuk devletinin) güvenceleridir. Yasalarda açıklık, usullerdeki belirlilik hem keyfiliği önler hem de yargının ve yürütmenin hangi esaslara göre davranacağını netleştirir. Keyfi yasalar, keyfi yönetim, gücün hakkaniyetle kullanılmasını sağlamaz, yurttaşları korumaz.

Keyfilik, belirsizliktir; yasa ve kararların önyargıyla, bazen nefretle (ayırımcılık yaparak) ve özel çıkarlara hizmet edecek tarzda oluşmasına ve uygulanmasına neden olur. Yasaların yol gösterici, temel hak ve özgürlükleri koruyucu olması için onların hukukun temel ilkelerine bağlı olması gerekir.

Hukukun temel ilkelerinin kasası ve koruyucusu anayasalardır. Anayasalar, ülkelerin yasalarının kaynağı ve çatısıdır. Onları keyfilikten ve tekelleşmiş (bazen gasp edilmiş) güçten korur.

Pekiyi, anayasaları ne korur? Onları hakları, özgürlükleri, yurttaşlık (ve insanlık) görevleri konusunda bilgili ve özenli olan bireylerin baskı ve haksızlığa karşı direnişi ve mücadelesi korur. Bu mücadelenin başarıyla verilebileceği en uygun ortam demokrasilerdir.

Demokratik kazanımlarını koruyamayan, daha kötüsü, demokratik bir rejim kuramayan toplumlar, adalete de kavuşamazlar.

Adaleti tesis edemeyen toplumlar, boyunduruğunda oldukları baskıcı, keyfi, kuralları belirsiz, yolsuzluk ve yoksullukla boğuşan rejimlerin tutsağıdırlar.

Özetle, adalet mutlak bir durumu ifade etmez. Görelidir; tesisi ve korunması için sürekli çaba ister. Bu çabayı, hakları ve özgürlükleri konusunda mücadeleye hazır bireyler gösterir. Sürüye ve ‘üstün’ addedilen kişilere tabi insanların çoğunluğu oluşturduğu toplumlarda hak, adalet ve demokrasi güdük kalır. Bu da galiba insanlık tarihinin kısa özetidir.

 

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir