Dr. Özgür Olgun Erden: AKP’nin kurduğu otoriter-faşistleşmeden MHP de oldukça mutlu

18.12.2021

Serpil İlgün, evrensel.net’te Dr. Özgür Olgun Erden ile “AKP’nin kurduğu otoriter-faşistleşmeden MHP de oldukça mutlu” başlıklı bir söyleşi gerçekleştirdi. Söyleşiyi aşağıya alıntılıyoruz. 

MHP’nin işi sokak siyasetine çevirmesine AKP’nin de bir itirazı olmayacak. Ama bunun sistematik ve koordineli bir hareket olduğunu düşünmüyorum.

Özgür Olgun Erden | Fotoğraf: Kişisel arşiv

Serpil İLGÜN
İstanbul

Dolar kuru yukarı yöndeki hızlı koşusunu sürdürüyor ve nerede duracağı öngörülemiyor. Artan enflasyon karşısında asgari ücretin 4 bin 250 TL’ye çıkarılması da işçi ve emekçileri zam sağanağından, alım gücünün düşmesinden koruyamıyor. Yarına duyulan endişe ve güvensizlik yoğunlaşıyor.

Ekonomide durdurulamayan kötü gidişata karşı AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan sabır telkin ederek, önümüzdeki altı ayı işaret ederken, MHP Lideri Devlet Bahçeli de yaptığı açıklamalarla ortağının arkasında durmayı sürdürüyor.

Bahçeli ve Erdoğan arasındaki bu uyum ne kadar gerçek? AKP-MHP ortaklığında durum ne? Ülkücülerin “Barınamıyoruz”, “Geçinemiyoruz” eylemlerini şiddet kullanarak engellemeye çalışılması ne anlama geliyor? Bahçeli’nin “Hoşgörü göstermeyeceğiz” yönündeki sözleri, ülkücü saldırıların genişleyebileceği anlamına mı geliyor? AKP ve MHP yeni bir siyaset üretebilir mi? Muhalefet nasıl bir pozisyon almalı?

Siyaset Bilimci Dr. Özgür Olgun Erden yanıtladı.

Siyaset sosyolojisi ve siyaset teorisi alanlarında çalışan Erden, doktorasını AKP üzerine yaptı.

AKP VE MHP ARASINDAKİ İDEOLOJİK UYUM SÜRÜYOR

MHP Lideri Devlet Bahçeli, AKP ile kurduğu ortaklıkta kimi zaman aynı zamanda muhalefet görevini yerine getirdiklerini söylese de Erdoğan siyasetinin savunuculuğunu sürdürüyor. AKP-MHP ilişkisinin simbiyotik yanı daha kuvvetlenmiş mi görünüyor, yoksa iddia edildiği üzere ayırımlar keskinleşmeye mi başladı?

MHP’nin konumunu AKP’yle ilişkilendirerek okumak sanırım daha iyi olabilir. Çünkü tam da AKP, MHP’nin istediği şeyleri yapmaya başladı aslında. Özellikle iktidarın tek merkezde toplanması, demokrasinin ve demokratik süreçlerin işleyememesi, hukukun isminin dahi anılmaması, kurumların artık işlevini sürdürememesi, otoriterliğin çok fazla ivme kazanması, MHP’nin ideolojik bagajlarında olan şeyleri de çıkarmasını sağladı bir anlamda. MHP’ye tarihsel olarak baktığımız zaman güçlü entelektüel ve politik üretimleri de yok. Tarihsel olarak hep reaksiyoner tutumlar içerisine girdi. Mesela 1970’lerde solun yükselişi karşısında kendisine biçilen reaksiyoner misyonu antikomünizm üzerinden yapmaya çalışması bu tutumlardan bir tanesi. Bunun dışında MHP’nin otoriter, faşizan diyebileceğimiz siyaset tarzı, devlet kavramının kendi ideolojisinin merkezinde yer alması, AKP’nin uzun süredir siyasetinin merkezine koymaya çalıştığı otoriter-faşiştleşme süreciyle de çok alakalı.

AKP’nin anayasa referandumu, Gezi olayları, 17-25 Aralık süreci ve son yaşanan 15 Temmuz darbesinden sonra giderek artırdığı bu otoriterleşme çizgisi MHP siyasetinin de kendisini bulduğu bir yer oldu. Darbeyle birlikte AKP kendi otoriter anlayışını bir anlamda konsolide etmeye çalıştı. AKP’nin bu otoriterleşme-faşiştleşme sürecinde artık halka vadedeceği bir şey kalmadı, karşıtlıklar, semboller, kutuplaşmalar ve otoriter siyaset söz konusu sürecin en önemli motivasyonları olmaya başladı. Yaşanan bu süreçte AKP, MHP gibi sağ siyasetlerin en temel üretici aygıtları olarak semboller ve simgeler öne çıktı. Bana göre MHP de, AKP’nin bu siyasetiyle yarışır bir siyaset içerisine girdi. Mesela Türkeş önemli bir semboldür MHP için. Ve eğer böyle bir sembolün varlığından söz edilecek ise bu ancak MHP ait olabilir.

Ankara’daki Alparslan Türkeş’i anma toplantısının MHP tarafından basılmasının arkasındaki temel saik bu mu?

Elbette. Çünkü Türkeş önemli bir sembol ve bunu hiçbir grup ya da siyasetle paylaşmak istemez. Genel olarak bakıldığında MHP siyaseti de tarihsel olarak halka bir gelecek vaadi ya da politika üreten bir siyaset hiç olmadı. Daha çok reaksiyoner olmakla birlikte semboller-simgeler üzerinden bir siyaset yürüttü. Şu anda benzer bir durum AKP’de de bazen devlet olur, bazen beka olur, bazen bayrak olur, bazen militarizm olur, bazen Erdoğan’ın iktidarını devletle özdeşleştirmek olur. Her iki siyaset açısından da otoriter-faşistleşmiş rejimlere özgü artan bir şekilde sembollerin ve simgelerin kullanımına başvuran bir siyaset söz konusu. MHP’nin de gücünü gösterebilmesi anlamında sığındığı tek şey bu semboller/simgeler. Türkeş Vakfına bu kadar sert tepkinin gösterilmesinin arkasında MHP’nin kendisini bu semboller ve simgelerle ürettiği siyaseti var. Bunun yanında elbette her iki siyasetin arasında tarihsel-siyasal olarak yer yer bir ideolojik uyumdan söz edebiliriz ve bu hâlâ sürüyor. Bu noktada mesela AKP siyasetinin hem iç, hem dış siyasette güçlü militarizm vurgusu ve bunu siyasetinin merkezine koyma çalışmasında MHP’nin hiç bir itirazı olmayacaktır.

MHP’nin tarihsel olarak rejimin sopası olma rolünden söz ettiniz. Türkeş anmasının basılması, “Geçinemiyoruz” forumu yapmak isteyen üniversitelileri saldırıyla engelleme, yine “Geçinemiyoruz” bildirileri dağıtan gençlere saldırı, Bahçeli’nin tehditlerinin yoğunlaşması ve alanının genişletilmesi, bu tarihsel rolün yeniden devreye sokulduğu anlamına gelir mi?

MHP’ye baktığımızda, değindiğim gibi özellikle 1970’ler ve o dönemin antikomünizm mücadeleleri, sokak çatışmaları, bu çatışmalarda devletin güvenlik güçlerinin önemli bir unsuru haline gelmesi, devletin kendisine biçtiği misyonu güçlü bir şekilde sahiplenmesi MHP siyaseti için bilindik şeyler oldu hep. Yani MHP açısından oldukça tanıdık, tansiyonun arttırılması. Belli siyasi grupların ya da gençlik gruplarının yaptığı etkinlikleri terörize edecek hareket içinde olmaları da hiç şaşırtıcı değil elbette. Ancak AKP’nin kutuplaştırıcı söylemlerinin kendi tabanında karşılıklar bulduğu zaman diliminden artık onların da yanıt bulamadığı zamanlara geçiyoruz. Bunlar artık halkın gündeminde yer almıyor. Diğer yandan, MHP’nin işi biraz daha sokak siyasetine çevirmesine AKP’nin de bir itirazı olmayacak. Çünkü bu zaman zaman kendi siyasetsizliğini üretebilecek bir alanı da açabilir ona. Ama bunun oldukça sistematik ve koordineli bir hareket olduğunu düşünmüyorum. Çünkü şöyle bir durum da var, iktidarın gerek devletin baskı aygıtlarını gerekse de legal-yasal süreçleri -hukuk gibi- oldukça keyfi ve hukuk dışı kullanımı ve bunların artık olağanlaşması söz konusu. Ve bu şekilde kendi kontrolünde olan bir şeyi sokağa taşırarak yapmak istemesine neden ihtiyaç duysun ki.

Yaptırılmayan iki etkinliğin de konusu “Geçinemiyoruz” itirazıydı. MGK kararına da sirayet eden ekonominin bir ulusal güvenlik sorunu olarak görülmesine de uygun seyrediyor son örnekler, ne dersiniz?

Rejimin şu anki olağan durumu göz önünde bulundurulduğunda toplumda çıkan farklı seslerin bastırılması noktasında iktidarın kendi yaptığı şeyler de var elbette. En son mesela YouTube kanalı üzerinden sokağın nabzını tutan üç gazetecinin göz altına alınması örneğinde de gördüğümüz üzere, devletin bütün aygıtlarını tekeline alıp kontrol ederek hemen her şeyi yapabildiği bir iktidardan söz ediyoruz. Bu iktidarın MHP kanadında, politika üretme çabalarını bastırma konusunda iktidardan bağımsız hareket edebileceğini düşünmek doğru olmaz. Çünkü dediğim gibi baktığımızda devletin baskı aygıtlarının her şekilde toplumu baskıladığı ve sindirdiği bir durumdan bahsediyoruz. Bunu çok keyfi bir şekilde de kullanıyor. Hukuk, Anayasa, yasalar falan AKP’nin artık dinlediği şeyler değil, çok rahat bir şekilde de baskı aygıtlarına başvurabiliyor. Ve bu mekanizma çok hızlı bir şekilde yargıyı içerisine alabilecek şekilde kullanılabiliyor. Üç gazeteciye çok hızlı bir şekilde ev hapsi veriliyor mesela. Bu tür şeyler insanlarda korku ve kaygıyı tetikliyor ve onları siyaseten pasifize ediyor. Burada AKP’nin kurduğu devlet merkezli otoriter-faşiştleşmeden MHP’nin de oldukça mutlu olduğunu görüyoruz. Çünkü AKP’nin, MHP siyasetinin temelini oluşturan şeylere benzer siyaset üretimleri yapmaya giriştiği bir durum söz konusu. Bu siyasal üretimlerin MHP’yi içine alacak şekilde uzun zamandır Türkiye’de yerleşikleştirmeye çalıştığı siyasal rejimi-düzeni bir faşistleşme olarak tanımlayabiliriz.

Faşistleşmenin temel ayakları, görüntüleri neler?

Aslında faşizmden bahsetmiyoruz, faşist bir kitle hareketinden de söz etmiyoruz ama tam da faşist rejimlere özgü birtakım pratiklerin, uygulamaların söz konusu olduğu ya da siyaset ve siyasal üretimlerin yapıldığı bir düzenden bahsediyoruz. Faşizme benziyor ama bu Mussolini ya da Hitler faşizminden tamamen farklı. Baktığımızda lider kültünün varlığı, toplumsal mühendislik girişimleri, kontrollü siyasal mobilizasyon, popülizm, korporatizm, yeni nesil yaratımı (dindar nesiller), dikkat çekici sembollerin ve imajların kullanımı, iktidarın tek merkezden yönetimi, devletin baskı aygıtlarının kullanımının olağanlaşması, yani devletin aşırı güç kullanımının bir anlamda hukuk dışılığı söz konusu. Bir anlamda faşist düşünce ve pratiklerin/uygulamaların geleneksel bir otoriter yönetim altında siyasete ve topluma nüfuz eden bir rejimden, yani faşistleşmeden söz ediyoruz. Ancak bu faşist bir rejim değil, daha ziyade siyaset alanını faşistleştiren, baskılayan, sindiren, terörize eden bir rejimden söz ediyoruz. Bu rejim yeri geldiğinde paramiliter gruplara da ihtiyaç duyabilir ama bu faşistleşmiş düzende hakim siyasetin olmazsa olmazı değil, çünkü elindeki baskıcı ve yasal-legal aygıtlara zaten fazlaca başvuran, keyfi ve hukuk dışı bir şekilde kullanan bir iktidar var.   

Burada temel sıkışmışlık şu; bu otoriter-faşitleşmiş düzende üretebilecekleri bir siyaset yok. Halkın şu anki hayatında gerek ekonomide, gerekse iç ve dış siyasette, genel anlamı itibariyle hayatın her alanında yani çalışma hayatından tutun da eğitim kurumlarına, sağlık sistemine ve gündelik partilere dönük bir siyasetsizlik söz konusu. Bu durumda AKP ve MHP ne yapacak? Belki Erdoğan liderliğini her zaman için bu siyasetin bir üretim aracı olarak kullanacak. Simgeler siyaseti de söz konusu siyasetin üretim aracının belki de tek ve son sığınağı olmak durumunda kalacak.

Erdoğan-Bahçeli ilişkisi için zaman zaman “Aralarında çatlaklar var”, “Ortaklık bozulabilir” ya da örneğin “Erdoğan demokrasi konusunda adımlar atmak istiyor ama Bahçeli’yi aşamıyor gibi” iddialar gündeme getiriliyor. Bahsettiğiniz faşistleşme yöneliminin arttırılması Bahçeli cephesinde ittifaka sahip çıkmayı mı içerir, yoksa anketlerde baraj altı görünen partisinin ve kendi ikbalini ön planda tutarak pragmatist davranabilir mi?

Bahçeli’nin kendi siyasetini üretebileceği bir alan var ve AKP o alanı da açmış durumda. Faşistleşme, iktidarın merkeziliği, liderlik dediğimiz, basın dahil her şeyi kontrol eden mekanizmanın varlığı MHP’yi de devlet aygıtının önemli bir aktörü pozisyonuna getiriyor. Sadece yönetme anlamında değil, kendi kadrolarını devlet kadrolarına yerleştirme anlamında iktidar onun için önemli bir unsur. Ama bir taraftan da bu iktidarın kendisini ne kadar devam ettirebileceği ve hatta seçimleri kaybettiğinde kendisinin de bunun bir parçası olma durumunda MHP’nin de bir başarısızlık durumu içine girmesi konusu var. Yani iktidarın başarısızlıklarına ortak olmak kendisi açısından da bir başarısızlık olacak. Zaten şu anki haliyle de seçimde baraj altında kalacağını gösteriyor anketler. Burada da ikili bir duruma oynuyor. Bir taraftan “Ben aynı zamanda muhalefet partisiyim” diyor ama bir taraftan da iktidarla ittifakın ortaklığını yapıyor. İç ve dış siyasette tartışmasız izlenen politikaların arkasında duruyor. MHP’nin kafasındaki tek şey, yarın bu başarısızlığın sorumluluğunun kendisine de çıkıp çıkmaması. Kendisini bundan nasıl kurtaracak? Dolayısıyla başarısızlığı MHP’nin alması çok iyi bir şey olmayacak.

KASIM 2015 ŞARTLARINDA DEĞİLİZ

Faşistleşmenin, içine girdiğimiz seçim sürecine olası yansımaları için gözleminiz ne? Sopalı bir seçim sürecine gireceğimiz yönündeki değerlendirmelere katılır mısınız?

AKP için sistemin meşruiyetini şu anki otoriter-faşistleşmiş bir düzende artık sadece seçimlerin sağlayabileceği gözüküyor. Ancak artık giderek alenileşen böyle bir düzende seçimlere ve seçim süreçlerine müdahaleler, AKP’nin bugüne kadar kendi meşruiyetini sağladığı bu mekanizmayı ve siyasal varlığını da tehlikeye atacaktır. Burada da gerek muhalefet partilerinin gerek başka siyasal hareketlerin bunu nasıl yönetecekleri önemli bir unsur.

Dolayısıyla mesele, burjuva muhalefetin ve toplumsal muhalefetin nasıl muhalefet yapacağıyla çok ilgili?

Evet, öncelikle burjuva muhalefetin pozisyonu çok önemli çünkü çok geniş bir tabanı içine alıyor. Bunu Millet İttifakı olarak ifade edersek, sandığa sahip çıkmak ya da seçim süreçlerini iyi yönetmek anlamında yerel seçimlerdeki tutumu gelecek seçimde de devam ettirebilirlerse iktidarın devlet aygıtlarını, zoru kullanmayı devreye koymasının artık oldukça alenileşen otoriter-faşiştleşmiş düzenlerinde onları fazlaca açığa düşüreceğini düşünüyorum.

Yani, iktidarın oy kaybını nasıl geri döndüreceği tartışmalarında verilen kasım 2015 stratejisi örneği sonuç almaz çünkü bugünkü şartlar farklı?

Kesinlikle aynı şartlarda değiliz, ülkenin içinde bulunduğu özellikle ekonomik sorunlar insanların hayatlarını fazlasıyla zorlayan bir durum. Şunu da söyleyebiliriz, bugün dış politika da farklı bir noktada. ABD veya AB’yle uyumlu giden hiçbir şey yok. Bugün bunların hiçbirinin olmadığı bir tarihsel-politik konjonktürdeyiz. Erdoğan’ın o zaman diliminde “Ben olmazsam ülke toparlanamaz”a dönük korku siyasetini insanların üzerinde fazlasıyla kullandığını gördük. Bir de şu çok açık ki, AKP ve Erdoğan siyaset üretemiyor artık. “Her şeyi siz bilirsiniz” diyerek sürekli sırtı sıvazlanan ve desteklenen bir liderle karşı karşıyayız. O lider şu anda başta ekonomi olmak üzere hemen her konuda konuşuyor ve konuştuğu ve söylediği şeylerden de hiç geri adım atmaksızın bunları yapmaya devam ediyor. Bu ciddi anlamda insanların hayatını olumlu etkileyecek bir politikaya karşılık gelmiyor. Ve Erdoğan sürekli aslında konuşmalarıyla kendini yalanlayan, bir zaman söylediği ile daha sonra söylediği birbirini tutmayan bir pozisyona da düşüyor.

Şöyle bir şey de var, devletin bütün kurumlarını kendine bağlayan bir liderin bütün bu kurumları tek başına koordine edebileceği ve yönetebileceği bir anlayış hakim. Tarihin hiçbir anında böyle bir siyasetçiye ve lidere tanık olmadık. Ancak bunun olabileceğine inanan bir lider ve anlayış söz konusu. Bu durumun kendisi devletin bütün kurumlarını kendine bağlayarak onları tek merkezden yönetme anlayışı doğrultusunda liyakatsizliğe, nepotizme, bağımsız kuruluşların ve danışma mekanizmalarının işlevsizleşmesine yol açtı ve bir anlamda yönetilemez bir durumu ortaya çıkardı. Bunun dışında haziran-kasım 2015 seçimleri arasında baskı aygıtlarıyla süreci kontrol altına almaya çalışmak, insanlarda korku yaratmak, insanları sandıktan uzaklaştırmak gibi bir şeyi -AKP’nin o zamandaki kadrolarını düşünürsek, Davutoğlu başbakandı- tekrarlar mı, bundan çok da emin olmamak gerekir. Çünkü en son yapılan yerel seçimlerdeki deneyimler AKP’nin hafızasında hâlâ taze ve tarih onlar için tekrar tekerrür edebilir. Son yerel seçimlerde İstanbul seçim sonuçlarını tanımadı, tekrar bir seçime gitti ve seçim sürecinde de basını kontrol etme de dahil, bütün devlet aygıtlarını ve imkanlarını kullanmasına rağmen bunu başaramadı. Bunu tekrar denemek AKP’nin kendini tamamen bitirebileceği bir duruma da yol açabilir.

MUHALEFET GÜVENİ TAM KURABİLMİŞ DEĞİL

Radikal bir oy kaybı yaşasa da yüzde 30’lar düzeyindeki oy oranıyla AKP birinci parti. Bunu ne sağlıyor?

Bunun için en başta AKP’nin tabanı ve tabanı oluşturan o geniş kitlenin diğer partilere olan yaklaşımlarına bakmak lazım. Özellikle belli aralıklarla tartışılan muhafazakar dindar dediğimiz kesimin iktidar değişiminde, sahip oldukları olanakları ne kadar koruyabilecekleri ya da bunların ortadan kalkıp kalmayacağı endişesi. Ve siyasette özellikle Erdoğan’ın getirdiği lider merkezli siyaset yapma tarzının çok fazla öne çıkması önemli faktörler. AKP’nin oyu yüzde 45’lerden yüzde 30 bandına indi. Bunda, muhalefet partilerinin hem politika üretme becerileri, hem farklı kesimlerin kendileriyle ilgili algıları yönetebilme kapasitesinin etkisi var. Ancak o güveni henüz tam kurabilmiş değil. İktidarın imkanlarını kullanan ve bu imkanları gerek ihaleler anlamında, gerek işe yerleştirme anlamında, gerek farklı sermaye gruplarına devletin finansal kaynaklarını aktarma konusunda bunları da yapan bir AKP iktidarından söz ediyoruz. Bunlardan dolayı yüzde 30 bandında hâlâ durması bizi şaşırtmamalı.

GÜNDEM BELİRLEMEDE MUHALEFET ÖNE ÇIKIYOR

Muhalefetin “nasıl olsa gidecekler”, “geliyor gelmekte olan” şeklindeki söylemlerinin altı dolu olmadığı için Erdoğan’ın lehine işleyen bir propagandaya dönüştüğü yorumlarına katılır mısınız?

Elbette katılıyorum. Ayrıca bunu söylerken içinde bulunduğumuz siyasi durumu da oldukça incelikli şekilde analiz etmek gerektiğini düşünüyorum. Yerel seçimde almış olduğu belediyelerin CHP’ye bir özgüven sağladığı çok açık. Bunun yanında CHP, ekonomi meselesinin insanların hayatlarında ağırlığını giderek hissettirmesinin iktidar değişimlerini kolaylaştıracağı izlenimini de veriyor. Ancak bu özgüven ve ekonomi-odaklı iktidar değişimi kolaycılığında “nasıl olsa kazanacağız” gibi siyasal pozisyonların öne çıkması muhalefeti rehavete düşürmemeli. Başardığı şeylerle halkta bir güven ve destek bulması için bunu devam ettirebilmesi gerekir. Mesela gündem belirleme konusunda biraz daha öne çıkan bir muhalefet görüyoruz. Gerek ana akım burjuva muhalefet, gerek sol muhalefetler ya da HDP gibi siyasetlerin Türkiye gündemini belirleme ya da yönlendirme konusunda bir inisiyatifleri var ve bu inisiyatifler içinde bulunduğumuz medya yapılanmasına rağmen gerçekleşen bir şey. Çünkü alternatif medya kuruluşları, sosyal medya platformları insanların rahatlıkla bilgi paylaştığı farklı iletişim kanalları yarattı. Kendi içerisinde devam eden bir süreç, bu süreçte de yaptığımız şeylerin üzerine başka şeyleri koyarak bunu sürdürmemiz lazım. Halktaki iktidar alternatifini ortaya koymak için bunu süreklileştirmek gerekiyor.

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.