Emin Belde ve Viyana / Siyasî Modernlik ve Medenîlik

12.08.2022

dogruhaber.com.tr’de ve sivilsiyaset.net’te “Emin Belde ve Viyana / Siyasî Modernlik ve Medenîlik” başlıklı yazı yayınlandı. Aşağıya alıntılıyoruz. 

Emin Belde ve Viyana / Dr. Bekir Tank

12 yılın sonunda tekrar Viyana’dayız.

Bilmeyenler de öğrenmiş olsunlar; Viyana, yine “dünyanın en yaşanabilir” şehri, yani dünyanın en emin beldesi olarak seçildi. Biz de istedik ki, bu vesile ile bir karşılaştırma yapalım.

Emin belde; güvenin, barışın ve refahın olduğu her yerdir. Kulübe gibi en küçük mekândan başlayarak ev, mahalle, şehir ve ülke… Nerede bu dediğimiz değerler varsa, orası emin beldedir. 

Şu soru ile devam edelim: Neden dünyanın en yaşanabilir şehri, sakinlerinin hemen hemen hepsinin veya ezici çoğunluğunun Müslüman oldukları Mekke, Kahire, Bağdat, Tahran ve İstanbul değil de sakinlerinin ezici çoğunun gayrimüslim oldukları Viyana en yaşanabilir bir belde? Sadece bu soru bile bu konu üzerinde durmamızı ve bir özeleştiri yapmamızı bize farz kılıyor.

Çünkü dilimizden düşmediği ve birbirimizle karşılaştığımızda da ağzımızdan çıkan ilk kelime “selam” olduğu halde, neden parmakla gösterebildiğimiz emin bir beldemiz yoktur?

Evet, düşmanlarımızın birçok ülkemizi işgal ettikleri, talan ettikleri, öldürdükleri ve her şeyimizi harabeye çevirdikleri doğrudur. Fakat bütün bunlar şimdiki halimizi mazur görmemiz için yeterli bir neden değildir. Bugün emin bir beldemiz yok, yüz yıl öncesinde de kendisiyle övüneceğimiz emin bir beldemizin olmadığını görüyoruz.

Zaten Ziya Paşa’nın yüz yıl önce resmettiği halimiz de şimdikinin aynısı değil mi?

İşte o beyit:

“Diyar-ı küfrü gezdim, beldeler kâşaneler gördüm,

Dolaştım mülk-ü İslam’ı, bütün viraneler gördüm.”

Ziya Paşa’nın “küfür diyarı” dediği Avrupa’dır. İslam diyarı ise, malum, biz Müslümanların ülkeleri… Avrupa ülkeleri son bir yüz yıl içinde iki kez dünya savaşı yaşadılar ve her ikisinde de deyim yerindeyse, yerle yeksan oldular. Ama kısa zamanda toparlanmayı ve dünyanın en yaşanır beldeleri olmayı da başardılar.

İşte biz Müslümanlar için de soru ve sorun tam burada başlıyor. Adı “emin”, “selam”, “barış”, “hak” ve “adalet” olan bir dine inananların yaşadıkları beldeler baştanbaşa virane ve küffarın beldeleri baştanbaşa abat!

Avrupa ülkeleri sadece abat değil, aynı zamanda bizimkilere nazaran daha güvenlidirler. Ve bu güven de yine sadece can güvenliği ile sınırlı değil. Mal güvenliği açısından da arada büyük bir fark vardır.

Mesela, ikisi de yüzlerce yıl boyunca imparatorlukların atan kalpleri olan Viyana ile İstanbul!

Viyana’da Türklerin sayısı belki 50-60 bindir, ama adı Türkçe olan irili ufaklı işletmelerin bulunmadığı bir tane cadde yok neredeyse… Arapçasından Farsçasına ve Kürtçesine, Sırpçasından Çincesine ve Rusçasından Hintçesine kadar tabelalar görmek çok sıradandır. Dahası var; toplu taşıma araçlarında da durak yerleri ve ilanlar çok sayıda dil ile yapılmaktadır. Yani yârim saat içinde birkaç dili duyabiliyorsunuz.

Bir de ne korna çalanı olur ve ne de aracında sopa, bıçak ve satır bulunduranları. Ne ışık ihlalleri ve ne de yayalara saygısızlık…

Peki, Cumhuriyet öncesine kadar onlarca dilin konuşulduğu, onlarca değişik dilde yayın organlarının olduğu ve kimsenin dininden, milliyetinden, renginden ve dilinden dolayı kınanmadığı İstanbul bugün öyle mi? Cumhuriyetin banisinin ilk icraatlarından biri de dillerin yasaklanması ve Türkçe dışında konuşanların cezalandırılması değil miydi?

Bugünün İstanbul’u da maalesef aynı insanlık suçu ile maluldür: Arapça tabelalar indirilebiliyor, Müslüman hanımlar örtülerinden dolayı hakaretlere maruz kalabiliyor. Taksicilerin ve esnafın alışverişte saldığı güvensizlik, sıradanlaşan yolsuzluklar ve daha nice olumsuzluklar…

Tekrar soralım; güven vermede ve güven öldürmede neden bu kadar büyük bir fark?

Siyasî Modernlik ve Medenîlik / Mustafa Erdoğan

Malum, Türkiye’nin modernleşme macerasının iki yüzyılı aşkın bir geçmişi var. Pek kısa sayılamayacak bu süre içinde önce mutlak monarşiden anayasal monarşiye (meşrutiyete), oradan cumhuriyete ve nihayet demokrasiye geçtik. Bu dönemde tabiatıyla yönetici kadrolar değişti, siyasî partiler ortaya çıktı ve ayrıca hükümet sisteminde de kısmî veya köklü değişiklikler meydana geldi. Ne var ki, bütün bunlara rağmen, ne siyaset ve yönetime ilişkin genel anlayışımız ne de siyasî kurumlarımız tam olarak modernleşebildi. Bugün halâ sadece genel siyasal kültür değil, elit siyasal kültürü de modernlik-öncesi düşünce ve alışkanlıkların bariz etkisi altındadır.

Hemen belirtmeliyim ki, bunları söylerken siyasî modernlikle medenî-insanî bir toplumsal-siyasî organizasyonun aynı şey olduğunu kast etmiyorum. Siyasî modernliğin elbette insanlık durumuyla ve medenilikle bağdaşmayan birçok yönü var; bunların başında merkeziyetçi, hiyerarşik ve tek-tipleştirici ulus-devlet modeli gelmektedir. Ama kabul edelim ki siyasî modernliğin, geleneksel siyaset anlayış ve uygulamasına tercih edilmesi gereken daha medenî yanları da var. Bunların başında ‘’kişilerin yönetimi’’nin yerini ‘’kurallar ve kurumların yönetimi’’nin alması gelmektedir. Modern hukuk devleti öğretisinin de temel konseptlerinden olan ‘’kişilerin değil kuralların yönetimi’’ni siyasette medeniliğin standardı olarak da görebiliriz.

Bunun ne anlama geldiğini büyük sosyolog Max Weber’in otorite tipolojisinden hareketle açıklayabiliriz. Weber herhangi bir toplumda gözlenebilecek otorite tiplerini üçe ayırmıştı: karizmatik, geleneksel ve akılcı-hukukî. Kalıcı bir model sayılamayacak olan ‘’karizmatik’’ otoriteyi bir yana bırakırsak, modernlik öncesi toplumlarda hâkim olan geleneksel otorite ve meşruluk anlayışında yönetici yönetme yetkisini, çoğu zaman dinî ve kültürel inançların da desteği sayesinde kutsal, ebedî ve dokunulmaz sayılan geleneklerden alır. Geleneksel toplumlarda yönetilenler (tebaa) yönetenlere kişisel olarak ve sadakat bağı ile bağlıdırlar. Henüz hükümdarın kişiliğinden ayrı bir ‘’devlet’’ sözkonusu olmadığı ve fizikî varlığı, personeli ve teknik donanımıyla bütün bir yönetim aygıtı hükümdarın kendi mülkü sayıldığı için, aynı durum onun çalışanları için de geçerlidir. Böylece, hükümdar ‘’mülkünü’’ kendisine kişisel olarak sâdık olan elemanları aracılığıyla yönetir; bunlar konumlarını ona borçludurlar. Onun içindir ki, geleneksel meşruluk anlayışının egemen olduğu toplumlarda yönetim kişisel ve keyfî bir özellik gösterir.

Buna karşılık, modern toplumlarda baskın olan ‘’akılcı‐hukukî’’ otorite tipinde siyasî iktidarın kaynağı herkes için geçerli olan genel normlardır. Bu normlar, bürokrasi dahil olmak üzere kamu otoritesi kullanan herkesin statüsünü, hak ve ödevlerini açık bir şekilde belirlerler. Ne vatandaşlar ne de kamu görevlileri iktidar sahibine (veya sahiplerine) kişisel olarak bağlıdırlar. Kamu görevlileri iktidar konumunda olanların sâdıkları, bendeleri veya gözdeleri değil, kamusal iş ve görevlerin güvenceli ve tarafsız yürütücüleridir.

Akılcı-hukukî otorite tipinde siyasî itaat yöneticilerin şahsına değil ilkelere ve kurallaradır; yönetim mevkilerinde olanlara, kişilik özelliklerinden dolayı veya minnet duygusuyla değil, fakat bu makamlara kanunlara uygun olarak geldikleri ve yetkilerini kanunlara uygun olarak kullandıkları için itaat edilir. Dolayısıyla, burada adeta “kişilerin değil, kuralların (kanunların) yönetimi” söz konusudur. Bu tip rejimlerde kamu yönetimi, liyakate dayalı olarak açık yarışmayla işe alınan ve siyasî partiler arasında tarafsız olan eğitimli uzmanların elindedir.

Şimdi başa dönersek, siyasî kurumlarını ve kamu yönetimini Weberyen anlamda modernleştirmede Türkiye’nin büsbütün başarısız olduğunu söylemek elbette haksızlık olur. Merkeziyetçilik, şeffaflıktan uzaklık, ‘’hükmet-i hükûmet’’çi ve milliyetçi kibir gibi kusurlarına rağmen, Türkiye yakın zamanlara kadar bu konuda esas olarak siyasî modernliğin standartlarına bağlı kalmıştır. Ne var ki, AKP iktidarının ikinci yarısında Türkiye bu rotadan hızla uzaklaşmaya başladı. Bugün artık kurallar ve kurumların değil tek bir kişinin iradesinin egemen olduğu; rektörünün ‘’Cumhurbaşkanına itaat farzı ayındır’’, milletvekilinin ‘’başbakanımız Allahü Tealân’ın bütün vasıflarını üstünde toplamıştır’’ veya ‘’Cumhurbaşkanı denince bize Allah gibi geliyor” diyebildikleri bir ülkede yaşıyoruz.

Yine de, bunun geçici bir durum olduğunu aklımızda tutarak, Türkiye’nin siyasî modernleşmesini asıl çıkmaza sokanın siyasal kültürünün elverişsizliği olduğunu görmeliyiz. Kurallar ve kurumlar yerine iyi niyetlere ve kişisel inisiyatiflere güvenmek; kuralları birey veya grup çıkarları uğruna dolanmak veya saptırmak; sorgulayıcılık yerine itaatkârlığa mütemayil olmak; kamu işlerinde ehliyet ve liyakatten çok dostluk, arkadaşlık ve ahbaplığa itibar etmek (kayırmacılık) … bu kültürün özelliklerindendir.

Yeterli iradeyi göstermemiz halinde demokratik kurum ve mekanizmalarımızı tamir ve telâfi etmemiz mümkündür, ama kültür öyle ‘’akşamdan sabaha’’ değişebilen bir şey değil.

(Kaynak: Diyalog, 11 Ağustos 2019)

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.