Fehim Taştekin: Fransa’nın renk körlüğü ya da alevlerin rengi

06.07.2023

Fehim Taştekin, gazeteduvar.com’da “Fransa’nın renk körlüğü ya da alevlerin rengi” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Yazıyı aşağıya alıntılıyoruz. 

İsyan edenler ikinci, üçüncü hatta dördüncü kuşak göçmen çocukları olsa da sömürgeci geçmişin beslediği bir hesaplaşma kültürü söz konusu. Post-kolonyal döneme geçilse de bağımsızlıklarını kazanmış ülkelerle sömüren-sömürülen ilişkisi hala sürüyor. Bu yüzden Fransa sömürgeci dönemle gerçek anlamda yüzleşmekten kaçıyor. İkincisi, ırkçılık ya da ayrımcılık genelde koyu tenlileri buluyor. Fransızların “renk körü” olmakla övünmeleri renkleri görmedikleri anlamına gelmiyor…

Fransa sarsıcı isyandan sonra banliyölerdeki kronik sorunlardan kurtulmak için dünden farklı bir rotaya girebilir mi? 17 yaşındaki Nahel Merzuk’un polis tarafından öldürülmesi üzerine başlayan isyan sönümlendi ama alevli tartışmalar sürüyor. 90 kadar sol örgüt, polise tehlike arz eden sürücüye karşı ‘öldürme yetkisi’ veren 2017 tarihli yasanın kaldırılması dahil emniyet teşkilatının reforma tabi tutulması ve ayrımcı politikalara son verilmesi için “yas ve öfke” yürüyüşlerine hazırlanıyor. Boyun Eğmeyen Fransa, Genel İşçi Sendikaları Konfederasyonu, Üniter Sendikalar Federasyonu ve Solidaires’in de aralarında yer aldığı örgütler kamusal ve bireysel özgürlüklerin korunmasını, hükümetin sorunlara acil yanıt vermesini, Ulusal Polis Genel Müfettişliği’nin (IGPN) bağımsız bir kurumla değiştirilmesini ve ayrımcılıkla mücadeleye adanmış özel bir servisin oluşturulmasını istiyor. İmzacılar isyanlardan düzeni koruma adına işçi yoğunluklu banliyöleri kendi haline terk eden politikaları ve toplumun geneline yayılmış sistemik ırkçılığı sorumlu tutuyor.
Cumartesi düzenlenecek yürüyüş karşılık bulur mu ya da tartışmaların yönünü değiştirir mi?
Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un önceliği evvela sükûnetin temini. Sonrasında çözümlere odaklanacaklarına dair ciddi bir işaret yok. Bu konuda siyasi irade olduğu da şüpheli.
Ortada eli tetikteki polisten temeldeki ekonomik düzene inen entegre bir sorun var. Liberal politikalara paralel olarak sosyal devlette aşırı aşınma, gelir dağılımında adaletsizliğin büyümesi, dezavantajlı kesimler için mahrumiyet alanlarının genişlemesi, alttakileri koruma görevini terk eden devletin sermayenin bekçi köpeği olması genel anlamda bir sınıf çatışmasını temellendirirken bu tablo banliyölere sıkışmış insanlar için daha yıkıcı sonuçlar barındırıyor. Sıra banliyölere gelince genel mahrumiyet tablosuna eklenmesi gereken başka şeyler var: Sağlık ve eğitim dahil hizmetlerde yetersizlik ya da yokluk, fırsat eşitsizliği, işsizlik, güvensizlik, terk edilmişlik, horlanmışlık vs. Bu koşullar üzerinden insanları isyan ettiren faktör ise polisin ırkçı muamelesi ve şiddeti.
Burada dışarıdan bir soru geliyor: Neden Arap ve Kuzey Afrikalılar dışındaki etnik ya da dini azınlıklar şiddete kalkışmıyor? Bu soruyu Fransızların yüksek sesle sorması zor. Birkaç nedenle: İsyan edenler ikinci, üçüncü hatta dördüncü kuşak göçmen çocukları olsa da sömürgeci geçmişin beslediği bir hesaplaşma kültürü söz konusu. Bu faslı açmak işlerine gelmez. Post-kolonyal döneme geçilse de bağımsızlıklarını kazanmış ülkelerle sömüren-sömürülen ilişkisi hala sürüyor. Bu yüzden Fransa sömürgeci dönemle gerçek anlamda yüzleşmekten kaçıyor. Buna ders kitaplarındaki “sömürge ülkelerine medeniyet götüren Fransa” anlatısına son vererek başlayabilirler ama yapamazlar. Çıkarları buna elvermez. İkincisi, ırkçılık ya da ayrımcılık genelde koyu tenlileri buluyor. Fransızların “renk körü” olmakla övünmeleri renkleri görmedikleri anlamına gelmiyor.
***
90 örgütün itirazı ‘demokratik direnç’ adına umut verici olabilir. Fakat sorunun özüne inen farklı bir rota ülkenin siyasal eğilimlerinden bağımsız gelişemez. Kamuoyu öteden beri göçmenler ve yabancıların “paralel yaşamlar kurduğu”, “Fransız kültürüyle çatıştığı”, “cumhuriyetin değerleriyle bağdaşmadığı” ve “laikliğin tehlikede olduğu” tartışmalarıyla meşgul. Aşırı sağ bu tartışmalardan nemalanıyor. Bu kesimler sokaktaki alevlere odaklanıp yükselen korkular üzerinde sörf yapıyor.
Sokaktaki bilançonun güvenlik endişelerini depreştirdiği ve ‘polis devleti’ arzulayanları dürttüğü kuşkusuz: 17 yaşındaki Nahel Merzuk’un öldürüldüğü salı gününden bu yana sokaklarda çöp yakmalar dahil 23 bin 878 yangın çıkarıldı, 12 bin 031 araç yandı, 273’ü emniyete ait olmak üzere 2508 bina zarar gördü, 105 belediye binası yandı ya da zarar gördü, 168 okul saldırıya uğradı. 800 polis memuru yaralandı, 3 bin 505 kişi tutuklandı. Tutuklulardan en küçüğü 11, en büyüğü 59 yaşında. Yüzde 60’ının suç sicili ya da polis kaydı yok. Rakamlar polisi canhıraş savunan İçişleri Bakanı Gérard Darmanin’e ait. Bu bilgileri dün Senato’da paylaştı. Ayrıca farklı kaynaklara göre 2 bin işyeri yağmalandı; oluşan zarar 1 milyar euroyu aştı.
Darmanin polisin öldürme yetkisini geri alma çağrılarına pabuç bırakmak istemiyor. “Savaştayız” diyen polis sendikalarının emir kulu. Kendileri de göçmen kuşağından. Dedelerinden biri Tunus diğeri Cezayir doğumlu.
Güvenlik güçlerini disipline edecek herhangi bir girişimi zayıflık ya da teslimiyet olarak görüp yaygara koparanlar az değil. Polise dokunulmazlık kazandıran ve kamuoyunun algısını radikal şekilde değiştiren bir “terör” koridorundan geçildi. IŞİD ve benzeri yapılardan gelen korkunç saldırılar toplumu güvenlikçi politikalara razı etti. Merkez sol ve liberal iktidarlar artık bu baskılara direnmiyor. Babasından sonra Marine Le Pen iki seferdir cumhurbaşkanlığı şansını, cumhuriyetçiler, sosyalistler, radikal sol ve komünistlerin aşırı sağı iktidar yapmama refleksine bağlı olarak elden kaçırıyor. Ama her seferinde bir tık yukarı sıçrıyor. Avrupa genelinde merkez sağ ve sol partiler aşırı sağın yükselişini kesmek için daha fazla sağcılaşma yanılgısına düşüyor. Normalde solun yanıt olarak öne çıkması gereken koşullar sağı besliyor. Siyasetteki bu kısır döngü, banliyö isyanlarıyla özdeşleşen sorunlar karşısında radikal bir dönüşüme izin vermiyor.
Polisin ırkçı şiddeti yıllardır banliyöleri patlatıyor. Polise sahip çıkan bir tutum daha belirgin hale geliyor ki bu da hakim kibri yansıtıyor. Cinayeti işleyen polisin ailesi için toplanan yardımın kısa sürede 1 milyon euroyu aşması basit bir küstahlık sayılmaz. Bu bir yansıtıcı.
Hiç olmazsa polise “öldürme yetkisi” veren yasayı değiştirme yönündeki çağrılara yalandan da olsa “Ya bir tartışalım” denebilirdi.
***
Polis cinayetleri, 30 yılda yaşanan 22 şiddetli isyana rağmen yanlarına kâr kalıyor. İşin içinde polis olduğunda adaletin nasıl gelmeyeceğini gösteren çok olay var ama bunların en bilineni Adama Traoré. 2016’da 24’üncü doğum günü için hazırlık yaparken polise takılmış, üzerinde kimliği olmadığı için karakola alınmıştı. Resmi açıklamaya göre kalp krizinden ölmüştü. Yetkililer gerçek ortaya çıkmasın diye ailesine “Siz Müslümansınız, cenazeyi bekletmek istemeyeceğinizi biliyoruz, cesedin yarın Mali’ye ulaşması için Roissy Havaalanı ve Air France’i ayarladık. Pasaportu olmayan aile üyelerine de pasaport çıkartabiliriz” diyerek insanlık abidesi kesilmişti. Ailesi “Burada doğru gitmeyen bir şeyler var” diye şüphelenip ikinci otopsi için ısrar etti. Cenazeyi hemen alsalardı otopsi olmayacaktı. Yıllarca adalet ararken başlarına gelmeyen kalmadı; mahkemelik oldular, hapis ve para cezaları aldılar. Ablası polis şiddetine karşı uyanışın simgesi haline geldi. Anlaşıldı ki sivil güçlerin baskısına rağmen polisle uğraşmak demokrasi liginde de zormuş. Sesleri duyuldu duyulmasına da gereken yapılmadı. O vakit insan hakları örgütleri her yıl polis şiddetinden 10-15 kişinin öldüğünü belirtiyordu. Sadece trafikte ‘dur’ emrine uymadığı gerekçesiyle 2022’de 13, 2023’te 3 kişi öldürüldü. Polisin sistematik şiddeti ve ırkçılığı epey zamandır Amnesty ve HRW gibi örgütlerin raporlarına giriyor; BM İnsan Hakları Komiserliği’nin uyarılarına konu oluyor. İktidar teşkilatta sistematik ayrımcılık ya da ırkçılık olduğu suçlamasını reddediyor: “Irkçı polisler olabilir ama sistematik ırkçılık olamaz.”
Ne var ki polis ve jandarmanın etik kontrolünden sorumlu bağımsız idari kuruluş olan Le Défenseur des droits ırka dayalı ayrımcı kontrollerin 9 Kasım 2016’da Yargıtay İlk Hukuk Dairesi tarafından tescillendiğine dikkat çekiyor. Le Défenseur’ün Ocak 2017’de 5 bin kişinin katılımıyla yaptığı bir araştırma ırkçı pratiklere ışık tutuyor. Genç erkekler arasında siyah ve Arapların yüzde 80’i son beş yılda kontrol edildiğini söylüyor. Esmerlerin ötekilere oranla kontrol edilme olasılığı 20 kat daha fazla. Le Défenseur 2021’de Paris’in 12’inci bölgesinde 18 kişinin şikayetleriyle hazırladığı bir dava dosyasında polisin diline oturan kirliliğe dikkat çekiyor: “Kirli zenci”, “pislik”, “boktan Lübnanlı”, “köpek”, “lastik ağızlı”, “bukleli” vs.
***
Resmi diskurda kimse “Afrikalı Fransız” değil ya da “Tunuslu Fransız”, “Cezayirli Fransız” veya “Lübnanlı Fransız”. Fransa vatandaşı olan herkes “Fransız”. Irk ifadesi yasalardan silindi.
Resmi söyleme göre polis teşkilatında ırkçılık yok çünkü ırk yok. Olaylı bir yaz döneminde 4 Haziran 2020’de Emniyet Müdürü Didier Lallement’nın teşkilatın resmi hesabından attığı tweet: “Polisin ırkı yoktur, ırkla ilişkilendirilmiş ya da ırkçı zalim de yoktur!”
Devrimin eşitlik ilkesini oturtmak için ‘ırk’, ‘din’, ‘meşrep’ ve ‘köken’ görmeyen yaklaşım Fransa’yı övünülesi bir “renk körü” haline getiriyor. Benimsenen bir tanımlama. Ulus kimliğini güçlendiren bir çerçeve aynı zamanda. Laiklik yorumu da insanlara dinini ve mezhebini sormamayı gerektiriyor. Fakat eşitliği teminen övünülen bu durum farklı etnisiteler ve dini yapılardan gelen sorunları göremeyen bir körlüğe yol açıyor. O yüzden artık “Fransa renk körümü yoksa kör mü” sorusu gündeme geliyor.

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.