“Türkiye” isminin İngilizcesi, “Turkey”dir.  Etimolojik olarak Turkey ismi, “Türklerin diyarı” anlamına gelen Ortaçağ Latince “Turquia”dan gelmekteymiş.

Fakat “turkey” kelimesi İngilizcede aynı zamanda “hindi” anlamına geliyor. Bu tıpkı, bizim “Mısır” dediğimiz ülke adının aynı zamanda bir bitki olmasına benzer. Yani isim benzerliğidir; art niyet falan yoktur, tarih içinde böyle gelişmiştir.

(İşin ilginci, Türkiye ile hindi arasında gerçekten de dolaylı olarak bir bağ varmış: 16. Yüzyılda, anadili İngilizce olanlar -yani Anglofonlar-  Azteklerin ehlileştirdiği hindi ile Afrika’dan Türkiye üzerinden Avrupa’ya ithal edilmiş gine tavuğu arasında benzerlikler fark etmişler. Ama bu konumuz dışı.)

Benim dikkatimi çeken şu: Bu “hindi” konusunu nedense mesele yaptık ve illa bütün dünya ülkemize “Türkiye” diyecek diye bir fikre saplanarak birtakım girişimlerde bulunduk. Sonunda Haziran 2022’de BM, Türkiye Cumhuriyeti hükumetinin isteği uyarınca İngilizce “Turkey” olarak bilinegelen ülkemiz adının yazılışının “Türkiye” olarak değiştirilmesini kabul etti. ABD de yazılı iletişimde Ocak 2023 itibariyle ülkemiz adının “Türkiye” diye yazılmasına onay verdi.

Doğrusu, bütün bu çabalar kişisel olarak bence çok anlamsız. Almanlar örneğin, benzeri bir şekilde “Bundan sonra bize yazılarınızda ‘Germany’ veya ‘Almanya’ değil, ‘Deutschland’ diyeceksiniz” diye talepte bulunsalar biraz komik duruma düşmezler mi?

Ama konuyu dağıtmayayım; asıl geleceğim nokta, şu:

“Türkiye” kelimesinin kullanılması konusunda bu kadar hassas ve ısrarcı olan Türkler, gerçekte ne kadar “Türkiyeli”ler?

Türk olarak söyleyeyim: Türkiye’nin gerçek Türkiyelileri, kesinlikle Türkler değil.

“Türkiye” dediğimiz, Kırklareli’den Hakkari’ye, Muğla’dan Ardahan’a uzanan geniş bir coğrafyaya sahip, güzelliklerle ve zenginliklerle dolu bir ülkedir.

Türkiye’nin Doğusu

Oysa Türkiye’nin batı illerindeki nüfusun birçoğu, hayatlarında Ankara’nın doğusuna hiç ayak basmamıştır. Olsa olsa turistik turla; iş gereği veya mecburiyetten gidenlerse genellikle isteksizce gitmiştir. Emekliliğinde yerleşip yaşamak için doğu illerinden birini seçen Türk sayısı çok azdır.

Batıda yaşayan Türklerin birçoğunun doğu ve orada yaşayan Kürtler hakkında en ufak bir fikri bile yoktur ve ülkenin doğusu ile zerrece ilgilenmez. İlgisini Türkiye’nin sadece batı yarısı çeker. Sanki ülkenin doğusu Türkiye değil, bambaşka bir ülkedir! Dahası, pek de sempatiyle yaklaşılmayan bir ülke!

Doğulu bir takımla oynanan futbol maçlarında yaşananları; holiganların milliyetçi taşkınlıklarla, doğulu oyunculara ve taraftarlarına çektikleri muameleyi bir düşünün.

Türkler, yarım Türkiyelidir.

‘’Bilinmeyen’’ Bir Dil

Dil zengini bir ülke olan Türkiye’de konuşulan diller de Türklerin ilgisini çekmez. Türkiye nüfusunun üçte birini (haydi diyelim dörtte, haydi diyelim beşte birini) oluşturan insanların konuştuğu Kürtçe, örneğin Türkiye Büyük Millet Meclisi tutanaklarında çok yakın geçmişe kadar resmen “bilinmeyen bir dil” olarak geçiyordu.

Sanki bunu yazanlar, o dilin Kürtçe olduğunu bilmiyorlar mıydı? Şimdi artık “Türkçe dışı bir dil” formülasyonu tercih ediliyor, ama bence “bilinmeyen”, gayet yerinde bir tanımlamaydı çünkü gerçekten de bir kısım Türkler, Kürtçe diye bir dilin var olduğundan bîhaber görünme pozisyonunu tercih ediyorlar, tıpkı Kürtlükle ilgili her şeyden bîhaber olmayı veya böyle görünmeyi tercih ettikleri gibi.

Bu “bilinmez”lik tabii ki önyargıların beslenmesi ve pekiştirilmesi için en ideal ortamı yaratır. Çünkü bilinmez olan, bize tehditkâr ve sinsi gelir. Karanlıkta kaldığımızda korkar ve kurgusal şekiller görmeye, orada neler olabileceğine dair tahminlerde bulunmaya başlarız. Veya karanlığa, bilinmeyene sırtımızı döner, orada olup bitenleri bilmemeyi -yani cehaleti- tercih ederiz.

Nitekim Türklerin bir kısmına göre ülkenin yarısı Türkiye ise,
geri kalan yarısı bir “bilinmez”dir.

Türkiye’nin gerçek Türkiyelileri ise Kürtlerdir.

Türklerin çoğu sadece anadilini bilir. Oysa Kürtler Kürtçeyi de Türkçeyi de biliyorlar. Türkiye’yi doğusuyla, batısıyla tanıyorlar. Edirne’de de, İzmir’de de, Hakkari’de de, Şırnak’ta da, velhasıl hepimizin şu güzel ülkesi Türkiye’nin her tarafında yaşıyorlar.

Doğulu aileler Türkiye’nin her bölgesine dağılmış olduklarından, Türk zihniyetini de, Kürt zihniyetini de gayet iyi tanırlar. Kürtler; bu ritm, müzik ve dans âşığı sanatkâr ve mizah dolu halk, kendi dengbêjlerini, güzelim stranlarını bildikleri gibi, Karadeniz türkülerini de, Trakya ezgilerini de bilir ve kucaklarlar. Çoksesli müzik, caz müziği üretmedeki yaratıcılıklarını belki de kısmen buna borçlu olabilirler.

Çok Dillilik

Kürtlerin çift dilliliği onlara bir dil üstünlüğü sağlıyor: Kürt çocukları ikinci bir yabancı dili, örneğin İngilizceyi çok daha hızlı öğreniyorlar. Kürtçe bir Hint-Avrupa dili olduğu için değil sadece.

2003 yılında GAP turuyla Türkiye’nin doğusuna ilk gittiğimde, yaşadığım tam bir kültür şokuydu: Oradaki çocukların çok dilliliğine afallamıştım. Harran ovasında küçücük çocuklar çatır çatır Türkçe, Kürtçe ve Arapça konuşuyorlar, bizler ile Kürtçe ve Arapça dışında dil bilmeyen aileleri arasında tercümanlık yapıyorlardı; istisnasız hepsi üç dilliydi!

Dahası, Türkiye dışından gelmiş yabancı turist gördükleri zaman çat pat öğrendikleri İngilizcelerini bile gururla ve başarıyla sergiliyorlardı! Dil bakımından böylesi bir yeşillik içindeydi doğu!

Küçüklükten çok dilliliğin, yeni bir dil öğrenmeyi kolaylaştırdığı bilimsel bir gerçek.

Keşke Türkiye’yi bir bütün olarak görebilseydi ülkenin batısı; keşke doğuyu zenginliği olarak görebilseydi, bu çok dilliliği tek bir dile sıkıştırmaya ve oradakileri asimile etmeye çalışmasaydı.

“Yeryüzü Güncesi” platformuna iki yıl önce konuk ettiğimiz rahmetli Roni Margulies mealen; “Bizleri asimile etmeye çalıştılar. Maalesef Yahudiler, Rumlar, Ermeniler mücadele etmek yerine başka coğrafyalara göç etti; şurada geriye bir avuç insan kaldık. Çok şükür ki Kürtler beklenmedik şekilde inatçı çıktı; göç etmeyi de, asimile olmayı da reddettiler!” demişti.

Evet, Kürt çocukları cin gibiler, peki ama onlara hayatı niçin zorlaştırıyoruz?

Kürtler, çocuklarına niçin kendi anadillerinde eğitim veremesinler?

İlkokula başlamak zaten çoğu çocuk için önemli bir kırılma noktası iken bir de bunun üstüne, evde konuşulmayan bir dilde bu çocukları eğitim hayatına sokmak ve okulda anadilini konuşmayı yasaklamak âdil mi?

Türk olarak kendi çocuklarımız böylesi bir muameleye maruz kalsa hoşumuza gider miydi?

Öğrenilen/bilinen her dilin beynin apayrı bir noktasını uyardığını düşünecek olursak, elimizin altında ne muazzam bir zenginlik olduğunun nasıl farkına varamadık?

Bu insanlar yüzyıllardır bu topraklarda, “Türkiye” coğrafyasının en kadim halklarından, fakat Türkiye iktidarları on yıllardır bu zenginliği daha da geliştirmek ve yaygınlaştırmak yerine, aksine bastırmaya, bütün Türkiye’yi tek dilli bir kalıba hapsetmeye çalıştı. O çocukların “çok dilliliği’’ nasıl oldu da kimsenin ilgi hatta algı menziline bile giremedi?

Gerçek şu ki Türkiye’de İngilizce, Almanca, Fransızca gibi “batı” dilleri dışındakiler adeta dilden sayılmıyor!

‘’Gericilerin Dili’’ Arapça

Tuhaf bir çifte standart söz konusu. Yine Türkiye’nin bazı doğu illerinde yaygın olarak konuşulan Arapçayı ele alalım: Türkler Arapçayı sadece dinî bilimleri anlamak için okuyor ve öğreniyorlar. Dualar, ezan her gün Arapça okunur; dinî konular söz konusuysa adeta bir kutsallık atfedilir bu dile. Ama kadim bir kültürü öğrenmek için veya gündelik hayatta bir haberleşme dili olarak Arapçayı asla kabul etmezler. “Laikçi” kesim içinse Arapça “gericilerin dili”dir. Otobüste vs. Arapça konuşanlara antipatiyle bakılır.

Oysa örneğin ülkemizde sayıları bu kadar artmış olan Suriyelilerle iletişim kurmak, onlarla dostluk ilerletmek, entegrasyonlarına destek olmak için Arapça öğrenmek bu kadar da fantastik bir düşünce olmamalı.

Anlaşılan 1900’lerin başında memleketimizin renklerini soldurup kurutmuş olmaktan; Türk, Sünni, Müslüman olmayanlara reva gördüklerimizin acı sonuçlarından hâlâ ders almış değiliz. Hâlâ yeşilliği çölleştirmeye çalışıyoruz.

Kürtçe yıllarca yasak bir dildi, hatta gençliğimde sokakta “Kürt” kelimesini kullanmak bile başınızı belaya sokardı; bu kelime ses alçaltılarak söylenirdi, “komünist” kelimesi gibi.

AKP’nin en olumlu icraatlarından biri, Kürtçeyi “yasak dil” olmaktan çıkartmak oldu. Dilerim tez zamanda Mecliste de Kürtçe de, bu coğrafyanın bütün kadim dilleri de konuşulduğunda, gerçek tanımlarıyla tutanaklara geçirilmeye başlanır.

Bir Türk Olarak Kürtçe Öğrenmek

Türk olarak Kürtçe öğrenme sürecim bana öyle beklenmedik kapılar açtı ki…

Ülke olarak “Türkiye”nin, renkleriyle, karmaşıklıklarıyla, zenginlikleriyle, derinlikleriyle, güzellikleriyle sunabildiklerine hâlâ şaşırıyor ve zevkle öğrenmeye devam ediyorum.

Ülkemin en çok konuşulan bu ikinci dilini öğrenmekte bu kadar gecikmemin nedeni, hayatım boyunca bu konunun benim de kör noktama gelmiş olmasıydı. Eh, geç olsun da güç olmasın.

Biliyorum, Türkiye’de yabancı dil öğrenmeye karşı genel bir direnç var. Daha ziyade iş bulmaya, iş hayatında yükselmeye veya yurtdışına kapı açmaya vesile olabilecek dilleri -başta İngilizce- öğrenmek tercih ediliyor. Bunu anlayabiliyorum.

Yine de diyorum ki, daha çok Türk Kürtçe öğrenmeli.

Türkiye’mizde huzur ve toplumsal barış istiyorsak, herkes herkesin dilini öğrenmeli.

Sadece Kürtçe de değil; Zazaca, Ermenice, Süryanice, Çerkesçe, Lazca, Arapça, Farsca, Gürcüce…

Kürtler bence Türkiyeliliklerini yeterince, hatta fazlasıyla kanıtladılar.

Ne dersiniz, sıra Türklerde değil mi?

Not: Bu yazıyı yazmama, İbrahim Sediyani’nin “Türkiyelileşme” başlıklı videosu ilham kaynağı oldu.