Halil Berktay: (1) Yeryüzünün Bütün Kuvayı Milliyeleri

30.04.2024

Halil Berktay, serbestiyet.com’da “(1) Yeryüzünün Bütün Kuvayı Milliyeleri” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Yazıyı aşağıya alıntılıyoruz. 

Yıldıray Oğur’un “Denizli Hadisesi” (Serbestiyet, 20 Nisan) yazısındaki karşılaştırmayı genişletmek ve akademik bir çerçeveye oturtmak için yazıyorum. Evet, hepsi birbirine benzer aslında. Üstelik tek bir açıdan değil; birçok bakımdan. Bu noktada hemen uyarayım: Milliyetçi başkadır, tarihçi başka (veya: bilim ve meslek ahlâkı açısından başka olmak zorundadır). Çağdaş tarihçilik açısından, bütün devletler kan ve şiddet içinde doğar. Leyleğin getirdiği “temiz ve masum devlet” diye bir şey yoktur. Bütün kurtuluş ve bağımsızlık örgütleri hem (kendileri açısından) aynı derecede iyi, hem (“ötekiler” açısından) aynı derecede kötü sayılır.

[23-30 Nisan 2024] Objektif bir kıstas değildir kutsallık. Ölçülemez ve karşılaştırılamaz. İdeolojinin atfettiği bir vasıftır. Bir, inanana göre değişir. Birinin yiğidi, gazisi, mücahidi, diğerinin canavarı, katili, canisi olur. İki, sonuca göre değişir. Kazanamazsa, terör örgütü olarak kalır. Kazanır ve kendini kabul ettirirse yücelir. Devlet kurucusu mertebesine yükselir. Örgüt, yeni ulus-devletin kurucu partisi olur. Tanınır, Birleşmiş Milletlere girer, ittifaklara dahil edilir. Liderleri cumhurbaşkanlığına, başbakanlığa, meclis başkanlığına, kurmay başkanlığına gelir.

Her savaş kendi kahramanlıklarıyla birlikte kendi vahşet ve dehşetlerini de getirir. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Hamas’ı terör örgütü suçlamalarına karşı savunmak için, İsrail zulmüne karşı direniş yanını vurguluyor. Sırf bu açıdan, Kuvayı Milliye ile bir tutuyor. Bu benzetmeyi sırf iyilik, erdem, kahramanlık üzerine kuruyor. Türk milliyetçiliği için, Kuvayı Milliye’nin kutsallığı tartışılmaz. Orta ve lisede, üniversitelerimizde hep öyle okutuluyor. Türk Devrim Tarihi ve Atatürk İlkeleri diye dersler var. Gerçek anlamıyla tarih değil, ideolojik endoktrinasyon dersleri. Hiçbir realizm ve eleştirellik boyutunu içermiyor. Bu anlayış çerçevesinde, başka herhangi bir milliyetçi örgüt Kuvayı Milliye’ye benzetilirse, bu, aynı kutsallık parantezi içine alınması anlamına geliyor.

Ama iş orada bitmiyor ki. Nitekim Yıldıray Oğur madalyonun bu diğer yüzüne, Hamas ile Kuvayı Milliye arasındaki çok daha karanlık benzerliklere işaret etmiş. Ben de şunu sorayım: Bir kere böyle bir kategori oluşturulduğunda, içine başka kimler ve neler girer? Kuvayı Milliye ve Hamas, dindaş örgütler. Bunun rahatlatıcı bir yanı var. Müslüman olmayan, hattâ bir kısmı Müslümanlıkla çatışmış kuvayı milliyeler de yok mu modern çağda? Bunun farkında mıyız; hepsinden, her yönüyle, hoşlanır mıyız acaba? Bir de tersten söyleyeyim. Hepsinin (Denizli Hadisesi muadili) karanlık yanlarının da konuşulmasını kabul edebilir miyiz? Bir adım ötede, bu eleştirelliği Hamas’a da taşıyabilir miyiz? Ne olur, taşırsak?

1917-1922 Rus İç Savaşında Kızılordu. Marksistlere, sosyalistlere, komünistlere göre, “devrimci, dolayısıyla haklı savaş” niteliği tartışılmaz bir mücadele. Sanat ve edebiyata da böyle yansıyor. Kazimir Maleviç’in ünlü Kızıl Süvariler tablosu (1932; bkz yukarıda). Nâzım’ın Salkım Söğüt şiiri (1928):  Atlılar atlılar kızıl atlılar / Atları rüzgâr kanatlılar! Yerel, bölgesel gerillalar; örneğin Amur Partizanları (benim çevirim): Barışımız, onların zaferidir / Çünkü yıl 1917’de / Karda, fırtınalarda / Sovyetleri onlar kurtardılar (*). Güzel şey, devrimci romantizm. Peki, sırf Beyazlar mı zulmetti, işkence yaptı, kurşuna dizdi? Şolohov’un Durgun Akardı Don romanında Grigori Melekhov ikide bir saf değiştirir. Çok mu farklı davranır, kâh orada, kâh burada?

Aleksandr Deyneka (1899-1969), Sovyet sanatının önemli isimlerinden. Almadığı ödül kalmamış: Kızıl Emek Bayrağı Nişanı, Lenin Nişanı, SSCB Halk Ressamı, Sosyalist Emek Kahramanı. Yukarıdaki tablosunun başlığı “Bir Komünistin Sorguya Çekilmesi.” 1933 tarihli (yani Stalin döneminde), ama İç Savaşı konu alıyor. Bir Beyaz Ordu karargâhı. Pencerelerin şekline bakılırsa, bir tren vagonu olmalı. Masada üç general ve bir papaz (karşı-devrimci aristokrasi ve gerici Kilise). Anlaşılan, eğleniyorlarmış aralarında. İçiyorlar (purolar; viski, vodka şişeleri). Baştaki şişman subay biraz dağıtmış. Kaputunu açmış; göbeği, pantalon askıları fırlamış. Bir başka subay pencereden dışarı bakıp sigara içiyor. Soldaki sedirde bir kadın. Sereserpe oturmuş. Rujlu, askısı düşmüş, göğüsleri gözüküyor. Besbelli bir fahişe. Deyneka, çökmekte olan Eski Düzeni müthiş canlandırıyor. Kendinizi orada hissediyorsunuz. Derken bu dejenere sefahat sahnesine bir esir getiriliyor. Ayakta, sağdan ikinci. Dimdik duruyor gardiyanlarının arasında. Korkusuz, sert bakışlı. İşçi sınıfının vakur temsilcisi. Birazdan ya işkence görecek, ya kestirmeden kurşuna dizilecek.

Bu da bir başka resim. Tablo değil, fotoğraf. 1918’de Bolşevikler Rosinski adında bir Rus yüzbaşısını esir almış. Hem soylu, hem subay, hem Beyaz. Askerler etrafını alıp seyretmiş yapılanları: kanıksamış, nasırlaşmış bir vurdumduymazlıkla. Öyle konuşturmak, bilgi almak amacı da yok; sırf eziyet olsun diye, sırf zevkine zulüm. Şiddet ve karşı-şiddet, bunu yapıyor, bu hale getiriyor insanları. Polonya asıllı Fransız piyes yazarı Alfred Poznanski (sonra Alfred Savoir), görgü tanığı olmuş bu korkunç ve iğrenç sahnenin. Sonradan, Rosinski’nin henüz hayattayken makadına sokulan bir ağaç dalıyla kazığa geçirilmesinin yukarıdaki fotoğrafını yayınlamış.

Cezayir’de FLN (Front de libération nationaleJabhatu l-Taḥrīri l-Waṭanī, Millî Kurtuluş Cephesi). Bir diğer kutsal savaş: devrim, bağımsızlık, anti-emperyalizm adına. Belki en kolay koyabiliriz, Kuvayı Milliye’nin ve Hamas’ın yanına. Fransız paraşütçülerinin, Marcel Bigeard’ların, Paul Aussaresses’lerin neler yaptığını çok iyi biliyoruz. Larbi Bin M’hidi’yi hücresinde astılar ve sonra intihar etti dediler. Elektrik işkencesini onlar icat etti ve öğretti bütün diğer Batı gizli servislerine. Henri Alleg’in La Question’unu (1958; Sorgu) önce okuduk, sonra yaşadık.

Peki ya bağımsızlık savaşçıları? Kolonyalizmin şiddeti, anti-kolonyalizmin şiddetini besledi — ve haklılığını savunmak için geliştirilen yeni yeni teorilere yansıdı. Marx’ta, Lenin’de, Mao’da şiddet sırf siyasi açıdan, yani iktidarı ele geçirmek için gerekliydi. Bir araçtan ibaretti. Ama Frantz Fanon bundan hayli ileri gitti ve şiddeti başlıbaşına bir amaç kertesine yükseltti. Fanon Martinik kökenli, Fransa eğitimli, Cezayir’de çalışan bir psikiyatrdı. Marksist bir hümanistti, FLN mensubuydu. Günümüzde, sömürgeciliğin ve ırkçılığın olanca travmasını teşhis ve teşhir etmeye büyük katkısıyla anılıyor. Ama “haklı şiddet”i nasıl gerekçelendirdiği üzerinde o kadar durulmuyor. Fanon’a göre, sömürgecinin insan yerine koymadıklarının, sömürgeciye karşı mücadelelerinde kendilerini insanî ilkelerle bağlı saymamaları haklı ve meşruydu. Dahası, sömürgeciye karşı şiddetin terapötik (sağaltıcı) bir yanı da söz konusuydu. Şiddet, sömürgeciliğin ezip çarpıttığı kişiliklerin özgüven kazanıp doğrulması ve düzelmesi için de yararlı ve gerekliydi.

Mağduriyet kendi hayranlık ve bağnazlıklarını yaratıyor. Mazlumlar işte tam bu tür metafizik rasyonalizasyonlarla kendilerini zalimleştirebiliyor. Net söylüyorum: Zerrece haklı bulunacak ve güzellenecek tarafı olmayan, kendisi hasta bir teoriydi. Fanon, 36 yaşında lösemiden öldü — devrimci ve kurtuluşçu diye çok beğenip salık verdiği şiddetin, bizatihi şiddetin, ne tür manevî çarpılma ve büsbütün sakatlanmalara neden olduğu ve olacağı üzerinde fazla düşünme fırsatı bulamadan (Alfred Savoir’ın yukarıdaki fotoğrafında, kazığa geçirilmeyi kayıtsızca seyreden Kızılordu askerleri gibi). Gilles Pontecorvo’nun ünlü Cezayir Savaşı (1966) filminde ikisi de gösteriliyor oysa. Paraşütçülerin soğukkanlı amansızlığı da sergileniyor, FLN’nin sivil Fransızları, kalabalık işyerlerini, gençlik kafelerini hedef alan bombacıları da. Üstelik, Cezayir kenti dışında da FLN, sadece bağımsızlık dâvâsının haklılığını anlatmakla kalmadı; zorla da tahakküm altına aldı Cezayir halkını. Alan hâkimiyetini gönüllülük kadar cebir ve şiddetle de kurdu. Sendikaların, meslek kuruluşlarının, öğrenci ve kadın örgütlerinin özerkliği diye bir şey bırakmadı; bağış diye haraç topladı; ara zemini sildi; Müslüman toplumun Fransa’yla uzlaşma ve reform kanalını açık tutabilecek bütün bağımsız unsurlarını, Ahmed Bin Bella’nın direktifleri doğrultusunda imha veya tasfiye etti. Terör mü? Evet, terör yöntemlerine de başvurdu. Örneğin Ağustos 1955’de Cezayirli Fransızlara karşı Philippeville (şimdi Skikda) katliamını gerçekleştirdi. Hamas’ın 7 Ekim 2023 harekâtının daha küçük ölçekli bir varyantında, sivil, çocuk, kadın, yaşlı demeden 123 kişiyi öldürdü. Nereye vardı, FLN’nin yarattığı siyasî gelenek? Ferhat Abbas. Ahmed Bin Bella. Huari Bumedyen. Şadli Bincedid. Abdülaziz Buteflika. Abdülmecid Tebbune. Bağımsızlık sonrasında ve bugüne kadar da, Cezayir’i son derece otoriter biçimde yönetmeye devam ettiler.

Vietnam’da Viet Minh, Viet Cong, Kuzey Vietnam Ordusu. 1954’e kadar Viet Minh (Vietnam’ın Bağımsızlığı Birliği). 1955’ten sonra Viet Cong (Amerikan ve Saygon argosunda, kötüleyici anlamda komünist Vietnamlılar; resmî adıyla Güney Vietnam Kurtuluş Ordusu). Dünya Vietnam Savaşı’yla yatıp kalktı, bir otuz yıl. Benim bütün çocukluğum ve gençliğim, Dien Bien Phu’yla, Khe Sanh’la, Da Nang’la, Tet Saldırısı’yla, My Lai ve benzeri katliamlarla geçti, tâ 1975’te Saygon’un düşmesine kadar. En büyük uluslararası dâvâsıydı bir dönemin. Napalm, fosfor bombaları, yaprakdökücü ilâçlama (gerillalar ve ikmal yolları açığa çıksın diye). ABD’nin Tonkin Körfezi provokasyonu ve ardından Kuzey Vietnam’ı bombalamaya başlaması (1964). Amerika’daki öğrenciliğim sırasında Türkiye’ye Paris üzerinden gidip geliyordum. Meydanlarda, caddelerde, metroda duvarlara US = SS yazılıydı. Bu kadar netti, ak ve karaydı her şey. ABD’nin, Lyndon Johnson’ın, Richard Nixon’ın, CIA’nin, “domino teorisi”nin, Savunma Bakanı Robert McNamara’nın, General Westmoreland’in, (John Wayne’in kahramanlaştırdığı) Yeşil Berelilerin karşısında, tertemiz, günahsız bir savaş veriliyordu.

Öyle miydi gerçekten? Aşağıdakilerin bazıları o zaman da biliniyor, ama ya CIA yalanıdır deniyor, ya da “bizimkiler” diye görmezlikten gelme ve bağışlamanın bir yolu bulunuyordu. Bir kısmını ise son yıllarda öğreniyoruz. 1954’e kadar Viet Minh, 1955’ten sonra Viet Cong, alan hâkimiyeti sağlamanın bütün cebir ve şiddet yöntemlerini o kadar yaygın ve sistematik biçimde kullanıyorlardı ki, Cezayir dahil bütün Afrika ve Orta Doğu FLN’lerinin “Silâhlı Propaganda” terimi ardında gizlenen her şeyi onlardan öğrendiği rahatça söylenebilir. Arazide, Viet Cong hem üstün ABD ve Güney Vietnam birliklerine karşı, evet, vatan savunması uğruna kahramanca savaşıyor… hem de onların yaptığı hemen her şeyi yapıyordu. Aldıkları esirleri, yüzleri ya bir ısırgan karınca yuvasına değecek, ya da soğuk bir kuyunun sathına yarı yarıya gömülecek şekilde başaşağı asıyorlardı örneğin. Veya mandalara bağlayıp bölgelerindeki köylerden sürükleyerek geçiriyorlardı. Kuzey Vietnam hapishanelerinde ise, Amerikan savaş esirlerine işkence cehennemî boyutlardaydı. Çok büyük ölçüde cezalandırmak için yapılıyordu, istihbarat amacıyla değil. Avrupa Ortaçağı gibi, strappado (12 Mart ve 12 Eylül dönemlerindeki Kontrgerilla adlarıyla domuz bağı veya Filistin askısı) dahil her türlü “ip işkencesi” ön plandaydı. Kollar ya önden ya arkadan sımsıkı bağlanıp asılıyor; vücut ağırlığı her iki omuzun çıkmasına yol açıyordu. İçi beton doldurulmuş demir boruların üzerine iki gardiyanın binip kurbanın kaval kemikleri üzerinde ileri geri yuvarlaması, kaba dayak, bambu sopalarla dayak, uykusuz bırakma, günlerce kelepçeleme ve prangaya vurma, sürekli başvurulan diğer yöntemler arasındaydı.

Güney Afrika’da, ANC ile uMkhonto we Sizwe (Ulusun Mızrağı). Beyaz azınlığın iktidardaki Ulusal Parti’sinin 1948-1994 arasında uyguladığı apartheid rejimi, küstah ve alenî bir ırkçı faşizmin dünyadaki son örneğiydi (ve hemen sadece İsrail’den dolaysız destek görüyor; her iki devlet birbirinin Yahudi olmayanlara veya Beyaz olmayanlara karşı ayırımcı ve baskıcı politikalarını örnek alıyordu). Siyah çoğunluğun örgütü ise ANC’ydi (African National Congress, Afrika Ulusal Meclisi); uMkhonto we Sizwe ya da kısa adıyla MK, onun 1960’ta Nelson Mandela’nın kurduğu paramiliter koluydu. Fanon’dan farklı olarak, olumlayıcı bir şiddet teorisi yoktu ANC’nin. Tersine, mücadelenin ırksallaştırılmasını (racialization) kesinlikle reddediyordu. MK’nın bütün eylemleri sadece (elektrik hat ve santralleri gibi) maddî-teknik hedeflere sabotajlarla sınırlanmıştı.

Bununla birlikte, burada bile, haklılığını cümle âlemin o kadar kabul ettiği bir dâvâ içinde dahi, “ayın karanlık yüzü” gene mevcuttu. Örneğin hapisteki Mandela’nın karizmatik eşi Winnie Mandela’nın “Mandela Birleşik Futbol Kulübü” adıyla anılan, argoda “Winnie’nin delikanlıları” olarak da bilinen özel güvenlik birimi, 1980’lerin ortalarında Soweto’da, alan hâkimiyeti mücadelesini, bizzat ANC’nin kullandığı ifadelerle bir “dehşet rejimi”ne dönüştürdü. Muhbir veya işbirlikçi dedikleri herkese uyguladıkları zulüm, örneğin “gerdanlık” (necklacing) denilen işkenceli infaz yöntemi (kurbanın kollarının etrafına benzine bulanmış bir araba lastiğinin geçirilip ateşe verilmesi), ayyuka çıktı. Winnie Mandela bizzat kendi örgütü tarafından “bir şiddet boşalımının merkezinde” yer almakla suçlandı. Soweto sakinlerince evi yakıldı. Apartheid rejiminin son bulmasının ardından, 1994 seçimleriyle iktidara gelen Nelson Mandela hükümetinin kurduğu Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu, Winnie Mandela’nın “Mandela Birleşik Futbol Kulübü’nün işlediği iğrenç insan hakları ihlâllerinde siyâsî ve ahlâkî sorumluluk taşıdığı”nı saptadı.

Buraya kadar saydıklarım, dünyada ve Türkiye’de bir zamanlar sırf kendileriyle sınırlı kalmamış; şu veya bu paradigma çerçevesinde, evrensel düzeyde geniş taraftar bulmuş, sevilmiş, beğenilmiş örnekler. Kuvayı Milliye ile haklılık düzeyinde karşılaştırılmaları, tarihçi olmayanlar için hemen akla gelmeyebilir. Ama bir kere önerildiğinde, kolay olmaz benzerliklerini reddetmek. FLN ve ANC’nin “kuvayı milliyeliği”ni belki herkes benimser. Vietnam gerillalarını benimseyip benimsememek, iki zıt ideolojik dürtünün, anti-komünizm ile anti-emperyalizmin (ABD karşıtlığının) birbirini nasıl dengeleyeceğine bağlıdır. Çarlığa karşı 1917 Devrimi bağlamında Kızılordu’yu Kuvayı Milliye’yle bir tutmak ise, daha çok Marksistlerin benimseyebileceği, sindirebileceği bir düşüncedir.

Fakat hepsinin ortak yanı, günümüz Türkiye’siyle ve/ya Türkiye’nin ideo-kültürel bileşenleriyle ve/ya Türkiye’nin bugün durduğu yerle (Osmanlı geçmişiyle, Müslümanlıkla, Türk milliyetçiliğiyle) dolaysız bir çatışma veya zıtlık içermemeleridir. Şimdi vereceğim örneklerde ise tam tersi söz konusu. Bunlar, geçmişte veya bugün, ya doğrudan düşman ya da düşman safta olagelmiş, Türkiye açısından. (1) İç Makedonya Devrimci Örgütü. Bulgarcası Vatrešna Makedonska Revoljucionna Organizacija (VMRO); azıcık farklı Makedoncası Vnatrešna Makedonska Revolucionerna Organizacija (gene VMRO); akademik literatürde yaygın olarak kullanılan İngilizcesiyle IMRO, Internal Macedonian Revolutionary Organization. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşının (’93 Harbinin) ardından Makedonya, önce 1878 Ayastefanos Antlaşmasıyla toptan Bulgaristan’a verilmiş. Rusya’ya bağımlı, çok büyük bir Bulgaristan İmparatorluğu kurulmuş. Bu, diğer Büyük Devletlerin tepkisini çekmiş. Bismarck’ın önayak olmasıyla, aynı yıl içinde bu sefer Berlin Antlaşması imzalanmış. Makedonya Osmanlı devletine iade edilmiş. Ve derhal, Sırp, Yunan ve Bulgar milliyetçi “komita”larının hem Osmanlıyla, hem birbirleriyle çarpışma alanına dönüşmüş.

IMRO, bu boğuşmada kralcı Bulgar milliyetçiliğinin enstrümanı. 1893’te Selanik’te kuruluyor. 1878’de Berlin’de “masada kaybedileni” sahada geri almayı; Makedonya’yı ve Edirne havalisini önce özerkleştirmeyi (eski ders kitaplarında muhtariyet denir), sonra Bulgaristan’a ilhak etmeyi amaçlıyor. Sadece Bulgarlar üye olabiliyor. Bütün belgeleri ve muhaveratı Bulgarca. “Devrimci” sözcüğüne dikkat. Evet, kendi devrimleri peşindeler. Zaten sloganları da Ya İstiklâl Ya Ölüm. Aynen, 1814’de Odesa’da kurulan Yunan bağımsızlık örgütü Filiki Eteria gibi. Aynen, Türkiye’nin Millî Mücadelesi gibi. 1896’dan itibaren Osmanlı ordusuna karşı gerilla savaşına başvuruyor. Alan hâkimiyetini genişletiyor. Bu uğurda bütün sindirme ve yıldırma yöntemlerini kullanıyor. Yer yer devlet içinde devlet oluyor, kendi vergilerini toplamaya başlıyor. 1903’teki İlinden Ayaklanması ezilince, IMRO giderek daha fazla sivil halkı hedef alan terör eylemlerine yöneliyor. 1912-1913 Balkan Savaşlarında, cephe gerisi faaliyetiyle Bulgar ordusuna destek veriyor. Ömer Seyfettin’in Bomba hikâyesi, IMRO’nun rakip tanımaz ideo-politik hegemonya uğruna kendinden olmayan (kralcı-milliyetçi olmayan) Bulgarlara dahi neler yapabildiğini anlatır. Kaptan Raçov ile Demirci Efe karşılaştırmasına, biliyorum, tatsız ama, gelecek yazımda değineceğim.

(2) Manda Filistini’nin silâhlı Yahudi örgütleri. Önce Haganah (Savunma), sonra Etzel veya Irgun (Hā-ʾIrgun Ha-Tzvaʾī Ha-Leūmī b-Ērētz Yiśrāʾel; İsrail Diyarı Ulusal Askerî Örgütü). Ki zamanında Birleşmiş Milletler, ABD ve İngiltere tarafından terör örgütü sayılmış; Einstein 1948’de New York Times gazetesine yazdığı bir mektupta Irgun’u ve devamındaki Herut partisini “Nazi ve Faşist partiler”le karşılaştırmış, “terörist, sağcı, şovenist bir örgüt” diye nitelemişti. Ne yapıyorlar? Hem İngiliz ordusunu, hem Müslüman Arapları hedef alan terör eylemleriyle kendilerine yer açmaya, gelecekteki İsrail devletinin teritoryalitesini oluşturmaya çalışıyorlar. Selefleri ve haleflerinin başvurduğu bütün pis ve zalim yöntemleri kullanıyorlar. Fakat kazanıyorlar. Terör örgütü olmaktan çıkıyor, Birleşmiş Milletler’in tanıdığı İsrail devleti oluyorlar. İçlerinden bakanlar, başbakanlar (Menachem Begin),  kurmay başkanları çıkarıyorlar. Türkiye’nin Millî Mücadele’sinde, Kuvayı Milliye’nin düzenli orduya mssedilmesi gibi, IDF’ye (İsrail Savunma Güçleri’ne), yani resmî İsrail ordusuna dönüşüyor veya massediliyorlar.

(3) Yugoslavya dağılırken kurulan Sırp ve Hırvat milliyetçi orduları. Marksizm-Leninizm meşruiyet ideolojisi olmaktan çıkıyor; liderler yerlerini korumak için, sathın altında hep varolan milliyetçiliğe sarılıyor. Hırvatistan’ın desteklediği Herzeg-Bosna Cumhuriyeti ve Sırbistan’ın desteklediği Republika Srpska proto-devletleri veya devletçiklerinin, 1992-1995 arasında Bosna’nın canına okuyan, Srebrenica ve daha nice katliamdan sorumlu silâhlı güçleri, uluslararası hukuka göre işlenmedik savaş suçu bırakmıyor. (a) Kendi açılarından, amaçları farklı mıydı? (b) Bu yeni milliyetçilikler boğazlaşmasında, diğer saydıklarım ve sayamadıklarımdan farklı yöntemler mi kullandılar?

(4) Ayrılıkçı Kürt milliyetçiliğinin şiddet örgütü PKK. Neden çok karşı olduğumu, büyük tepki duyduğumu defalarca yazdım. İdeolojik bileşimi itibariyle Stalinist, Maocu, milliyetçi. Onyılların Kürt mağduriyetini onlar da kendilerince haklı “büyük dâvâ”larına kanalize ediyor. IMRO ya da Haganah ve Irgun için söylediklerimi aynen tekrarlayabilirim: Rakipsiz hegemonya, alan hâkimiyeti ve teritoryalite uğruna, seleflerinin başvurduğu bütün pis ve zalim yöntemleri kullandılar, kullanıyorlar. Kaptan Raçov’ların kralcı-milliyetçi olmayan Bulgarlara yaptıklarını, daha ilk baştan, kendilerinden olmayan Kürtlere yapageldiler. “Apocular” olarak, şiddetle yokettiler bölgedeki bütün diğer örgüt ve muhalifleri. Bu da kendi patika bağımlılığını oluşturdu. Barışı ve barışa giden yolda sivil Kürt partilerinden ellerini çekmeyi tasavvur edemiyorlar.

Kıssadan hisse. Tarihsel sosyoloji açısından hepsi üç aşağı beş yukarı aynı şey bunların. Bardağın yarısı boş mu, yarısı dolu mu? Kim kahraman kim katil, veya ne kadar kahraman ne kadar katil; nereden baktığınıza bağlı. Milliyetçi partikülarizm (biz başkayızcılık, biz biz benzerizcilik) ayrı bir duygu ve düşünce âlemidir. Kendi miyopluğu, darlığı, at gözlükleri vardır. Çok zordur, içine girmesi de, Kantçı “kategorik emredicilik”ler üzerinden tartışmaya ikna edilmesi de. Asla kabul edemediği, edemeyeceği şey, evrensel karşılaştırma perspektifleridir. Kurcalayamaz. Soramaz bu soruları. Kendisinin başkalarına baktığı gibi, kendisine dışarıdan bakamaz ve öyle bakılmasını benimseyemez. Çünkü “biz haklıyız” ama “onlar haksız”dır kuşkusuz.

—————————–

(*) Rusça orijinaline yer yer sadık kalmayan Fransızcası: Notre paix, c’est leur conquête / Car en mil neuf cent dix-sept / Sous les neiges et les tempêtes / Ils sauvèrent les Soviets.

 

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.