ARTI GERÇEK – Lehigh Üniversitesi’nde Cohen Uluslararası İlişkiler Profesörü ve Dış İlişkiler Konseyi’nde Orta Doğu çalışmaları konusunda yadımcı kıdemli araştırmacı olan Henri Barkey, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından Erdoğan-Bahçeli Rejimi’nin hedeflerinden biri haline geldi. Osman Kavala’yı cezaevinde tutabilmek için Barkey aklında akla hayale sığmayacak yalanlar üretildi.

Barkey, son beş yılda yaşadıklarını The Atlantic dergisine yazdı:

Beş yıl önce bir akademisyen olarak yatağa girdim ve sabah darbeci olarak uyandım.

Cumhurbaşkanı Erdoğan hükümeti, hiçbir delil olmaksızın beni başarısız 2016 darbesini kışkırtmakla resmen suçladı ve kovuşturdu. Tutuklanmam için bir emir çıkarıldı. Aramızda en ünlümüzün, işlemediğimi suçlardan dolayı dört yılı aşkın bir süredir cezaevinde bulunan, Türkiye’nin önde gelen sivil toplum örgütleyicilerinden Osman Kavala’nın olduğu ve giderek genişleyen bir grubun parçasıyım. 

Hükümet her birimiz için müebbet artı 20 yıl hapis cezası istiyor. Türk yetkilileri delilleri kendileri uydurdu ve akıl yürütmeleri açıkça kendi kendine hizmet ediyor. Ancak otoriter bir rejim bağlamında bunların hiçbiri gerçekten önemli değil: Basın, mahkemeler ve kamuoyunu kontrol ediyorlar.

Suçlamalar hayatımı alt üst etti. Arkadaşlarımı, profesyonel bağlantılarımı ve memleketime dönme yeteneğimi kaybettim. Ama bu sırada bana komploculuğun prosedürel düzeyde nasıl çalıştığını da öğretti: Nasıl başlar, nasıl yayılır, sıradan insanları nasıl şüpheli ve masumları suçlu hale getirebilir.

Temmuz 2016’da, Washington DC’de Woodrow Wilson Center’da Ortadoğu Programı Direktörü olarak düzenlediğim bir atölye çalışması için doğduğum İstanbul’a gittim. Çalıştayın amacı, Başkan Barack Obama’nın İran nükleer anlaşmasına Orta Doğu’nun tepkilerini araştırmaktı ve İstanbul, bölgedeki akademisyenler için uygun bir buluşma yeriydi.

Katılımcılar olarak İstanbul’a bir saat uzaklıkta bir ada olan Büyükada’da tarihi bir otelde buluştuk. Darbe girişiminin olduğu gün, konferansa katılanlardan bazıları ve ben, gece geç saatlere kadar otelin televizyon odasında kaldık, hem olayları anlamlandırmaya çalıştık hem de merak içinde gelişmeleri izlemeye çalışan uluslararası basından telefonlar aldık. Darbenin başarısız olduğu anlaşılınca, planlandığı gibi sonraki iki gün boyunca çalıştaya devam ettik. Ardından Washington’a dönmeden önce İstanbul’da biraz zaman geçirdim.

Sonra yazılar geldi. Hükümet kontrolündeki basında yer aldılar ve Türkiye’ye yaptığım seyahatle ilgili her türlü ayrıntıyı içeriyorlardı: İstanbul havaalanında pasaport kontrolünden tam olarak ne zaman çıktığım gibi sadece yetkililere açık olan bilgiler de dahil olmak üzere… Ayrıca adadaki otel personeliyle tuhaf bir şekilde ifade edilen “röportajları” alıntıladılar ve ABD ve diğer uluslararası medya ile yaptığım telefon görüşmelerini içeren sözde “hain” faaliyetlerimi ayrıntılı olarak anlattılar.

Bu size akıldışı geliyor olabilir ama gerçek böyle. Ancak Türkiye’de her şeyin komployla, özellikle de Türkiye’nin bir dünya gücü olmasını engellemek için yapılan bir komployla açıklanabileceğini anlama konusunda okuyucuya yardımcı olabilir. Entrikanın failleri ve ayrıntıları her zaman değişiyor, ancak bu fikir ülkenin siyasi dilinin merkezi haline geldi. 

Panelistlerin Türkiye’yi bir dünya gücü olmaktan alıkoyan sayısız entrikayı aktardığı bir şovla karşılaşmadan televizyon seyretmek mümkün değil; Bir rakibi karalamak istiyorsanız, tek yapmanız gereken onları böyle komplolardan birinin suç ortağı olmakla suçlamak.

Maryland’deki evimden okuduğuma göre hikaye, darbenin baş organizatörü olmakla suçlanan din adamı Fethullah Gülen’le işbirliği içindeydim. (Kendisi suçlamayı reddetti ve şu anda Pensilvanya’da sürgünde yaşıyor.) Washington, Türkiye’nin Gülen’in iadesine ilişkin sayısız kere tekrarlanan taleplerini delil yetersizliğinden dolayı reddetti. Türk tasavvurunda, böyle bir reddetme, onun Washington’ın korumak istediği önemli bir varlık olması gerektiğinin kanıtıdır.

Ve ben, Türk hükümetinin (bugün hala yürürlükte olan) ABD hükümetinin darbe girişiminin arkasında olduğu anlatısını inşa edebilmesi için uygun bir araç sağladım: Geçmişte ABD Dışişleri Bakanlığı’nın politika planlama kadrosunda görev yapmıştım ve bu nedenle Washington’da geniş bağlantılarım olduğu biliniyordu. Türk makamları, ABD hükümetinin suç ortaklığına dair hiçbir şüphe olmadığından emin olmak için büyük bir güvenle benim bir CIA ajanı olduğumu da ileri sürdüler.

Zamanla bu anlatı süslendi ve hain davranışlarım hakkında yeni “ayrıntılar” eklendi. Bazıları sıradandı: Görünüşe göre, adadaki otele (muhtemelen Gülen’le bir bağlantısı olduğunu düşündüren) üzerinde Pennsylvania kelimesi bulunan küçük bir zil bırakmıştım. (Söylemeye gerek yok, yapmadım.) Bazıları daha tehlikeli ve saçmaydı: İddiaya göre insanları öldürmek ve diğer CIA ajanlarının kaçmasına yardım etmek için ayrıntılı planlara girişmiştim.

Hakkımdaki diğer iddialar daha da absürd, neredeyse gülünçtü: Yetkililer, bir Ellen Laipson’la iki kez otel odasında kalmam karşısında gerçekten şaşırmış görünüyorlar; Kayıtlara geçsin, o benim eşim olur. (Milli İstihbarat Konseyi’nde analist olarak görev yaptı, ancak onları zıplatan şey çok daha sıradandı: Soyadlarımız farklıydı.) 

Bir Türk gazetesi, yıllar önce hamile eşini öldürmekten hüküm giyen ve 2005’ten beri Kaliforniya’daki San Quentin Cezaevinde olan Scott Peterson’ın bir suikastçı olarak Türkiye’ye gönderildiğine dair bir haber yayınladı. Gerçekten de atölyemizde Scott Peterson adında bir katılımcımız oldu. Kendisi Christian Science Monitor gazetesinin uzun süredir Ortadoğu muhabiridir. Tüm katılımcılar, otel listesindeki kayıtları yapılırken, kendisi geç katıldığı için otel kayıtlarına girilmemiştir. Müteşebbis Türk gazeteciler kimliğini tespit etmek için onu Google’da aratmış olmalı. Hatta Google’a bu ismi yazarsanız ilk karşılaşacağınız bilgi muhtemelen katil ile ilgili olacaktır. 

Ben bu deli saçması iddialarla suçlandığım sırada Osman Kavala, kendisini 2013’te İstanbul’daki hükümet karşıtı gösterilerle ilişkilendiren uydurma hikayelerle de yargılanıyordu. İlk kovuşturması tamamen delil yetersizliğinden çöktüğünde, yetkililer şunu iddia etti: 

Darbeyi planlamak için benimle birlikte komplo kurmuş, böylece kendilerine tutukluluğunu uzatmak için bir mazeret sunmuştu. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin tahliye kararına rağmen dört yıldan fazla bir süredir hapiste. Bir sonraki duruşmasının Kasım ayı sonunda yapılması planlanıyor.

Onu hapiste tutan kanıtlar mı? Darbe girişiminden üç gün sonra akşam yemeği için gittiğim bir İstanbul restoranında tesadüfen rastlaştığımızda  kısa bir sohbetimiz oldu. Ancak iddianamede o ve benim birbirimizle yoğun temas halinde olduğumuz ve saatlerce telefonda konuştuğumuz iddia ediliyor. Yetkililer bu suçlamayı yapmakla birlikte, aramızda herhangi bir arama olduğuna dair doğrudan bir kayıtları olmadığını da kabul ediyor. Kanıtlayamadılar, çünkü birbirimizi hiç aramadık.

İddianamenin büyük bir kısmı bunun gibi alakasız tesadüflere dayanıyor: Türkiye seyahatlerimden birinde güneydeki Adana’ya gittim ve aynı gün Kavala da Fransa’ya gitti. Benzer şekilde, başka bir vesileyle ben bir Türkiye gezisinden döndükten üç gün sonra Kavala yine Fransa’ya gitmişti. Bu, darbenin hazırlık aşamasında olduğunu bildiğimizin kanıtı olarak kullanıldı. Hepimiz komplo teorisyenlerinin anlatıları nasıl icat ettiğini biliyoruz, ancak malzemenin ne kadar sıradan olabileceği, seyahat planları kadar sıkıcı bir şeyin nasıl alçakça yapılabileceği belki de daha az takdir edilmektedir.

İddianamede özellikle George Soros’un darbe girişiminden yaklaşık dokuz ay önce, 2015 yılında İstanbul’a yaptığı ziyarette Kavala ve hayatını kaybetmiş sanayici İshak Alaton ile görüşmesi yer alıyor. (Bugün hiçbir komplo teorisi Soros olmadan tamamlanmış sayılmaz.) Görünüşe göre bu ziyaret, Gülen’e yakın bir gazetede yer alan bir bebek ilanıyla aynı zamana denk geldi. Savcıların iddialarına göre yine hiçbir delile dayanmayan “Gülen bebek” reklamı, Gülen’in yandaşlarına darbeyi başlatmaları için bir işaretti. Bu saçmasapan iddia Kavala, Alaton ve Soros’u darbeye bağlamaktadır ve iddianamede en az üç defa yer alacak kadar önemli görülmektedir. Araya ben de sıkıştırıldım elbette: Haberlere göre Alaton’a darbe girişiminden bir hafta önce işlerin yolunda olduğu yolunda bilgi verdim.

Savcılar, darbeyle ilgili faaliyetlerime dair somut kanıt sağlayamadıklarını rahatlıkla kabul ediyorlar. Açıklamaları tuhaf ve Kafkaesk: Görünüşe göre, bir istihbarat ajanı olarak izlerimi nasıl gizleyeceğimi ve gizli iletişim ve seyahat yöntemlerini nasıl kullanacağımı biliyorum. Dolayısıyla suçluyum. İddianame, Adana seyahatlerimden biri için otel kaydı bulamamalarından yakınıyor ama gerçekte, ben ABD Başkonsolosluğu’nun evinde kaldığım için bulamamışlar. Komplocu zihin, hiçbir aklayıcı kanıtın yeterli olmadığı ve masumiyetinizi tartışmak sizi yalnızca daha fazla suçlu hale getiren, çarpık bir mantığa göre çalışır.

Bu entrikaları bir yanıtla yüceltmemeyi seçtim ve mahkemede beni temsil eden kimse yok. Ama gerçek şu ki, tüm bu deneyim bana profesyonel ve kişisel olarak çok zarar verdi. Komplo teorileri güçlüdür; Hükümetler tarafından yayılanlar, daha da güçlüdür.

Muhtemelen bir daha asla atalarımın evini göremeyeceğim, büyükanne ve büyükbabamın gömülü olduğu, annemle babamın küllerinin saçıldığı yeri yani. Masum bir adamı hapiste tutmak amacıyla kullanıldım ve destekçilerinin onun çıkmazından dolayı beni suçlamalarından endişeleniyorum. Yanımda olduğunu düşündüğüm birçok kişi ve kurum beni terk etti. Wilson Center beni savunmak yerine kısa bir açıklama yapınca, bu düşünce kuruluşundan ayrıldım.

Türkler, Batılı düşünce kuruluşlarına beni etkinliklerine davet etmemeleri için baskı yaptı. Kariyerimi Türk ve Kürt jeopolitiği üzerinde çalışarak geçirdim, ancak artık Türkiye’ye seyahat edemiyorum veya bu konularda araştırma burslarına başvuramıyorum. Irak’taki üst düzey yetkililer de dahil olmak üzere, Kuzey Irak’a seyahat etmenin benim için bir sorun haline gelebileceği konusunda uyarıldım, çünkü Freedom House’un bildirdiği gibi, Türkler orada zorla insan kaçırıyorlar.

Türkiye’deki kendi güvenlikleri için anlaşılır bir şekilde endişe duyan arkadaşlarım ve akademik meslektaşlarımla bağlantımı kaybettim, çünkü Türk hükümeti istediği zaman istediği kişiyi kovuşturuyor. Geçenlerde burada yaşayan çok iyi bir Türk arkadaşım şehirdeydi. Eski kocasının telefonunu kullanarak beni aradı ve yıllar boyunca iletişim eksikliğinden dolayı özür diledi: Kendi güvenliği için tüm dijital cihazlarından benimle ilgili tüm referansları silmek zorunda kaldığını söyledi.

Darbeden beş yıldan fazla bir süre sonra, Türk medyasındaki insanlar, yazılı basın, televizyon ve sosyal medya, hala bana hakaret ediyor ve bu yalanları yayıyor. Temmuz ayında, ülkenin önde gelen gazetelerinden birinde, adını daha önce hiç duymadığım bir köşe yazarı, bütün bir sütununu “eylemlerime” adadı. O zamandan beri Türk basını benim hakkımda benzer yazılar yayınlamaya devam ediyor.

Bu saldırılara alışkınım ama yine de onları sinir bozucu buluyorum.

Birey düzeyinde komplolar, zayıf adamın anlayamadığı veya anlayamadığı gelişmeler için bir açıklamadır. Ama devlet düzeyinde, onlar güçlü silahlardır. Liderler tarafından kendi çıkarlarını gözetmek, kafa karıştırmak için ve tamamen yalancılık amacıyla icat edilir ve alaycı bir şekilde sömürülürler. Türkiye’de bir atasözü vardır: Damlaya damlaya göl olur. Bu çileden beş yıl sonra göl bir okyanus haline geldi.

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.