Hüseyin Çelik: Müslümanların ahlâkla imtihanı

29.11.2023

Hüseyin Çelik, serbestiyet.com’da “Müslümanların ahlâkla imtihanı” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Yazıyı aşağıya alıntılıyoruz. 

Eskiden “dinci” ifadesi bana tabanı olmayan, Müslümanları karalamaya yönelik çok itici bir ifade olarak geliyordu. Ancak şimdi vardığım noktada, ne yazık ki, “dinci” olarak nitelenebilecek ciddi bir kitlenin varlığını esefle müşahade ediyorum. “Dindar” insan, kendi dini için gerekirse rahatlıkla dünyasını feda eder; “dinci” ise kendi dünyası için dinini feda etmekten çekinmez. Politikacı ise, İslamiyet’i siyasi propagandasının malzemesi yapar, tüccarsa dinini kazancının metaı haline getirir, bürokratsa dinini yükselmenin basamakları haline getirir. Bu gerçeğe rağmen, ülkemizdeki laikçi, Kemalist kesimin bütün inançlı kesimleri, hatta bütün mütedeyyin camiayı “dinci” olarak yaftalaması da ahlâksızlığın başka bir boyutudur. Müslümanlar olarak kaybettiğimiz güveni geri kazanabilir miyiz? Emin değilim. Bir Kızılderili atasözü der ki: “Güven, ruh gibidir; terk ettiği bedene kolay kolay geri dönmez”. Yine de Allah’tan ümit kesilmez. O isterse ölüleri bile diriltir.

Yer yüzünde toplamda 57 adet, nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan ülke var. Tabir pek doğru olmasa da kısaca bunlara ‘İslam Devletleri’ deniyor.

       Peki bu ülkelerde ahlaki durum nedir? Müslüman toplumlarda ahlâk denince ilk akla gelen şey cinsi ahlâktır. Hatta çoğunlukla bu toplumlarda ahlâk, cinsi ahlâka indirgenmiş durumda. Elbette cinsi ahlâk da genel ahlâkın ayrılmaz bir parçasıdır; ancak ahlâk kümesinin yüzlerce elemanından bir tanesidir.

       Öncelikle ahlâk nedir, kısaca bakalım:

       İslami literatürde ahlâk karşılığında, cinsi ahlâkı da içine alacak biçimde daha çok “edep” kelimesi kullanılmıştır. Ahlâk ise tutum ve davranışların kaynağı durumunda olan ruhî ve mânevî melekeleri, insanın ruhî açıdan yücelmesini sağlamaya yönelik bilgi ve düşünce alanını ifade etmiştir. İslâm’ın ahlâk öğretisi, Allah’ın bütün yaratıklarına karşı merhametli olmayı, insanî ilişkilerde dürüstlük ve güvenilirliği, karşılıksız sevgi ve fedakârlığı, samimiyet ve iyi niyeti, kötü eğilimlerin bastırılmasını ve daha birçok faziletleri kapsamaktadır.

              Aslında İslam ahlâkı denen şey, Hz. Peygamber’in ahlâkıdır ki, o da Hz. Aişe’nın tanımlamasıyla Kur’an ahlâkıdır. Peki Kur’an ahlâkı neleri içeriyor? Kur’an-ı Kerim’de insanlar tarafından yapılması emredilenler “emirler”, yapılmaması gerekenler ise “nehiyler” olarak ifade edilmektedir. Kur’an’daki emirleri şöyle sıralamak mümkündür:

Doğruluk

İyiye özendirme

Kötülükten men etme

Sadaka

Helal rızıktan yeme

Bağışçı olma

Adil olma

Güvenilir olma

Fedakarlık

Çalışkanlık

Yalan söylememek

Hile yapmamak

Güzel söz söylemek

Güler yüzlü olmak

Selamlaşmak

Affedici Olmak

Sözünde durmak

Fakiri gözetmek

Malı hayra harcamak

Uyarıcı olmak

İstişare etmek

Emaneti ehline vermek

Ölçü ve tartıda hile yapmamak

Temiz ve güzel giyinmek

Güler yüzlü olmak

Zerafet

Yumuşaklık

Cana yakınlık

Geçimli olmak

İyi komşuluk

Halkın elindekilere göz dikmemek

Sıla-yı rahm

Kur’an’daki ‘nehiy’leri, yani insanların yapmaması gereken yasakları da şu başlıklar altında toplamak mümkün:

Cana kıymak

Zina etmek

Haram yemek

Gıybet etmek

Söz taşımak

Şahitlikten kaçınmak

Yalan şahitlik yapmak

Azgınlık yapmak

Gereksiz söz ve davranışlardan kaçınmamak

Yapılan iyiliği başa kakma

Öfkelenmek

Kibirlenmek

Yalan söylemek

Alay etme, lakap takma

Haksızken temize çıkma çabası

Hırsızlık

Emanete ihanet etme

İsraf etme

Gereksiz yemin etmek

Fesat çıkarma

Zalimlerden yana olmak

Dinde baskı ve zorlama

İhanet

Başkalarının malına göz dikme

Cahillerin yolunu izlemek

Yerine getirilemeyecek sözler vermek

Nankörlük etmek

İftira etmek

Ahde vefasızlık etmek

İnsanların işlerini kolaylaştırmak

Ukalaca konuşmak

Gösteriş yapmak

Bilgiçlik taslamak

Hayasızlık etmek

 Görüldüğü gibi Müslümanların kutsal kitabında, ahlâk kavramı bütün bir hayatı kuşatmış durumdadır. Ahlâk kelimesinin dışında, İslami literatürde güzel ahlâk karşılığında kullanılan başka terimler de vardır. Bunlardan bazıları şunlardır: Takvâ, hidâyet, sırât-ı müstakım, sıdk, amel-i sâlih, hayır, mâruf, ihsan, hasene , istikamet vb.

       Kötü ahlâk veya yakın anlamlarında ise şu ifadelere sıkça rastlamak mümkün: Dalâl, fahşâ, münker, bağy, seyyie, hevâ, israf, fısk, fücûr, hatîe, zulüm vb.

      Ahlâklılık karşılığında en çok kullanılan amel-i salih, dikkat edilirse İslam’ın beş şartını yerine getirmenin çok daha ötesinde neredeyse bütün tiyi davranışları kapsamaktadır. Bilindiği gibi, aynı zamanda İslâm’ın şartı olan ibadetlerin belli bir vakti ve saati vardır ama ahlâkın yani genel tabirle amel-i salihin vakti ve saati yoktur. Ahlâk, bir insanın beşikten mezara kadar her anında var olması gereken mütemmim cüz (olmazsa olmaz parçası)’dır.  Esasen insanları hayvanlardan ayıran temel meselelerden biri de ahlâktır.

       Ayrıca birçok eski kavmin yıkılışlarında ahlâkî bozulma ve çöküntünün önemli ölçüde rol oynadığını insanlığa ibret olsun diye haber veren âyetler, Kur’ân-ı Kerîm’de önemli bir yer tutar.

      Elbette ahlâkın tek kaynağı din değildir. Dini ahlâkın yanı başında kaynağını akıl, vicdan ve toplumsal örf ve adetlerden alan ahlâk teorileri de vardır. Başka bir yaklaşımla ahlâkı, dayandığı kaynaklar bakımından dini, milli ve beynelmilel ahlâk olarak da tasnif etmek mümkündür.

Her milletin, tarihi süreç içinde iyi ve kötü olarak tanımlandığı davranış modelleri vardır. Birinde ayıp ve yasak olarak nitelenen davranışlar, diğerinde masum ve meşru kabul edilebiliyor. Bu farklılığı hukukun hakim olduğu devletlerden tutun da örfün hakim olduğu aşiret, kabile ve klanlara kadar uzatmak mümkündür.

       Milli ve örfi ahlâkın ötesinde beynelmilel ahlâkî normlar vardır ki, bunlar dünyanın her yerinde ve her toplumda genel geçer normlardır. Her dinde, millet ve toplum yapılanmasında zulüm, hırsızlık, yalan söylemek, başkasının canına, malına ve ırzına kastetmek, ihanet etmek, iftira etmek vb. davranışlar gayr-ı ahlâkî davranışlar olarak kabul edilegelmiştir. Bu durum sadece modern toplumlarda değil, antik toplumlarda da böyledir.  Sokrates’in bütün mücadelesinin merkezinde, bir ahlâk ilkesi olarak doğruluk ve erdem üzere yaşamak olduğu görülür. Sokrates bir ahlâk ilkesi uğruna hayatını feda etmekten geri durmamıştır.

       Batı toplumlarında ise ahlâk anlamına gelen iki kelimenin yaygın olarak kullanıldığını görüyoruz: Moral ve Etik…Bizim anladığımız anlamda ahlâk kelimesini Batı dillerinde moral kelimesi karşılar. Etik ise özünde, daha çok iyi ile kötü olan davranışların belirlenmesini teorik olarak ve mantık temellerine dayalı olarak incelemeyi konu edinen bir disiplin karşılığında kullanılsa da bazen anladığımız anlamda, ahlâk kelimesinin yerine de kullanılmaktadır. Etik, aslında ahlâk felsefesi’dir ancak bizde de “şu etiktir” veya “etik değildir” denirken ahlâki ve gayr-i ahlâki anlamlarında yaygın olarak kullanılmaktadır.

      Hz. Peygamber’in, en çok bilineni “din, güzel ahlaktır” olmak üzere, çok sayıda ahlâkla ilgili hadisi vardır.  Hz. Muhammed sadece söylememiş, bizzat kendi hayatı, yaşantısı ve tüm davranışları ile güzel ahlâkın en güzel örneklerini ortaya koymuştur.

Hz. Peygamber’in ahirete irtihal etmesinden sonra Müslümanlar onun emanet olarak bıraktığı üç şeye de gereken özeni göstermediler. Kur’an-ı Kerim’i, yaşayanlara değil de adeta ölülere hitap eden bir kitap haline getirdik. Onun sünnetinin en önemli tarafı güzel ahlâktı, onu da bir tarafa ittik. Ehl-i Beyt’ini ise kanlara buladık.

       Asr-ı Saadet’te adı konmamış bir Cumhuriyet uygulaması varken Emevilerle birlikte İslam dünyasında iş tamamen saltanata dönüştü. Abbasiler ve sonrasında kurulan bütün devletler de saltanatı sürdürdüler. Bugün mevcut olan elli yedi İslam Devleti’nin yüzde doksan beşi diktatörlükle yönetiliyor. Yönetim biçimlerinin Monarşi veya Cumhuriyet olması hiç önemli değil; veya devlet başkanının Şah, kral, Sultan, Emir, Melik veya Cumhurbaşkanı olarak anılması da çok önemli değil. Mühim olan bu yönetimlerin özü, içeriği ve ruhudur. Bunların yüzde doksan beşinde hukuk devleti diye bir şey yok. Eğer bir ülkede, Hukuk devleti, demokrasi, insan hakları, düşünceyi ifade etme özgürlüğü, basın hürriyeti, ötekine saygı, şeffaflık, hesap verilebilirlik, gerçek anlamda din ve vicdan özgürlüğü, hür teşebbüs, hak, şefkat, merhamet ve hepsinden daha önemlisi adalet yoksa, kesin olarak orada ahlâk da yoktur.

       Öte yandan, bir ülkede rüşvet alıp vermek, nefes alıp vermek kadar yaygınsa, eş dost akraba kayırmacılığı (nepotizm) özellikle devlette hep varsa, ambulansın peşine takılıp gidenlere pratik zekalı deniyorsa, tüccarın vatandaşı kazıklaması ticaretin cilvesi olarak kabul ediliyorsa, politikacıların vatandaşı aleni olarak kandırması politik dehâ olarak isimlendiriliyorsa, devlette işi bilenlerden çok, işini bilenler terfi ediyorsa, bir ülkede ekonominin büyük kısmı kayıt dışı ise, devlet yakaladığı dürüst esnaf, tüccar veya sanayicinin ümüğünü sıkıyorsa, devletin aldığı vergilerin çoğu doğrudan vergi değil de dolaylı vergi ise, yani vatandaşın günlük tüketimi tamamen vergi kapsamında, hesaplara takla attıran büyük kazanç sahipleri devede kulak vergi veriyorsa, şayet mali müşavir ve muhasebecilerin en iyileri patronuna en az vergi verdirenlerse, kara para aklama yaygınsa, avantacılığın adı komisyonculuksa orada da ahlâkın zerresi yoktur.

       Bizim halkımızın da genel olarak yolsuzluk ve rüşvet pazarından rahatsız olmadığı anlaşılıyor. Rahatsız olanların da önemli bir kısmı, rüşvet ve yolsuzluk niye var diye şikayetçi değil, esas şikayet mevcut pastadan kendisinin niçin yeteri kadar yararlanamadığıdır.

       Maalesef, yukarıda da belirttiğimiz gibi, Müslümanların çoğunun aklına ahlâk deyince cinsi ahlâk gelir. Elbette cinsi ahlâk, edep, haya, iffet, ahlak kümesinin çok önemli elemanlarıdır. Ancak ahlâk bunlardan ibaret değildir. Ben, ateist, deist veya agnostik inanca sahip olup da son derece ahlâklı olan, hatta bazı Müslümanlarla mukayese kabul edilemeyecek kadar faziletli olan birçok insan tanıyorum. Elbette bu insanlar, nihai hesaplarını ahirette Allah’a vereceklerdir.

       Çok dakik çalışmalarla ortaya konan İslami Hayat Endeksi’ne göre dünyanın en iyi ülkelerinin Yen Zelanda, İzlanda, Hollanda, İsveç, Norveç, Finlandiya ve Kanada gibi ülkelerin çıkması ; İslam ülkelerinin hiç birinin kırkıncı sıraya bile girememesi, iyi okuyabilenlere aslında çok şey anlatıyor. 2020 endeksinde 43. Sırada Malezya kendisine yer bulurken, BAE 47. Sırada bulunuyor. Bu endekse göre ülkemiz ne yazık ki, 100. Sırada yer alıyor. 2018 Endeksine göre Türkiye 95. Sırada idi. Geçen süre içinde Türkiye beş sıra daha kötüleşmiş durumda. 2022 Endeksine göre de çok bir şey değişmemiş. Batılı ülkelerde ileri geri hareketler var ama ülkemiz dahil, İslam dünyası ne yazık ki acınası durumunu sürdürüyor.

       Söz konusu araştırmayı, zannedildiği gibi Batılılar yapmıyor. Araştırma, 2018 yılında ABD’de kurulan İslamilik Vakfı tarafından yapılıyor.  Hossein Askari, Hossein Mohammad Khan ve Fara Abbas  Liza Mydin ve Mostafa Omidi’nin Yönetim Kurulu Üyeleri olduğu vakıf, kâr amacı olmayan bir kuruluştur. Görüldüğü gibi Vakıf yönetiminde dört Müslüman bir gayrimüslim bulunuyor. Bizim meşhur komplo teorilerimiz var ya… “Bunlar, Batılıların Müslümanları kötülemek için ortaya attıkları iddialardır” diyenlerimiz çok olduğu için, özellikle yönetim kurulu üyelerinin isimlerini verme gereği duydum.

       Yine Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün 2022 Yolsuzluk Algısı raporuna göre en iyi ülkelerin başında Danimarka, Yeni Zelanda ve Finlandiya varken, İslam devletlerinin hali yine harap…Türkiye’nin 2013’te 50 olan puanı, ne yazık ki, 2014’te 45’e, 2015’te 42’ye, 2016’da 41’e, 2017’de 40’a, 2021’de 38’e geriledi. 2022 Raporuna göre ise Türkiye 180 ülke arasında 36 puanla kendisine ancak 101. Sırada yer buldu. “Bizden daha kötü 79 ülke var” diye teselli mi bulalım, yoksa 101. Sırada olmanın utancını mı yaşayalım? Takdir okuyucunundur.

       Dikkat edilirse hem İslami Hayat Endeksi hem de Yolsuzluk Algısı Endeksi’inde dünyanın en iyileri olan Yeni Zelanda, İsveç, Norveç, Danimarka, Finlandiya, Kanada, İzlanda gibi ülkeler ilgi ve muhabbetimizi hiç de celb etmiyorlar. Avrupa’da ve Amerika’da en samimi olduğumuz devlet ve hükümet başkanlarının, her birisi şüphesiz birer diktatör olan, Rusya’nın Putin’i, Macaristan’ın Orban’ı, Sırbistan’ın Vucic’i, Venezuella’nın Maduro’su ve benzerlerinin olması dikkate değer değil mi?

       Toplam üretimi 57 İslâm ülkesinden daha fazla olan Almanya’nın şansölyeleri herhangi bir vatandaş gibi yaşayıp devlet imkanlarından asgari düzeyde yararlanırken, halkı aç ve sefil olan İslâm ülkelerinin tepe yöneticileri lüks, israf ve sefahatın zirvesinde yaşıyorlarsa buralarda ahlâktan söz edilebilir mi?

       Evinde yemeğini kendisi yapan, kocasının ütüsünü yapan, birçok uluslararası iş seyahatine bile tarifeli uçaklarla giden, gidebilen Almanya eski Şansölyesi Merkel mi daha ahlâklıdır, yoksa gittiği ülkeye tahtını taşıyacak kadar görgüsüz olan Suudi kralları mı daha ahlâklı?

      Birkaç yıl önce Estonya’nın Başbakanı, televizyona çıkıp kendisini başbakanlık  koltuğuna oturtan halkına teşekkür etti. Ardından, geniş bir ailesi olduğunu, başbakanlık maaşı ile geçinemediğini, bunun için istifa edip Avrupa Parlamentosu seçimlerinde Estonya’yı milletvekili olarak temsil etmek üzere halkının oyuna talip olduğunu açıkladı. Estonyalılar da başbakanlarını mali imkanları daha iyi olan Avrupa Parlamentosu’na seçtiler. Böylece dürüstçe ortaya konan bir maruzatı Estonlar ödüllendirdiler. İslâm ülkelerinin herhangi birinde bir başbakanın maaşının azlığından dolayı başbakanlığı bırakması hayal bile edilebilir mi?

       İslâm ülkelerinde başbakan, Cumhurbaşkanı veya monarklar iş başına geçtiler mi, ülkeyi babalarının malı olarak kabul ediyorlar. Batı demokrasilerinde örtülü ödeneklerin her kuruşunun hesabı verilir. İngilizce’de “ örtülü ödenek”in adı “black budget”tir. Yani kara bütçe. Aslında konan isim bile ironiktir. Keşke olmasaydı dercesine konan bir isim…Bizimkisinin adı ise “örtülü ödenek”tir. Bu para, oldum olası devletin kirli işlerinin finanse edilmesinden tutun da çanak yalayıcıların ihya edilmesine kadar her türlü amaçla ne yazık ki kullanılagelmiştir. Elbette yerli yerinde kullanımları tenzih ederim.

       İngiltere yıllarımda çok samimi olduğum Pakistanlı bir arkadaşıma, Pakistan’da en ünlü şeyin ne olduğunu sordum. Epey tereddüt ettikten sonra cevabı “I think just corruption” oldu. Yani “bence sadece yolsuzluk” Çok hazin değil mi?

       2005 yılında Pakistan’ın Keşmir bölgesinde meydana gelen depremden sonra Sayın Erdoğan’la birlikte, külliyetli bir yardım paketiyle Pakistan’a gitmiştik. Bir sohbet esnasında dönemin Pakistan Başbakanı’na devletin siyasi partilere hazineden mali yardım yapıp yapmadığını sormuştum. Başbakan kekremsi bir gülüşün ardından “hayır yapılmıyor” dedi. Ben ikinci soruyu sordum: “Peki siyasi partiler siyasi faaliyetlerini nasıl finanse ediyorlar? Başbakan’ın cevabı ilginç ve doğruydu: “Seçimler yaklaşınca iş adamları kazanmaya yakın parti veya partilerin kapısında çantalar dolusu paralarla sıraya geçerler.” Bunun anlamı şuydu: Siyasiler daha iş başına gelmeden satın alınıyor.

       Bir ülkede şeffaflık ve hesap verilebilirlik yoksa orada devlet de halk da gırtlağına kadar yolsuzluğa batmış demektir.

      Bizim ülkemizde devleti mali olarak denetleyen kurum Sayıştay’dır. Sayıştay’ın 2022 raporuna göre 234 Kamu idaresi, bütçe hedef ve gerçekleşmeleri arasında oluşan sapmaların sebebini izah edememiştir. 131 Kurum kredi ve bağış gibi kaynaklarını gizlemiştir. 49 Kurum, bütçe ödeneklerinin başlangıç ve yıl sonu ödeneklerini ayrı ayrı göstermemiştir. 18 Kamu idaresi ödeneklerini doğru kaydetmemiştir. 19 İdarenin bütçesi gerçeği yansıtmıyor.

       Kamu İhale Mevzuatı, AB’nin bütün uyarı ve ısrarlarına rağmen hukuk devleti standartlarına getirilmemiştir. İhale Kanunumuz her türlü manipülasyon ve fesat karıştırmaya ne yazık ki hâlâ açıktır. Kamu İhale Kurumu sözde düzenleyici ve denetleyici bir kurum olarak kurulmasına rağmen şimdilerde bu fonksiyonundan bir hayli uzaktır. Merkez Bankası’nın bağımsız olmadığı bir ülkede, KİK’in bağımsız olmak ne haddine…!

       Monarşiyle idare edilen İslam ülkelerinin çok büyük bir kısmı mutlak monarşi ile idare ediliyor. Buralarda her şey kralın, sultanın, emirin, melikin iki dudağı arasındadır. Meşruti Monarşi olanlarda ise Parlamentoların varlığı tamamen göstermeliktir. Sözde Cumhuriyetle idare edilen İslam ülkelerinin neredeyse hepsinde ise demokratik Cumhuriyetten ne yazık ki söz edilemez. Buralarda da Otokratik ve Totaliter Cumhuriyetler mevcuttur. Neredeyse hepsinde Millet Meclisleri yasak savma kabilinden vardır.

        Cumhuriyetlerde devlet başkanlarının serbest ve rekabete dayalı seçimlerle iş başına gelmeleri gerekirken birçok İslam devletinde göstermelik seçimlerle yönetim babadan oğula geçecek şekilde el değiştiriyor. Diktatör Hafız Esad, güya Cumhurbaşkanı idi. Seçimlerde vatandaş kendisine, korkudan %98.5 oy veriyordu. O, bu sonuçtan da pek mutlu olmaz, Muhaberât’a talim vererek %1.5’luk firenin tespit edilmesini isterdi. Kendisinden sonra tıpkı monarşilerdeki gibi, yerine oğlu Beşar Esat güya seçildi. Haydar Aliyev ölünce yerine oğlu İlham Aliyev seçildi! Türkmenistan Cumhurbaşkanı Kurbankulu Berdimuhammed, ülkesini açık bir ceza evine dönüştürme işlevini bitirdi ancak sağlık sebebiyle çekilince yerine oğlu Serdar Berdimuhammedov seçildi! Saddam eceliyle ölseydi onun yerine oğlu Siday ve belki de Siday’dan sonra kardeşi Uday gelecekti. Kaddafi’nin yerine oğlu Seyfülislam’ın geleceğine kesin gözüyle bakılıyordu ama Arap baharı onların kışı oldu.

       Bizim Meclisimiz de başkanlık sisteminden sonra tamamen işlevsiz hale gelmiştir. TBMM’nin faaliyetlerinin çoğu ne yazık ki, sembolik ve seremonyaldır.

       Bizim Meclisimiz, tek partili dönem istisna edilirse, hiçbir dönem bu kadar etkisiz ve yetkisiz olmamıştı. Bir ülke düşünün ki, devlet başkanı her yıl Meclis’ten çıkan kanun maddelerinin neredeyse beş on katı Kanun Hükmünde Kararname yayınlıyor. Birini rektör yapmak için, ona mahsus kanun hükmünde kararname yayınlayıp o hazreti rektör atadıktan sonra yayınlanan kanun hükmünde kararname, ertesi gün başka bir kanun hükmünde kararname ile kaldırılabiliyor. Sonra başkalarının da bu usulle atanması gerekiyor, bir daha ilk kararnameye dönülüyor.

       Dikkat edilirse bir İslâm ülkesinden kaçanlar çoğunlukla diğer bir İslâm ülkesine sığınmıyor. Suriye’den Türkiye’ye savaş sebebiyle olan kitlesel göçleri bu kapsamda değerlendirmemek lazım. Afganistan, İran, Yemen ve birçok Afrika ülkesinden Türkiye’ye gelenlerin nihai hedefi aslında Avrupa ve Kuzey Amerika ülkelerine gitmektir. Türkiye onlar için bir ara istasyondur. Hem mülteci olarak hem de mülk satın alarak kalıcı olmak isteyenler de elbette vardır. Hakkını yemeyelim, Türkiye hem hayat standartları hem yarı yamalak demokrasisi ile adı geçen ülkelerden çok daha iyi bir konumdadır. Ne de olsa atasözümüzün ifade ettiği gibi “körler memleketine şaşılar padişah olur”. Türkiye Afganistan’a göre elbette cennettir!

       Dünya Kupası maçları devam ederken bir dostum, bana şu soruyu sordu: “Bu akşam Fas’la Fransa’nın maçı var, hangi Müslüman’a sorsam hararetle Fas’ı destekliyor. Ancak aynı Müslüman’a günün birinde bu iki ülkeden birine iltica etmek durumunda kalması halinde hangi ülkeyi tercih edeceğini soruyorum, istisnasız hepsi Fransa diyor. Burada bir çelişki yok mu?” Ben de cevaben dedim ki, “İşte bu bizim ızdırabımız! Bütün olumsuzluklarına ve aşırı laikçi uygulamalarına rağmen Müslümanlar Fas yerine Fransa’da yaşamayı tercih edip Fas Krallığı’nın semtine uğramak istemiyorsa bunu sadece maddi meselelerle izah edemezsiniz. Endülüs Medeniyeti’ni kuran insanların ülkesi şimdi derin bir ahlâkî çöküntü içinde. Ne yazık ki, durum budur.”

       İlk defa milletvekili seçildiğim yıl olan 1999’da İslâm ve terör meselesi gündemde önemli bir yer işgal ediyordu. Biz de TBMM’de bir etkinlik düzenledik. O zaman İslâm Felsefesi hocası olan daha sonra aynı kabinede bakan olarak bulunduğum Prof. Dr. Mehmet Aydın’ı davet edip bu konuyu kendisiyle tartıştık. Bu toplantıda bulunan Fazilet Partili arkadaşların hemen hepsi söz alarak Müslüman’dan terörist olamayacağını hararetli bir şekilde savundular. Sonra ben söz aldım ve yirmi dört ayar teröristin Müslümanlardan çıkabileceğini söyledim ve ilave ettim. “Müslüman, adam öldürünce nasıl ki katil oluyorsa, zina yapınca zâni oluyorsa, yalan söylediği zaman da kâzip oluyorsa bir Müslüman terör yaptığı zaman da terörist olur.     

       Bu durum İslâm dininin katle, zinaya ve yalana izin verdiği anlama gelmez. İslâm dini terörü de men etmiştir ama bu Müslüman’ın bu günahı işleyemeyeceği anlama gelmez. Süt, yoğurt, ayran bozulsa başka türlü değerlendirilip tüketilebilir ama tereyağı bozulunca zehir olur. Ne yazık ki Müslüman’ın bozulmuşu tıpkı bozulan tereyağı gibi adeta zehir olur.”

      İslam Devletleri’nin başlarındaki yöneticilerin çoğu, maalesef İslam dinini, kendi dünyevi saltanatlarını pekiştirmek için kullanmaktan çekinmiyorlar. Bu durum ne yazık ki Emeviler’den beri sürüp gelen bir ahlâksızlıktır. Bundan dolayıdır ki, bütün dünyada, İslâmi değerleri kendi günlük politikalarının malzemesi yapan siyasal İslâm hareketleri en azından ahlâken iflas etmişlerdir. Başta İran Devrimi olmak üzere, bu hareketler mağlupken zelil olmamışlar ama galip olunca ne yazık ki zâlim olmuşlardır.

       Eskiden “dinci” ifadesi bana tabanı olmayan, Müslümanları karalamaya yönelik çok itici bir ifade olarak geliyordu. Ancak şimdi vardığım noktada, ne yazık ki, “dinci” olarak nitelenebilecek ciddi bir kitlenin varlığını esefle müşahade ediyorum. “Dindar” insan, kendi dini için gerekirse rahatlıkla dünyasını feda eder; “dinci” ise kendi dünyası için dinini feda etmekten çekinmez. Politikacı ise, İslamiyet’i siyasi propagandasının malzemesi yapar, tüccarsa dinini kazancının metaı haline getirir, bürokratsa dinini yükselmenin basamakları haline getirir.

      Bu gerçeğe rağmen, ülkemizdeki laikçi, Kemalist kesimin bütün inançlı kesimleri, hatta bütün mütedeyyin camiayı “dinci” olarak yaftalaması da ahlâksızlığın başka bir boyutudur.

       Sözde İslam Şeriatına göre idare edildiklerini iddia eden birçok yerde ise, şeriat, kafa kol kesme, recm etme, sokakta ahlâk bekçiliği yapma şeklinde uygulanıyor. Sözüm ona laiklik ilkesinin uygulandığı İslâm ülkelerinde ise, yöneticiler dini ve dini müesseseleri istedikleri gibi manipüle edebiliyorlar. Buralarda din devlete müdahale etmiyor ama devlet dine istediği gibi müdahale edebiliyor.

      İslam İşbirliği Teşkilatı üyesi olan 57 İslam Devleti’nin devlet veya hükümet başkanlarının, İsrail’in Gazze’de gerçekleştirdiği katliam konusunda bile derde deva bir ortak tavır belirleyip adam gibi bir sonuç bildirisi bile yayınlayamıyor olması, İslam Alemi’nin içinde bulunduğu vahim durumu çok çarpıcı bir biçimde ortaya koyuyor. Eminim ki, 57 İslâm ülkesinin bütün halkları Gazze için kan ağlıyor ama idare edenlerin dünyası, yönettikleri kitlelerinden o kadar farklı ki umurlarında bile değil. Birçok petrol zengini Körfez ülkesi, İsrail’in hâmisi olan ABD ile ters düşmemek, İsrail’le görünüşte mesafeli, alttan alta çok yakın dostluklarına zarar gelmesin diye özel bir gayret gösteriyor. Arap ülkelerinin amiral gemisi olan yüz küsur milyon nüfusa sahip koca Mısır’ın başında Amerika’nın darbe sonucu iş başına getirdiği, bizim de şu sıralar yakından flört etiğimiz, Sisi denen militarist bulunuyor. Oradan İsrail ve Amerika karşıtı bir hamle nasıl beklenebilir ki? Böyle olmasaydı, İsrail ve onun destekçileri bu kadar pervasız olabilir miydi?

       İslam Dünyası tiranlar tarafından idare edildiği sürece, ne yazık ki Müslümanlar mazlum olmaktan kurtulamazlar.

       İslâm Peygamberi’nin, henüz kendisine peygamberlik gelmeden, Mekke’nin ileri gelenleri tarafından kurulan Hilfu’l-Fudul müessesesine dahil olması ve İslamiyet nazil olduktan sonra da bu müesseseye sahip çıkması da bize bir şey anlatmıyor galiba. Fazilet Yemini anlamına gelen bu müesseseye göre, yerli veya yabancı, dini, ırkı ne olursa olsun, birine haksızlık yapılıp zulmedilirse ona sahip çıkılıp hakkı korunacaktır. Nitekim, uygulama böyle devam etmiştir. Bizzat Hz. Muhammed’in hayatında, bu uygulama gösteriyor ki haksızlığa karşı çıkmak için Müslüman olmak gerekmez, insan olmak yeterlidir.

       Esasen ahlâk da bunu gerektirmiyor mu? Bizimle aynı dini, dili, ırkı, mezhebi, dünya görüşünü hatta hayat tarzını paylaşanları, haksızlık durumunda savunmak esas erdem sayılmaz. Esas erdem, dini, dili, ırkı, mezhebi, dünya görüşü, hayatını tanzim etme biçimi bizden tamamen farklı olan insanlar haksızlığa uğradıkları zaman onları savunmaktır. Bizim ülkemizde bırakın farklı din ve ırk mensuplarını savunmak, aynı dini, dili, mezhebi paylaştığı kimseler bile kendi dar cemaatine mensup olmayınca, onların uğradığı haksızlık da insanların çoğu zaman umurunda olmuyor.

       Gelelim en çarpıcı noktaya: İnsanlar seyahat edip alış veriş veya ticaret yaparken, Berlin, Londra, Paris, Madrit, Roma, Viyana, Oslo, Stockolm, Helsinki veya Kopenhag’ta mı kandırılabilecekleri veya kazıklanabilecekleri korkusu yaşıyorlar; yoksa Ankara, Astana, Bakü, Bişkek, Taşkent, Aşkabad, Kahire, İslamabad, Bağdat, Şam, Tahran, Kabil, hatta Mekke ve Medine’de mi?

       İşte tam bu noktada ahlâk devreye giriyor. Hacca giden bir mümin bile Kabe’nin yanı başındaki dükkanlardan alış veriş yaparken, taksiye binerken kazıklanabileceği duygusu yaşıyorsa bunu ne ile izah edebiliriz?

       Burada Batı dünyasının akpak olduğu iddiasında elbette değilim. Batıdaki birçok ahlâksızlığı, özellikle politik alandaki iki yüzlülüğü, çifte standartı elbette biliyoruz. Ne var ki, başkasının yanlışları, bizim yanlışlarımızı doğru yapmaz. Ne var ki, şu son Gazze meselesinde batıdan yükselen vicdanlı sesleri de kimse yabana atamaz.

       Her Cuma günü hocalarımızın minberden okudukları “Allah katında din, İslam dinidir” ayetine madem ki iman ediyoruz, o zaman bunun gereğini yapmamız gerekmez mi? Hristiyanlık ve Yahudilik tahrif edildiğine göre, kendi dinimizin ve kutsal kitabımızın doğruluğundan da emin olduğumuza göre bizim daha doğru olmamız gerekmez mi?

Hz. Peygamber’in İslamiyet nazil olmadan önce Muhammedü’l Emin olması, dini çerçeveyi de aşan insani bir ahlakın önemini ortaya koyuyor. Bırakalım başkalarının Müslümanlara güvenmemesi, Müslümanların da birbirlerine güvenemiyor olması başlı başına bir ahlâk problemidir.

       Müslümanlar olarak kaybettiğimiz güveni geri kazanabilir miyiz? Emin değilim. Bir Kızılderili atasözü der ki: “Güven, ruh gibidir; terk ettiği bedene kolay kolay geri dönmez”. Yine de Allah’tan ümit kesilmez. O isterse ölüleri bile diriltir. Ancak bizim niyet ve irademiz ne yönde olacak? Ölü taklidi mi yapacağız yoksa dipdiri olmaya mı azmedeceğiz? işte bütün mesele…

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.