İlhami Güler: Fetö Genetiği: Türk Tasavvuf Sünniliği

09.01.2024

İlhami Güler, perspektif.online’da “Fetö Genetiği: Türk Tasavvuf Sünniliği” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Yazıyı aşağıya alıntılıyoruz. 

Tarikat ve cemaat, Allah rızası için kendini kamu hizmetine adama iken; bugün devletten iş bulma ve kamudan ihale, teşvik, tahsis alarak zengin olma, holding kurma aparatına dönüşmüş durumdadır. İnsanın, kendi vicdanını kandırması kadar sefil bir ahlaki seviye(sizlik) yoktur.

türk tasavvuf sünniliği

“FETÖ teolojik-politik olayı”nın skandallığı, Türkiye’de mevcut siyasal iktidar tarafından kendine karşı girişilen “darbe teşebbüsü” ve sebebiyet verdiği can kayıpları açısından ortaya kondu. Olayın, ülke açısından sebebiyet verdiği ekonomik kaynakların heba edilişi ve yetişmiş insan kaynaklarının yurt dışına kaçışı, hapse düşüşü ve iş kaybı açılarından bilinçli olarak ele alınmadı ve irdelenmedi. Türk vatandaşlarının -PKK da olduğu gibi- ABD ve Batı tarafından, kolayca devşirilerek “terörist” haline getirilişinin politik-kültürel-teolojik muhasebesi yapılmadı; FETÖ – işlediği “büyük günah”tan dolayı- “günah keçisi”ne dönüştürülerek bütün “günah”lar ona yüklendi. Hep şeytan suçlandı veya şeytana uymaktan bahsedildi. Evin, ailenin, atmosferin ve ebeveynin/devletin özeleştirisine girişilemedi; hep kaçınıldı, ıskalandı. Genelde Müslümanlığın, özelde Türklüğün içinde bulunduğu skolastik düşünce kısırlığı, iman yanlışlıkları görülmedi (“Bizim oğlan ‘Bina’ okur; döner döner, yine okur.”-“Et-Tekraru ahsen, velev kâne yüz seksen”). Eşit vatandaşlığa bağlı Anayasal demokrasinin, hukukun ve kurumların egemen olduğu, adalete-ahlaka bağlı şeffaf-denetlenebilir bir toplum-devlet kurmayı başaramadık.

 

“FETÖ olayı”nın oluştuğu zemin, Selçuklu ve Osmanlı’da oluşmuş Türk Tasavvuf Sünniliğinin Tarikat-Siyaset zeminidir. Tarihçi akademisyen Prof. Dr. Zekeriya Işık, tarikatların Osmanlı’daki iktidar mücadelesini Tekkedeki İktidar (Konya, 2017); devlet-tarikat ilişkilerinin ideolojik-politik zeminini Devlet ve Tarikat (Konya-2017); devlet-iktidar ilişkilerinin değişimini Şeyhler ve Şahlar (Konya-2017) adlı çalışmalarında ortaya koymuştur. Devletin kuruluşundan çöküşüne kadar bu ilişki, “simbiyoz” bir ilişkidir. Siyasal iktidar, tarikatları vakıflar üzerinden ve özel tahsis-teşviklerle besler; tarikatlar da siyasal iktidarı destekler. Cumhuriyet döneminde tarikatlar, yeraltında faaliyetlerini sürdürdükleri gibi; dini hamiyet duygusu ile yeni “Cemaat” örgütlenmesi ile Nurculuk, Süleymancılık, Işıkçılık… gibi yapılar oluşmuştur. Bunların devlet ve siyasetle ilişkileri de tarikatların ilişkisi ile aynı tabiattadır.

 

Cumhuriyet devrimleri, bu zemini “Şeriat-Tarikat-Hilafet” olarak ilga etmeye çalışmış; 1950’lerden itibaren halının altına süpürülen bu zemin, muhafazakâr-sağ iktidarlar döneminde yavaşça yeşillenmiş, çiçeklenmiş, palazlanmış, geri gelmiş ve 1980 ihtilalinden itibaren de diriliş-ihya ve inşa dönemine girmiştir. Sünni Bohça açılıp içine bakılmadan; söküğüne, dikişine, yamasına, yıpranmasına, eskimesine, çürümesine, kirlenmesine bakılmadan; bakımı yapılmadan, olduğu gibi “Kutsal”, “Din”, “İslam”, “Şeriat” kavramları ile onanmıştır. Elde olan-gelen gelenek, “olması gereken” olarak görülmüştür. Bu zeminin teolojik-politik karakterini başlıca şöyle nitelemek mümkündür:

 

Kutsal-Karizmatik Kişi Kültü

İslam, mabedi ve din adamı sınıfını zorunlu olmaktan çıkarıp “Ulema”yı takvası ve ilmi derinliğinden doğan şeffaf-ahlaki bir “otorite” haline getirmiştir. Ancak, Yahudilikte ve Hristiyanlıkta oluşmuş olan din adamı sınıfı, İslam toplumlarında da aynıyla Halife, Sultan, İmam, Veli, Şeyh, Gavs, Kutup, Baba, Dede, Efendi, Şerif, Seyyid, Ayetullah… kavramsallaştırmaları ile oluşmuş ve kitleleri sorgusuz-sualsiz kendilerine bağlamışlardır. Bu bağlamda İbn Arabi’nin geliştirmiş olduğu politik teosofi, Osmanlı İmparatorluğu’nun siyaset pratiğini hayli belirlemiştir: “İbn Arabi’nin Tedbirat-ı İlahiyye adlı eseri, birçok açıdan önem taşımakla birlikte, asıl olarak İslam siyaset geleneğinin, tasavvufi esaslar üzerine inşa edilmesi bakımından öne çıkar. İbn Arabi, bu eserinde ‘Kutup’, ‘Halifetullah’ ve ‘İnsan-ı Kâmil’in varlık alemindeki tedbir ve tasarrufunu göz önünde bulundurmuş, böylece şer’î ve manevi siyaset anlayışını gayet veciz ve kısa ifadelerle ortaya koymuştur. Eserdeki ‘âlem-i ekber’ ile ‘âlem-i insan’ mukayesesine dayanan analoji, bir yandan insanın mertebesini yüceltirken; diğer yandan, hükümdârın ‘halifetullah’ sıfatıyla meşruiyetine dini bir dayanak sağlar” (A. Fuat Bilkan, Kültürün İktidarı (Siyasal Teoloji ve Kültürel Egemenlik). İst. 2023. s.150).

 

İbn Arabi’nin kendisi “Vezirin ve Onun Sıfatlarının, ‘Tedbir-i Rabbani’ ve Hikemi Cereyanı Nasıl olmak İcab eylediğinin Zikrine Dair” başlığı altında şöyle diyor: “Adette melikin (hükümdarın) emrinin mülkte (yönetimde) ancak mâlik (efendi) ile memlûk (köle) arasında vasıta olan vezir-i müdebbir ile olması müstakim olur. İmdi, hikmet (bilgelik) böyle iktiza eder ki, biz bu halife-i mezkuru (anılan) ibraz ettiğimizde, ona “akıl” tesmiye (adlandırma) olunan bir vezir ittihaz edelim. Ve Allah Teala canibinden (tarafından) hitab-ı ilahi ona teveccüh eder.” (İbn Arabi-Ahmet Avni Konuk, Tedbirat-ı İlahiyye (Tercüme ve Şerh) Haz: Prof. Dr. Mustafa Tahralı. İst. 2018. s. 197) Aynı genetik, Cumhuriyet döneminde Mustafa Kemal’i Kurtuluş Savaşı’nın mümtaz bir “önder”i ve bir “kahraman” olmaktan çıkarmış; onu, “Ulu/Yüce” dinsel-pagan bir kişiliğe büründürmüştür. Muhafazakâr kesimde devam eden dinsel-politik karizmatik/kutsal kişi (lider) kültü de bu genetiğin devamıdır.

 

Takiyye-Siyaset

Şiiliğin, “Batinilik” olarak geliştirmiş olduğu siyasal-teolojik muhalefet refleksi olarak “Takiyye”, Sünni tarikat ve cemaatlere de sirayet etmiş; siyaset daima gizlilik, kumpas, kurnazlık, kandırma, aldatma, saman altından su yürütme, nifak, yalan-dolan olarak icra edilmiştir. Cumhuriyet döneminde tarikatların ve cemaatlerin politik faaliyetlerinde bunu müşahede etmek mümkündür. Özellikle Fetullah Gülen’in önderliğindeki “Hizmet Hareketi”nin devlet kurumlarına sızması ve siyasal bir “Paralel Yapı” oluşturması bilinmektedir. Diğer tarikat ve cemaatler, mevcut siyasal iktidarla organik ilişkilerinden dolayı, artık bu işi aleni olarak yapıyorlar. Devlet kurumlarını aralarında paylaşıyorlar. Mevcut Millî Eğitim Bakanı, bu tarikat ve cemaatleri “STK” olarak kabul edip onlarla resmî protokoller imzalayabilmektedir. Bu protokollerde “kamu”nun (herkes) aldığı ile verdiğinin ahlaki/hakkaniyetli-hukuki bir muhasebesi yapılmamaktadır.

 

Kamu Mülkiyetinin Tarikata-Cemaate Transferi

Osmanlı döneminde edinilen itiyat aynıyla günümüzde devam etmektedir. Herkese ait olan kamu kaynakları (“Tüyü bitmemiş yetimin hakkı”) vakıf adı altında veya özel teşvik ve tahsisler ile bu yapılara aktarılmaktadır. Bu yapılar da, aldıkları rüşvet karşılığı, siyasal iktidarı desteklemektedirler. FETÖ’ye yapılan tahsis ve teşvikler, herkes tarafından bilinmektedir (“Ne istediler de vermedik”, RTE). Bir zümrenin “tarikat”, “cemaat” ve “kutsiyet” boyası ile “herkes”in malı olan kaynaklara çökmesi veya siyasal iktidarın, bu kaynakları, bu kişilere “peşkeş çekmesi” din-İslam adına utanılacak bir gasp ve hırsızlık olayıdır. Bu yapılar, elde ettikleri çıkar, mal, zenginlik, mülkiyet karşılığı -kendi dar zümreleri dışında- ne gibi bir “kamu hizmeti” yapmaktadırlar? Bu yapıların, ta başından beri devletin yürüttüğü “Gazâ-Fetih” politikasının dayanağı olan “Şehadet” ocağının tütmesini sağladıkları ileri sürülecekse; rahmetli iktisat tarihçimiz S.F Ülgener’in çalışmaları (İktisadi İnhitat Dünyamızın Ahlak ve Zihniyet Meseleleri, İst. 1980 ve İktisadi Çözülmenin Ahlak ve Zihniyet Dünyası”, İst. 1981) şahit tutularak, devletin çökmesinin önemli bir nedeninin, bu yapılarla devlet arasındaki politik iktisat ilişkisi olduğu da söylenebilir.

 

Kuvvetler Birliği

Politik bağlamda modern toplumlar Yasama-Yürütme ve Yargıyı kurumsal olarak birbirinden ayırdığı gibi; toplumsal formasyonlar olarak Siyaset, Hukuk, İktisat, Bilim ve Din kurumlarını da birbirinden ayırmıştır. İslam dini söz konusu olduğunda toplumsal formasyonlar ile din arasındaki ilişki ışık, ısı ve oksijen/temiz hava ilişkisidir. Örgütsel ve kişisel (din adamı) bir ilişki değil. Oysa tarihsel tecrübe dini örgütsel olarak bulut, sis, duman, pus, ateş, çamur ve sele dönüştürerek içinde debelenmiştir. Bugün aynı durum devam etmektedir. Muhafazakâr dindarlar, yukarda sayılan alanları birbirine karıştırarak mafyöz ilişkiler üretmektedirler. “FETÖ olayı”, bunun iyi bir örneğidir. Hiç ders alınmamış gibi, aynı ilişkiler devam etmektedir. Dini yorumlar/mezhepler karşısında yansız (laik) devlet ve demokrasi, Avrupa’nın “Din Savaşları” bataklığından çıkışının yolu olmuştur. Türkiye’nin toplumsal barışını kurmak için bu tecrübeden istifade etmek dışında başkaca bir yolu yoktur.

 

Sonuç

Vakıf, İslam toplumlarının erken dönemlerinde özel mülkiyetin kamu menfaati/maslahatı (hayır) için hibe edilmesi idi. Osmanlılarda ve Türkiye Cumhuriyeti’nde bugün kamuya ait bir taşınmazın, malın, değerin “hayır-kutsal” kılıfı ile özel mülkiyete-çıkara dönüştürülmesidir. Bugün uygulanmakta olan vakıf, haksız iktisap ile elde edinilen kamu malının üzerine “kanuni” bir zırh ile meşrulaştırılması çabasıdır. Tarikat ve cemaat de, Allah rızası için kendini kamu hizmetine adama iken; bugün devletten iş bulma ve kamudan ihale, teşvik, tahsis alarak zengin olma, holding kurma aparatına dönüşmüş durumdadır. İnsanın, kendi vicdanını kandırması kadar sefil bir ahlaki seviye(sizlik) yoktur.

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir. 

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.