Binnaz Toprak: Her şeyi kontrol altına alan iktidarın yeni hedefi üniversiteler

13.02.2021

İslam Özkan, Gazete Duvar’da “Binnaz Toprak: Her şeyi kontrol altına alan iktidarın yeni hedefi üniversiteler” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Yazıyı aşağıya alıntılıyoruz.

Boğaziçi Üniversitesi’ne kayyum atanması hadisesi, iktidarın kendisine direnme potansiyeli taşıyan bütün muhtemel muhalefet odaklarına gem vurma çabasını gözler önüne sererken üniversitelerin yok edilen özerkliği meselesini yeniden gündeme getirdi. OHAL yasalarının kalıcılaştırılmasıyla üniversitelerin karar alma mekanizmaları tamamen ortadan kaldırılması sağlanırken üniversiteler doğrudan yönetilebilir hale getirilerek bir anlamda liseleştirildi. Yükseköğretimdeki irtifa kaybını ve Boğaziçi’nin kayyumla sıradanlaştırılma çabasını, uzun yıllar Boğaziçi’nde hocalık yapmış Prof. Dr. Binnaz Toprak’la konuştuk.

OXFORD, HERHANGİ BİR YASA OLMADAN YÜZYILLARCA YÖNETİLEBİLMİŞ

Prof. Dr. Binnaz Toprak

Siz eğitiminizin önemli bir bölümünü yurt dışında tamamladınız, uzun yıllar Boğaziçi’nde de hocalık yaptınız. Türkiye’deki üniversite eğitimiyle karşılaştırıldığında idari, eğitsel, öğrenci-üniversite ilişkileri bakımından genel olarak Batılı ülkelerdeki eğitimin ayırıcı noktaları neler, oradaki üniversiteleri daha demokratik kılan nedir?

Evet, liseden mezun olduktan sonra hem lisans hem de doktora eğitimimi Amerika’da tamamlayıp, Türkiye’ye dönüp 32 yıl Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde hocalık yaptım. Sorunuza, rahmetli Vakur Versan hocadan dinlediğim bir anekdotla başlayayım. 1946 reformuyla üniversitelere tanınan özerklik konusunda bilgi toplamak üzere İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Sıddık Sami Onar başkanlığında bir heyet Oxford Üniversitesi rektörünü ziyaret eder. Heyete, konuşmaları tercüme etmek üzere Cambridge’de doktora öğrencisi olan Vakur Versan da dahil edilir. Oxford rektörüne yönelttikleri ilk soru üniversite yasasına ilişkindir. Rektör, böyle bir yasanın varlığından haberdar değildir. Sıddık Sami Hoca tercümede bir yanlışlık olduğunu düşünüp tekrar sorulmasını rica eder. Cevap aynıdır. Üçüncü kez sorulduğunda rektör, belki Kral John (1166-1216) zamanından kalma bir kuruluş beratı olabileceğini, bunu üniversitedeki müze müdürüne sormalarını önerir. Sıddık Sami Hoca koskoca bir üniversitenin nasıl olup bunca yıl bir yasası olmadan idare edilebildiğine şaşırıp kalmıştır.

DÜŞÜNCENİN SANSÜRLENMESİ ÜNİVERSİTEYİ ÜNİVERSİTE OLMAKTAN ÇIKARIR

Sorunuzun cevabıyla ilgili bir ikinci anekdot ünlü Prof. Edward Said’in Columbia Üniversitesi’nde ders verirken, Filistin’den İsrail’e taş atıyor gözüken sembolik bir fotoğrafı yayınlanınca öğrencilerin bir kısmının görevine son verilmesini talep etmeleriyle ilgili. Öğrenci protestolarına üniversite yönetiminin verdiği cevap, düşünce özgürlüğünün tam da aykırı ve rahatsız edici her konunun tartışılabilmesiyle bağlantılı olduğu, düşüncenin sansür edilmesinin üniversiteyi üniversite olmaktan çıkaracağı ve Prof. Said’in görevine son verilmesinin söz konusu olmadığı idi. Herhalde söylememe gerek yok, bu olay olduğunda İsrail taraftarı Amerikan yönetiminden çıt çıkmadığı gibi, hiçbir basın yayın organınca ülkenin bir numaralı sorunu konumuna yükseltilmedi.

GECE YARISI ÇIKARILAN BİR KARARNAMEYLE BOĞAZİÇİ’NİN GELENEKLERİ YOK EDİLİYOR

Bu iki örnek sanırım Batı’daki üniversite anlayışını çarpıcı bir biçimde göstermekte. Hem devlet müdahalesinden ne denli uzak olduklarına hem de kendi kendilerini yönetmeye, üniversite özerkliğine ve akademik özgürlüğe nasıl sahip çıktılarına örnek. Türkiye’deki tüm üniversiteler hakkında konuşamam ama Boğaziçi öğrencileri, mezunları, hocaları ve çalışanları arasındaki üniversite anlayışının da bu olduğunu çok iyi biliyorum. Boğaziçi bugüne kadar bu anlayışı titizlikle koruduğu için ülkenin en iyi birkaç üniversitesinden biridir. Gece yarıları çıkarılan KHK’larla bu anlayış ve geleneğin yok edilmeye çalışılması karşısında gerçekten çok üzgünüm. Bundan kaybedecek olan ülkemizdir. Zekalarıyla, becerileriyle, çalışkanlıklarıyla, ileriye yönelik hayalleriyle bu toprakların dört bir tarafından Boğaziçi’ne gelmiş ve gelecek olan gençlerdir.

BOĞAZİÇİ ÖĞRENCİLERİ ALDIKLARI EĞİTİMLE ELİT KESİME KATILIYOR

Boğaziçi Üniversitesi’ne yönelik elitist, tepeden bakan bir tutumu olduğu yönünde eleştirilere tanık oluyoruz. Elitizm eleştirileri sizce haklı bir temele dayanıyor mu? Kayyum atamasından bağımsız olarak Boğaziçi’ndeki eğitimin gözden geçirilmesi gereken yönleri olduğunu düşünüyor musunuz?

Elitizmden kastedilen Türkiye’nin elit tabakasının çocuklarının okuduğu bir üniversite ise buna katılmıyorum. Öğrencilerimizin çoğunluğu büyük fedakarlıklarla çocuklarını okutan orta sınıf ve ortanın altı ailelerden gelmekte. Yine bir örnek vereyim. Öğrencilerimden biri Diyarbakır’ın bir köyünden sekiz çocuklu bir ailedendi. Bütün imkansızlıklara rağmen Boğaziçi’ni kazanmış bu öğrencime dahi gözüyle bakıyordum. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan itibaren en önemli ilkelerinden biri, liyakat esaslarına bağlı kalmış olması ve bunun sonucunda geldiğiniz kökenden bağımsız olarak sınıf atlayabilmeniz olmuştur. Günümüzde bu ilkenin terk edilmesi ve liyakat yerine biat etmenin geçerli olması ülkenin geleceği açısından çok ciddi bir sorun, ama bu ayrı bir tartışma. Elitizm konusuna geri dönecek olursam, Boğaziçi öğrencilerini üniversiteye geldiklerinde elit olarak tanımlamak mümkün değil, ama mezun olduklarında evet, aldıkları eğitimle ve birikimleriyle ülkenin elitleri arasına katılıyorlar. Bunun bir üniversite için çok önemli bir misyon olduğunu düşünüyorum. Boğaziçi’nin hocaları da öyledir, çoğu orta sınıf kökenlidir. Ama onlar da, evet, lüks yaşamlarıyla değil, bilgi birikimleri ile Türkiye’nin elitleri arasında. Bu ülkede eğitimli elitlerin olmasının, elit yetiştiren üniversitelerin varlığının, ülkenin kalkınmasında ne denli önemli olduğu anlaşılmadıkça ileri gitmemiz imkansız. Kalkınmış bir ülke olmak otoyollar, köprüler, AVM’ler inşa etmekle olmuyor.

Sorunuzun ikinci kısmıyla ilgili şunu söyleyebilirim. Boğaziçi’ndeki eğitimin gözden geçirilmesi meselesi zaten hocalar ve üniversitenin yetkili kurumlarınca her zaman gündemde olan, tartışılan bir konudur. Boğaziçi bugünkü konumuna kendi iç dinamikleriyle bu ‘gözden geçirme’ sayesinde gelmiştir. Kendi kendini yönetme, değişime ayak uydurma konusunda bu denli başarılı bir üniversiteye müdahaleye neden itiraz edildiği, bu açıdan bakınca, açıktır.

BİLGİYİ SORGULAMA VE FARKLI KİMLİKLERİN YAN YANA GELMESİ BOĞAZİÇİ’NİN AYIRICI ÖZELLİĞİDİR

Boğaziçi öğrencileri kendilerinden beklenmeyen bir tutumla İktidarın kayyum dayatmasına son derece onurlu bir şekilde karşı çıktı. Bu kararlı tutumun ve özgüvenin üniversitede verilen eğitimle yakından alakalı olduğunu düşünüyor musunuz? Nasıl bir eğitim veriliyor Boğaziçi’nde?

Bunu anlatmak gazetenizin sayfalarına sığmaz herhalde. Özetle, öğretim üyelerinin kapılarının her zaman öğrencilere açık olması; öğretim üyeleri ve öğrenciler arasındaki diyaloğun eğitimin bir parçası olarak nitelendirilmesi; öğrencilerin interdisipliner bir anlayışla kendi alanları dışındaki dersleri takip edebilmeleri; derslerde ve kampüste her konunun tartışılabilmesi; soru sormanın ve genel geçer görüşleri sorgulamanın ne denli önemli olduğunun vurgulanması; farklı kimlikteki ve siyasi görüşteki öğrencilerin biraradalığının getirdiği dinamizme değer verilmesi; kimsenin ötekileştirilmemesi; sayısız kulüp faaliyetleriyle öğrencilerin yeteneklerini geliştirebilmeleri; eğitim dili olan İngilizcenin yanısıra Kürtçe, Ermenice, Fransızca, İspanyolca, Arapça, Çince, Japonca gibi farklı dilleri öğrenmelerine imkan tanınması; bu tür bir eğitimin sonucunda dünyaya ve yeniliklere açık bireyler olarak hayata atılmaları. Boğaziçi’nde ders vermek dünyanın en zor işlerinden biridir. Derslerinizdeki öğrencilerin sizin vakıf olmadığınız ne çok konuyu bildiklerine şaşıp kalırsınız. Bir keresinde dersimdeki bir öğrencinin birikiminden çok etkilenmiş, bölümün araştırma görevlisine bu öğrenciden bahsederken üniversitenin değişik bölümlerinde okuyan ve bu öğrencinin de dahil olduğu bir grubun aralarında bir intenet sitesi kurup önemli felsefeci ve sosyal bilimcilerin fikirlerini tartıştıklarını öğrenmiştim. Batı’nın en iyi üniversitelerinde bile boş zamanlarını bu tür bir etkinliğe ayıran lisans öğrencilerine rastlayamazsınız. Evet, özgüvenliler ve haklı olarak özgüvenliler.

KAYYUM ATANMASINA ULUSLARARASI PLANDA VERİLEN TEPKİLER, BOĞAZİÇİ’NİN HAKLI BİR ÜNE SAHİP OLDUĞUNU GÖSTERİR

İktidarın Boğaziçi’nin performansıyla ilgili son dönemlerinde yaşanan düşüşe dikkat çekmesini ve Melih Bulu’nun bu düşüşü durdurup dünyada ilk 100’e sokma iddiasına ne diyorsunuz?

Bu iddianın, hele hele Türkiye’nin bugünkü ortamında, herhangi bir geçerliliği olduğunu düşünmüyorum. Boğaziçi’nden mezun olmuş ve iş dünyasında, akademide, kültürel alanlarda, sanatta çok önemli yerlere gelmiş sayısız Boğaziçi mezunu var. Ancak bireysel başarıyla bir kurumun başarısı aynı şey değil. Kurumsal başarı, bir ülkenin uluslararası düzeyde her alandaki başarısıyla yakından ilişkili. Ülke kaynaklarının nereye tahsis edileceğine karar verenlerin öncelikleriyle de. Bu bağlamda bütün imkansızlıklara rağmen Boğaziçi dünya üniversiteleri arasında ilk 100’dekiler arasında olmasa bile hem aşağı sıralarda değildir hem de uluslararası akademik dünyada haklı bir üne sahiptir. Bu son müdahalelerden sonra Amerika ve Avrupa’nın dünyaca ünlü akademisyenlerinin, çeşitli uluslararası bilim kuruluşlarının, hatta Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği gibi oluşumların bu müdahaleyi kınamaları Boğaziçi’nin ne denli önemsendiğinin bir göstergesi.

Son olarak şunu ekleyeyim. Boğaziçi öğrenci ve hocalarının günlerdir ısrarla belirttikleri gibi bu konu, sadece Boğaziçi’ni ilgilendiren bir konu değil. Bu ülkede üniversitelerin gelişmesi, aralarındaki farkların kapanması, bazılarının dünya üniversiteleri arasında ön sıralarda yer alması gerçekten isteniyorsa, hem eğitime ayrılan bütçenin çok ötesinde yatırım yapılması, hem de üniversitelerin özerk, iktidarlardan bağımsız, kendi kendilerini yönettikleri, öğretim üyeleri ve öğrencilere geniş bir özgürlük alanı tanınan politikaların geliştirilmesi lazım.

DARBE DÖNEMLERİNDE BİLE BOĞAZİÇİ’NİN ÖZERKLİĞİNE SAYGI DUYULDU

İktidar 2016’dan bu yana zaten sürekli üniversite rektörlerini seçimle değil de atamayla gerçekleştiriyor. Atamalarda da AKP’nin zaten hep politik olarak kendisine yakın kesimleri atadığını yakinen biliyoruz. Hükümet, “Boğaziçi’ne neden ayrıcalık tanıyayım ki?” diyor.

Boğaziçi’ndeki yönetim anlayışı hiçbir zaman hiyerarşik bir model olmamıştır. Bölümlerde alınan kararlarda yeni doktorasını almış bir yardımcı doçentle kıdemli öğretim üyelerinin görüş ve oyları arasında fark gözetilmez. Bölümler, fakülteler ve enstitüler kendi işlerini yürütmekte özerktir. Üniversitenin üst kurumları ve rektörün işlevi, birimler arasında koordinasyon sağlamaktır. Rektör dahil tüm birimlerin yönetimini üstlenen öğretim üyeleri atamayla değil seçimle göreve gelir. 1980 darbesi sonrasında üniversiteleri kontrol amaçlı yürürlüğe giren YÖK yasasının kısıtlamalarına rağmen Boğaziçi bu özelliklerini korumayı bilmiş, askeri yönetim bile bu geleneğe dokunamamıştır. O dönemde üniversite dışından atanan rektörden sonra yine üniversite dışından bu ikinci atama ne yazık ki sivil bir yönetim tarafından gerçekleştirilmiştir. Üstelik 15 Temmuz sonrası geçici olarak cumhurbaşkanına tanınan atama yetkisinin TBMM’de kalıcı kılındığı karar, üniversite özerkliğini garantileyen anayasa maddesine aykırı olduğu halde.

YENİ REKTÖRÜN İLK İCRAATI, ÖĞRENCİ TUTUKLATMAK OLDU

Farklı kesimlerden “Melih Bulu’ya bir şans tanınsa ne olur” diyenlere ne yanıt verirdiniz?

Yeni rektörün ilk icraatı üniversite tarihinde ilk kez kampüse polis çağırıp öğrencilerin tutuklanmasına yol açmak olmuştur. İkinci icraatı, sorunlarını dile getirmelerini engelleyen Türkiye’nin homofobik ikliminden en azından kampüs ortamında kurtulmalarını sağlayan LGBTİ kulübünü kapatmak. Bu kararlar, iddia ettiği gibi, Boğaziçi’ni dünyanın ilk 100 üniversitesine dâhil etmek isteyen bir akademisyenin alacağı kararlar değildir.

Türkiye’ye özgü cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi ile ülkenin bütün kurumları AKP’nin ve AKP lideri cumhurbaşkanının vesayeti altına girmiştir. Güçler ayrılığının ortadan kalktığı, yargının iktidara bağımlı hale getirildiği, demokratik süreç ve özgürlüklerin geçerli olmadığı bu ortamda anlaşılan o ki, yeni hedef üniversiteler. Üstelik Boğaziçi gibi, bu ortama rağmen bugüne kadar bağımsız ve özgürlükçü duruşunda direnen ülkenin en iyi üniversiteleri.

Binnaz Toprak kimdir?

Binnaz Toprak, 24 Mart 1942’de Sivas’ta doğdu. University of New York’da Siyaset Bilimi Bölümünden mezun oldu. Doktorasını City University of New York Graduate Center’de yaptı. Boğaziçi Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümünde göreve başladı. Aynı üniversitede doçent ve profesör oldu. Bölüm Başkanlığında; Fakülte Kurulu ve Yönetim Kurulu ile Üniversite Senatosu Üyeliklerinde bulundu. Koç ve Minnesota (ABD) üniversitelerinde misafir öğretim üyesi olarak görev yaptı. Bahçeşehir Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümünde öğretim üyeliği ve Bölüm Başkanlığı görevlerini üstlendi. Radikal gazetesinde köşe yazarlığı yaptı. Çeşitli ülkelerde 170’in üzerinde konferans ve sempozyumda bildiri sundu. Çok sayıda İngilizce ve Türkçe makalesi ile 5 kitabı yayınlandı. St. Olaf College’den (ABD) “Fahri Doktora” unvanı sahibidir.

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir