İslam Özkan: İran-Suud normalleşmesi, yeni bölgesel mimarinin habercisi mi?

18.03.2023

İslam Özkan, politikyol.com’da “İran-Suud normalleşmesi, yeni bölgesel mimarinin habercisi mi?” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Yazıyı aşağıya alıntılıyoruz. 

Bu normalleşmeyi, Muhammed bin Selman’ın güçlü bir S. Arabistan yaratmak için özerkleşme ve portföyünü çeşitlendirme arzusu olarak yorumlamak öte yandan da okyanus ötesindeki dostuna küçük bir uyarı olarak okumak daha doğru olur.

Suudi Arabistan ile İran arasında Çin’in himayesinde imzalanan ve tarafların iki ay içerisinde büyükelçilikleri açmasını öngören anlaşmanın detayları hakkında spekülasyon yapmak zor. Ancak konuya ilişkin söylenecek ilk ve en önemli şey, İran-Suud normalleşmesinin uluslararası sistemin bölgeye ilişkin projeksiyonunda köklü değişimlerin ve bölgesel sarsıntıların habercisi olduğu.

Zira sistem dediğimiz şey, netice itibarıyla rekabet ve çatışmalarla kurulan ve tanımlanan bir şey. Örneğin çift kutuplu sistem dediğimizde çatışan ya da rekabet eden iki güçten bahsediyoruz. Çok kutuplu dediğimizde de rekabetin ya da çatışmanın çoğulluğundan. Ortadoğu, hep küresel çatışmaların bölgesel uzantıları ya da yansımalarıyla domine edilen bir coğrafya oldu.

Kendine has nitelikler taşısa da Arap bölgesel sistemi, soğuk savaş döneminde SSCB ile ABD arasındaki kıyasıya rekabetin yansımalarından ibaretti. Soğuk savaş sonrası süreçte ise bölgeye ilişkin çeşitli vizyonlar ortaya kondu, projeler dillendirildi ama bazen bu projelerin bölgesel uyum sorunu bazen de söz konusu gündemlerin ciddi bir direnişle karşılaşması nedeniyle başarısız oldu. Dolayısıyla bölgede dünyadaki değişimin bölgesel anlamda karşılığı sayılabilecek paralel bir sistem oluşturulamadı.

Bugün de bölgesel sistem, küresel sistemin uzantıları olan ülkelerle karşıtları arasındaki çatışma ve rekabetle tanımlanmakta. Bu nedenle S. Arabistan ile İran arasındaki çatışma/rekabet, aslında bölgesel sistemi tanımlayan bir şey. Bir anlamda, bu çatışma ortadan kalkar ve başka bir şeye dönüşürse sistem alt üst olacağından yeni bir sistem tanımlamasına gereksinim duyulacaktır. Bir başka ifadeyle S. Arabistan-İran arasındaki denkleme alternatif bir denklem bulunamazsa, yeni bir bölgesel sistem kurulamaz.

S.Arabistan-İran çatışması her yönüyle bölgesel yapıyı tanımlayan özelliklere sahip bir çatışma biçimi. Taraflardan her biri, uluslararası düzlemde farklı ittifaklara ve patronajlara dayanıyor ve aralarında uzlaşmaz bir ideolojik çelişki var (Vehhabilik-Şiilik). Bazı benzerlikler bulunsa da yaşam tarzı ve dünyaya bakışı birbirinden tamamen farklı. Her ikisi de devasa petrol gelirlerine sahip ve enerji kaynaklarına sahip olmanın getirdiği ekonomi, onları doğrudan bölgesel güç haline getiriyor.

Çatışmanın bütün unsurları bulunmasına rağmen bu normalleşmeyi nasıl açıklayacağız peki? Birincisi, İran’la Suudiler arasındaki normalleşme arayışları yeni değildi. Taraflar arasında bir yıldan fazla süren ve sessiz sedasız ilerleyen görüşmelere Bağdat ev sahipliği yapmaktaydı. Dönemin başbakanı Kazımi, ciddi ilerleme kaydedildiğini ve görüşmelerde sona yaklaşıldığını ifade eden açıklamalar yapmıştı.

Pekin yönetimi, Asya’dan Avrupa’ya uzanan ve bir kolunun Ortadoğu üzerinden Akdeniz’e açılmasını öngördüğü “Bir Kuşak Bir Yol Projesi”nin tamamlanmasının İran-S. Arabistan çatışmasının sönümlendirilmesiyle mümkün olabileceğinin farkında.

İkincisi, öyle görünüyor ki Çin, bölgede artık daha atak bir diplomasi yürütecek ve bunun ilk adımını da İran-Suud normalleşmesi oluşturuyor. Çin’in arabuluculuğunun temelleri, Xi Jinping’in geçtiğimiz aylarda Riyad’a yaptığı ve ses getiren ziyareti sırasında atılmıştı. Üçüncüsü ise Suudilerin daha özerk bir dış politika bağlamında Çin ve Rusya ile yakınlaşma ve ortak projeler geliştirme yönünde atılan adımlar, Suudilerin tek boyutlu dış politikasındaki değişimlerin habercisiydi.

Elbette son yıllarda ABD’nin kan kaybetmesi ve geri çekilişinin başta Çin olmak üzere pek çok ülkeyi cesaretlendirdiği gün gibi ortada. Öyle olmasaydı, ne Rusya Ukrayna’ya bu kadar rahat saldırabilir ne Kasım Süleymanî suikastından sonra İran, ABD’nin Irak’taki üslerini rahatça vurabilir ne de Çin, Tahran’la Riyad yönetimini bu kadar rahat bir araya getirebilirdi.

Ancak son yıllarda Körfez ülkelerinin dış ilişkilerindeki tekdüzeliği aşarak ittifaklarını çeşitlendirmeye gitmesi, ABD patronajını aşma ve görece özerk politikalar geliştirme noktasında ortaya koydukları irade, Çin’in girişimini kolaylaştırmış görünüyor.

Pekin’de imzaladıkları anlaşmanın büyükelçiliklerin açılmasıyla ilgili öngördüğü iki aylık süre, aynı zamanda tarafların samimiyetini ve barış anlaşmasına bağlılığının test edildiği bir turnusol kâğıdı ya da denek taşı görevi görecek. Ancak masa üstündeki imzaların sahaya aktarılmasına ilişkin pürüzlerin olduğu açık.

İran; bölgede yıllarca uğraş vererek inşa ettiği nüfuzunu bir çırpıda nasıl silecek? Silmeyecekse o zaman S. Arabistan’ın eşit ölçüde bir nüfuz kurmasına izin verecek mi? Ayrıntılarla ilgili ciddi soru işaretleri var ve teoriyle pratik arasındaki boşluğun kapatılmasına ilişkin kaygılar, kolay giderilebilecek gibi görünmüyor.

Peki, Çin neden böyle bir girişimde bulundu? Ekonomi her zaman kendi koşullarını siyasete dayatır. Mücadelenin ekonomik alanda sürdürülmesinden yana olan Çin, ABD ile sıcak bir çatışmaya girmeye niyeti olmadığını gerek açıklamalarıyla gerekse hâl ve tavırlarıyla ortaya koyuyor. Çin, kendisini destekleyecek ve yönünü belirleyecek siyasi ve kültürel kodlara her zamankinden daha fazla muhtaç.

Pekin yönetimi, Asya’dan Avrupa’ya uzanan ve bir kolunun Ortadoğu üzerinden Akdeniz’e açılmasını öngördüğü “Bir Kuşak Bir Yol Projesi”nin tamamlanmasının İran-S. Arabistan çatışmasının sönümlendirilmesiyle mümkün olabileceğinin farkında. Ayrıca bu çatışmanın sona ermesi, ABD’nin inşa ettiği bölgesel sistemin köküne kibrit suyu dökmesi ve Washington’u tedirgin etmek demek.

Bazıları, Riyad yönetiminin bu anlaşmayı kabul etmesinin arkasında ABD Başkanı Joe Biden yönetimini utanç verici bir duruma düşürmek istemesinin yattığını düşünse de dış politika, “emotional expectation”lara açık bir alan değil. Bunu daha çok, Muhammed bin Selman’ın güçlü bir S. Arabistan yaratmak için özerkleşme ve portföyünü çeşitlendirme arzusu olarak yorumlamak öte yandan da okyanus ötesindeki dostuna küçük bir uyarı olarak okumak daha doğru olur.

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.