Mehmet Ali Başaran: Pek Sevilmeyen Biri

11.02.2022

Mehmet Ali Başaran, yenipencere.com’da “Pek Sevilmeyen Biri” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Yazıyı aşağıya alıntılıyoruz. 

İstanbul’da iktidara yakın, imkanı ve iddiası bol bir üniversitede okuyan öğrenci arkadaş beni üniversitelerinde bir programa davet etti. Olmaz, demedim. Bıraktım, üniversite sansür kurulları hayır desin. Taş atacağım da kolum mu yorulacak sanki. Yine de, arkadaşın saflığı üzerine tebessüm etmekten kendimi alamadım. Oraların yerlisi değil yenisiydi belli ki. Tanıtım broşürlerindeki, reklamlardaki gibi bir üniversitede okuduğunu zannediyordu halen. Evrensel, özgürlükçü, ilim irfan odaklı filan.

Bilmez miyim: Beklenti içine sokulur, büyük badire (sınavlar) atlatıp üniversiteye gideriz ve bir süre sonra, “bu muymuş” deriz. Yaşanan, genel olarak hayal kırıklığıdır. İki elin parmaklarını geçmeyecek kadar üniversite müstesna, gidilen yer liseden hallicedir bu ülkede. Dünyada ciddiye alınan üniversiteler arasında Türkiye’den bir iki üniversite gösterin bana. İlk 500’ye giren bir üniversite vardı en son, hatırladığım.

Arkadaşla görüşmemiz aklımdan çıkmıştı, iki üç hafta sonra aradı. Bir şey söyleyecek, baktım lafı dolandırıyor. “Kardeşim hiç önemli değil” dedim, “rahat ol”.

Programa davet edecekleri kişiyi araştırmışlar ve düşüncelerini sakıncalı bulmuşlar, o yüzden olmazmış. Mesela bir platformda yazım yayınlanmış, orası şucuymuş. Okulu değil arkadaşı umursadığım ve oldu olacak, gerçeklerle yüzleşsin istediğim için açıklama ihtiyacı duydum: Ama benim yazılarımı alıntılayan ve şucu olmayan, tam tersi bucu, hatta ocu olanlar da var. Hem, ben sizinle anıldığımda öteki’ler de beni yandaş olmakla yaftalayacaklar, tıpkı sizin yaptığınız gibi. Bu çapsızlığa prim mi vereceğiz?

Sanırım burada anahtar kelime çapsızlık. Müthiş bir çapsızlık var. Akıllara zarar. Bu ülkede dönem dönem ifade özgürlüğünün genişlediği, kısmen de olsa ışıltılı yıllar yaşandı. Ben 2002-2009 arasında ve Bilgi Üniversitesi’nde okurken buna denk geldim. 15 Temmuz 2016 tarihine dek aşama aşama azalsa da oksijen, halen nefes alınabilir bir yerdi Türkiye. Son 7 yıl ne yazık dozu gittikçe artan bir trolleşme ile soluksuz kalan ülkeye adeta inme indi.

Bugün, Z kuşağına, “uzaydan bir fotoğraf karesi” gibi gelecek şu haber yaşanırken ordaydım: “Ermeni Konferansı Bilgi Üniversitesi’nde başladı” (24 Eylül 2005, Hürriyet Gazetesi)

Ermeni Soykırımı ile ilgili bir konferans düzenlenecekti Boğaziçi Üniversitesi’nde, o dönem başka ellerde hizmete amade Türk yargısı harekete geçti, İstanbul 4. İdare Mahkemesi’nden çıkartılan bir “yürütmeyi durdurma” (uydurma) kararıyla konferans engellenmek istendi. Konferans, adında bir değişikliğe gidilerek Bilgi Üniversitesi’nde gerçekleştirilmişti.

Konferansın, yargı kararıyla engellenmeye çalışılması üzerine dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan şu açıklamada bulundu: “Siz bir düşünceyi beğenmeyebilirsiniz, tasvip etmeyebilirsiniz, ama bunun açıklanmasını bu şekilde engelleyemezsiniz. Kaldı ki daha yapılmamış olan, ne konuşulacağı belli olmayan böyle bir düşünce platformunu engellemenin ben demokrasiyle, özgürlüklerle, çağdaşlıkla bağdaşır olduğuna inanmıyorum.”

Dönemin Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül’ün, sözde mahkeme kararını yorumlarken söyledikleri bence daha çarpıcı: “Kendi kendisine bu kadar zarar veren bir millet az bulunur. 3 Ekim’e giderken içerden ve dışardan bu işi engellemek için çalışanlar son gayretlerini gösteriyorlar. Bunlara yenileri de eklenirse benim için sürpriz olmaz. Kendi kendimize zarar vermekte üstümüze yok.”

Bilgi Üniversitesi’ndeki konferans başlarken Dolapdere’deki yerleşkedeydim. İçerde ve dışarda yoğun güvenlik önemleri vardı. Ayrıca dışarda, okulun önünde protesto gösterileri vardı. Okuldan çıktım, Taksim’e gitmek için bir taksi durdurdum. Meğer taksi ben el attığım için değil, tam da okulun önünde yolcu indirmek için duruyormuş. Arka kapıyı açtığımda karşımda Osman Baydemir duruyordu. O dönem çok ünlüydü ve 10 yıl sürecek Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı görevine yeni seçilmişti. Kapıyı aniden ben açınca ve bir anda göz göze gelince, şaşkınlıktan ziyade korku görmüştüm gözlerinde, irkildiğini net hissettim. Provokasyonlara açık dönem, müsait bir gündü. Nitekim iki yıl sonra Hrant Dink cinayetinin gerçekleştirilmesi için altyapı (kamuoyu oluşturma) çalışmalarına -bilerek veya bilmeyerek- katkı sunan hızlı trol bir avukat vardı mesela, adını anmak istemiyorum, bu olay üzerine de gürültü koparmış, ifade özgürlüğünün genişlememesi için didiniyordu, “ya sev ya terk et” kafasında.

2008 öncesi başörtülü öğrenciler üniversiteye giremezken yalnızca Bilgi ve Boğaziçi Üniversitesi’nde bu hukuksuz yasak uygulanmıyordu. Üniversite dediğin böyle olur: Geniş bir ifade özgürlüğü sağlar, yeni/farklı/aykırı düşüncelerle insanları buluşturur, bunun için risk alır, gerekirse bedel öder ki insanlar düşünebilsin. Düşüncenin, karşıt düşüncenin, aykırı düşüncenin işitilmediği, muhakeme sahnesine çıkmadığı bir ortamda “düşünce özgürlüğü” olsa ne olur olmasa ne olur? İnsanlar düşünemedikten sonra…

Amin Maalouf, “Ortadoğu’da umudu her zaman umutsuzluk takip eder” demişti. O yıllar özgürlükler anlamında öncü rol oynayan Bilgi Üniversitesi el değiştirince 2010’dan sonra, benzerleri yurdun dört bir yanına toplu konut gibi yayılmış, kimisi apartmanlara sıkışmış taşra üniversitesi ligine düşmüş anlaşılan. Öte yandan “yükselen yıldız” Şehir Üniversitesi ise trolleşen siyasetin kurbanı olarak, cari olan “intikam hukuku” uyarınca kapatılmıştı.

Trollüğün, yandaşlığın siyaseti ve giderek her yanı içten içe çürüttüğü, umudun da hukukun da tekme tokat dövüldüğü, tehcir edildiği bir ülkede üniversitelerin anlayış, olgunluk, hoşgörü, tefekkür adacıkları olmalarını beklemek hiç gerçekçi değil.

Bir tıkla, bir manşetle, bir yaftayla yapılan okuma nasıl bir okumadır: Çapsız değilse fesat.

Ne diyordu şair?

“ihmalkâr gözle okunmuş bir kitap / bîtab bir gözle okunmayı tercih ederdim”

Ülkenin ve üniversitelerin çölleştiği bu dönemde genç arkadaşlara her daim mevcut çıkış yolunu işaret etmem istense şöyle derim:

Çapsızlığa mahkum değilsiniz. Şairleri, yazarları, alimleri, bilim ve düşünce insanlarını, resulleri ve nebileri okuyun, kitap gibi, satır satır, altını çizerek, not alarak okuyun, mümkünse birlikte okuyun, tahlil edin. Dünya vatandaşı olun. Dünyayı ve kainatı okuyun. Dingin, duru, aydınlık bir gözle. Değilse bîtap. İhmalkâr bir gözü de kabul edebiliriz. Gözünüze ihmal kaçabilir ama fesat kaçmasın asla. Kendinizi sakının!

Gören neyi gördüğünü fark etmiyor olabilir ama görmezden gelen çoğu zaman farkındadır.

İnancımızın emri Adaleti tesis etmek. Kim olursa olsun zalime karşı mazlumdan yana tavır almak, yani Allah için adil şahitlik yapmak yükümlülüğünü, Edward Said “Entelektüel” tavır olarak kodluyor. “Sürgün, marjinal, yabancı” alt başlıklı kitabı Entelektüel’de şöyle ifade ediyor:

“Gerçek entelektüeller en çok, metafizik tutkunun, çıkar gözetmeyen adalet ve hakikat ilkelerinin etkisiyle yozlaşmayı mahkûm ettikleri, zayıfları savundukları, kusurlu ya da baskıcı otoriteye meydan okudukları zaman kendileri olurlar.”

Adına dünya dediğimiz bu savaş alanında, ülke diye bildiğimiz bu rant ve yağma diyarında, üzerine sürgünlük, marjinallik, yabancılık kokusu sinmeden insan olunabilirse bile insan kalınabilir mi, sormak istiyorum.

Said’le noktayı koyalım:

“İnsanı pek sevilen biri yapmasa da ben bu görevin karmaşıklığını, insanı diri tutuşunu, zenginleştirmesini seviyorum.”

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.