Metin Kazan: Ebedî Barış Mümkün mü?

30.11.2023

Metin Kazan, fikircografyasi.com’da “Ebedî Barış Mümkün mü?” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Yazıyı aşağıya alıntılıyoruz. 

Alman filozof Immanuel Kant (1724-1804), insanlığın en eski arayışlarından biri olan “Sürekli barış nasıl tesis edilir?” sorusuna cevap olarak, “Ebedi Barış Üzerine Felsefi Deneme” eserini yazmıştır. Kant, kısa süreli barışın değil, sürekli barışın peşinde olmuş; yanıtlarını ise hukuki temellendirme içinde vermiştir.Kant bu eserini devletlerin yoğun savaş hâlinde olduğu bir dönemde kaleme almış, 1795 yılında devletlerarasında ebedi barışın nasıl sağlanacağı konusunda düşüncelerini ortaya koymuştur. Felsefi denemesinde, 6 önkoşul ve sonrasında 3 nihai madde ile kalıcı barışın yolunu göstermiştir. Şimdi bu önkoşullara bir göz atalım:

1. Birinci ön madde: İçinde gizli bir şekilde savaş nedeni bulunan hiçbir anlaşma, barış anlaşması sayılmaz.

Barış, huzur ve sakinlik demektir. İnsanların birbirlerine karşı düşmanca ve saldırgan tutumları ret etmeleridir. Her türlü davranışta esenlik dilemeleridir. Kant’a göre barış, tüm düşmanlıkların sona erdirilmesidir. Bu nedenle, toplumsal barışın sağlanması noktasında yalan söylemeyi reddeden Kant, gizli amaçlar içinde olmak, kısa ateşkes planları yapmak ve ilerleyen zamanda yeni bir çatışmayı amaçlamak, barışı imkânsız kılar demektedir.  Kant’a göre ateşkes yani mütareke, savaş yapmak için zaman kazanmak ya da güç toplamak gibi bir çıkarı gözeterek ve kötü bir niyetle yapılıyorsa barış değil, savaşa hazırlıktır, görüşündedir. Oysa barışın sürekli ve kalıcı olabilmesi için ileride ortaya çıkabilecek tüm savaş nedenlerini ortadan kaldıracak bir biçimde, tümüyle art niyetsiz açık ve şeffaf olmak şarttır.

2. İkinci ön madde: İster küçük, ister büyük olsun, hiçbir bağımsız devlet, diğer herhangi bir devletin hâkimiyeti altına tevarüs, mübadele, alım-satım veya hibe yollarıyla asla geçmemelidir.

Devlet, ahlâki ve hukuki bir düzenden oluşur. Devlet, bir şahsın egemenliğinde değil, toplum sözleşmesi ile kendisinin egemenliğinde olduğunun söyleyen Kant, Devletin bir mülk gibi alınıp satılamayacağını, devredilemeyeceğini, başkasına bağışlanamayacağını, ağır borç altında bırakılamayacağını anlatır. Emperyalist emeller yüzünden sömürge faaliyetleri devletin bağımsız ve egemen duruşuna zarar verir ve barışı ortadan kaldırır.

3. Üçüncü ön madde: Daimi ordular zamanla ortadan tamamıyla kalkmalıdır.

Kant’a göre her devletin kendi ordusunu hazır ve nazır tutması, başka devletlere tehdittir. Silahlanma ile birlikte karşılıklı tehdit algısı, her devletin sürekli asker bulundurmasına sebep olur. Bu nedenle, barışı korumak ve devletlerin birbirinden korkmaması için sürekli ordu olmamalıdır.

4. Dördüncü ön madde: Devlet, dış menfaatlerini korumak için borçlanmalara girişmemelidir.

Kant’a göre, ülkeler kendi iç ekonomisini güçlendirmek için borçlanma yapılabilir. Fakat dış ülkelerden yoğun kredi borçlanması barışı zedeler. Borç alan devlet zamanla güçsüzleşir ve ona borç veren devletin siyasi ve ekonomik sömürgesi olur ve bu da çatışma doğurur. Kant’a göre savaş, kaçınılmaz ve engellenemez bir sonuç değildir; üzerinde insanların karar kılabilecekleri bir iradedir. Kalıcı barışa giden yola engel ise aşırı borçlanmadır. Kant çözüm olarak, borçlanma yasağını önerir.

5. Beşinci ön madde: Hiçbir devlet, diğer bir devletin esas teşkilatına veya hükümetine zor kullanarak karışmamalıdır.

Başka bir devletin içişlerine karışmak, o devletin egemenliğinin reddedilmesi anlamına gelir. Her türlü kutsal ve ideolojik nedenlerle savaş ret edilmelidir. Kant, egemenliğin mutlaklığını savunarak, hiçbir devletin iç savaşa sürüklenmesini istememektedir. Devletin iç savaşına başka bir devletin dâhil olması ise, bağımsız bir milletin haklarının ihlâl edilmesi ve karışan devletin iç savaşı teşvik etmesi demektir.

6. Altıncı ön madde: Hiçbir devlet, savaşta, ileride barış akdedileceği zaman devletlerin birbirlerine karşılıklı güven duymalarını imkânsız kılacak yollara başvurmamalıdır.

Devlet yurttaşı kullanılıp atılacak bir nesne değil, bir özne ve devletin kurucu unsurudur. Yurttaşın rızası alınmadan savaş açılmaması gerekir. Kant, savaşın en büyük insanlık suçu olduğunu söyleyerek, ‘cezalandırmak için, yok etmek için ve boyun eğdirmek için savaş’ kötüdür ve reddi gerekir, demektedir. Düşmanı tamamen yok etmeyi amaçlayan bir savaş, savaş değil, toplu kıyımdır. Bu tür savaşların yasaklanması gerekir. Kant’a göre, savaş sırasında bile hukuk korunmalıdır. Savaş durumunda, düşman ülkesinde katiller, zehirleyiciler kullanmak, kapitülasyonlara aykırı hareket etmek, düşman tebaasını kendi devletine karşı ihanete kışkırtmak sonradan yapılacak bir barışa tümden engeldir. Savaş sırasında suikastçıların, zehirleyicilerin, keskin nişancıların, casusların ve yalan haber yayıcıların kullanılmaması ileride kurulacak olan sürekli barışın güvenliği için lazımdır. Yine savaş sona erdikten sonra yenilen devletten tazminat istenebilir ama bu tazminatın mağlup devleti sömürecek nitelikte olmaması gerekir. Hukukun olmadığı bir doğal durum hâli olan savaş, hukukun egemenliğini arttırması ile engellenebilir. Çatışmaların çözümü, hukuk düzeni kurmuş devletlerin birliği ile sağlanabilir. Devletler hukuka boyun eğmedikçe, barışın sağlanması imkânsızdır; çünkü barış hâli, doğal bir durum değil, ancak devletlerin irade birliğiyle bunu istemeleridir.

Şimdi de Devletlerarasında kurulacak sürekli barış durumunun temel koşullarını inceleyelim:

Birinci nihai madde: Her devletin esas teşkilatı cumhuriyetçi olmalıdır.

Kant’a göre ebedi barış için her devletin esas teşkilatı cumhuriyetçi olmalıdır. Çünkü cumhuriyet rejimi ile birlikte savaşlara, monarşi yönetimlerde olduğu gibi tek kişi karar veremeyecek, buna halk karar verecektir. Halk ise kendisine zarar geleceğini düşündüğü savaştan kaçınır. Kant’ın felsefesinde insan araç değildir. İnsan onuru ancak cumhuriyetçilik ilkesi üzerinde yükselir; hukuku ve cumhuriyeti istemeyen, barışı da istemez; kalıcı barışı isteyen cumhuriyet rejimine geçmelidir. Kant’a göre ‘saf’ demokratik idare ise, yürütme gücünün halk yığınına ait olduğu, en tehlikeli ve zorbalığa açık yönetim biçimidir. Kant’a göre saf bir demokrasi, sınırlanmadığı takdirde ‘çoğunluğun istibdadına’ yol açar; öyleyse gerçek demokrasi, azınlığın ve muhalefetin haklarını ihlâl eden despot yönetimin zıddıdır. Cumhuriyetçi yönetim, anayasal demokrasidir; haklara saygılı, kanunlarla sınırlanan, katılımcı siyasi yönetimin adıdır. 

İkinci nihai madde: Devletler hukuku hür devletlerden kurulu bir federasyona dayanmalıdır.

İnsanlar çatışma hâlinden çıkmak için toplum sözleşmesiyle birlikte, birtakım haklarını devlete teslim etmiştir ancak devletlerin çatışma hâli devam etmektedir. Kant’a göre, ebedi barışın sağlanması için uluslararası hukuka dayalı devletler üstü bir federasyon kurulması ve devletlerin bu federasyona zor kullanmadan gönüllü katılımı gerekmektedir. Söz konusu birlik, kendi sürekliliğini sağlayarak, dünya barışını kuracak ve savaşları önleyecektir. 

Üçüncü nihai madde: Dünya vatandaşlığı hukuku, evrensel bir misafirlik şartlarıyla sınırlandırılmalıdır.

Kant’a göre dünya belirli milletlere değil, bütün insanlığa aittir. Ancak her Devlet istediği takdirde farklı ülkeden gelen insanı kabul etmeme hakkına sahiptir. Fakat özellikle savaş ya da kriz dönemlerinde sığınmacıların ölüme terk edilmesi, insan onuruna ve hukuka aykırıdır. 

Bu maddeler ile birlikte Immanuel Kant’ın, savaşı ve kaosu, “kanunsuzluk” olarak tanımladığı anlaşılmaktadır. Kalıcı barışın karşıtı olan kanunsuzluk, toplumun hukuk düzeni altına alınmamış (vahşî) durumunu, yani doğa durumunu ifade etmektedir. Kant’ın düşüncesine göre sosyal hayatın akışı, hukukla birlikte sürekli barışa doğru ilerleyecektir.

O halde sorulması gereken şudur: İnsanlığın ebedî barışını veya dünya hukuk düzenine doğru yönelişini, kolaylaştırıp hızlandırmalı mı, yoksa ağırlaştırıp geciktirmeli mi, ya da hiçbir müdahalede bulunmaksızın kaderin gerçekleşmesini mi beklemeli? 

Kant, kendi zamanındaki bilim ve felsefe ilkelerine dayanarak, ebedi barışın en hızlı şekilde gerçekleştirilmesini istemektedir. İkinci ve üçüncü şık, savaşı övenlerin yoludur ve insanlık için anlamsızdır. Savaşı övenler, topluma güvenlik ihtiyacı hissettirip, bir tek siyasi lider etrafında toplanmasını isteyen otoriter yöneticiler ya da silâh sanayisi fabrikatörleri veya ordunun ülkeyi yönetmesini isteyen komutanlar olabilir. Yine tarihte onları destekleyen düşünüler de olmuştur. Örneğin filozof Heraklit, ‘Bütün şeylerin babası, savaştır; karşıtların savaşı, oluşun zorunlu ve tek koşuludur.’ şeklindeki sözü ile yaşam prensibinin kuvvetlerin çarpışması sonucu ilerleme şekilde açıklamıştır. Ancak daha önce yaşamış olan filozof Hesiodos ise bu konuda farklı düşünerek, insanların birbirleri aleyhinde düşmanlıkla yok etme mücadelesine sevk eden savaşın nedeni olan kıskançlık ve çekememezlik güdüsü yerine, insanları yarışa teşvik eden barışçıl bir yarışı önermiştir: Aynı neticeye ulaşmaya gayret edenlerin eşit koşullarda yarıştığı yerde, şöhret, takdir ve şeref ve buna bağlı menfaatleri savaşmadan da elde etmek mümkündür, demişti. Evet, yarış içinde de bir rekabet bulunur, ama fayda sağlamayı amaç edinen ve kendini savunmak durumunda olanlar bir şekilde yan yana ve birlikte çalıştıklarında, aralarında bir arkadaşlık ve ünsiyet ilişkisi kurulur. Bu yarış, elbirliğine, işbirliğine dönüşebilir. Can sıkıcı rakipten kurtulma arzusu, insanı onunla uzlaşmaya götürebilir ve çıkarları denkleştirme zorunluluğu, rakipten geri kalmamak için kendi verimini arttırma çabasına evirilebilir ve sonunda menfaatler, karşılıklı olarak daha iyi korunur. Şu halde, -Hukuk felsefecisi Ernst Hirsch’in (1902-1985) verdiği cevap içinde- korunaklı bir hukuk düzeninde toplum içinde hayat mücadelesi, bir koşu yarışmasına benzer. Tabanına güvenen her kişi bu koşuya iştirak edebilir, yalnız bu koşuya iştirak edenler, açık veya örtülü kabul ettikleri yarış şartlarına uymakla yükümlüdür. Koşu esnasında ‘faul’ yaparak veya çelme takarak başkaların koşmalarına engel olmamak gerekir. Riayet edilen bir hukuk uygulanırsa, ‘hayat ilkesi sayılan kuvvetlerin çarpışması, güçlünün yenmesi ve savaş durumu’ olmadan da insanlığın ilerlemesi mümkün olur. İyi bir hukuk düzeni, çatışmanın olumluluğunu alırken, çatışmanın doğurduğu olumsuz neticeleri meydana getirmez. Oysa savaş, herkes için en yüksek maddî ve manevi değerleri yıkar. 

Üstelik insanoğlunun içinde yaşayan ve uyutulmuş olsa dahi, daima uyandırılabilecek olan vicdan da bu arada küçümsenmemelidir. İnsanın içinde az çok bulunan ahlâk ve hukuk duygusu, uluslararası siyasette önemli etkiler yapabilir. Kant bunu söyle açıklar: “Siyaset yapmak güç olsa da onun ahlâkla birleştirilmesinde hiçbir zorluk yoktur; zira ahlâk ve siyaset arasında uyuşmazlık çıkması halinde, siyasetin çözemediği düğümü, ahlâk çözer. Bu, iktidarda olanlar için zor olsa da hukuk, insanlar için daima yüksek nazarda tutulmalıdır. Burada sakınılacak şey, yarı tedbirler alarak ‘hukuk ile fayda arasında kalan’ ve yararcı bir hukuktan ibaret bir bağ icat etmektir.  Tersine siyasetin, hukuk önünde diz çökmesi gerekir. Ancak bu takdirde, onun, yavaş bile olsa sürekli olarak parlayacağı bir mevkie yükselebileceğini düşünebiliriz.”

Görüldüğü üzere Kant’ın ahlak felsefesi aslında güç mücadelesi, iktidar savaşı, unvan yarışı, zenginlik arzusu, imtiyaz tutkusu vs. şeklinde beliren tüm siyasi ve ideolojik menfaatlere karşı bir genel protestodur. Çünkü Kant’a göre savaş her zaman kötüdür, insan doğasına aykırıdır; barış her zaman iyidir, insan doğasının bir gereğidir. Bu yüzden Kant, “Savaş için silahlanmış devletler, ebedi barışı mümkün kılacak şartlar hakkında, filozofların ilkelerini göz önünde tutmalıdırlar” demektedir. 

Evet, Kant’ın kalıcı barış görüşünün dünya adalet düzeninin oluşumunda çok önemli rolü olmuştur. İkinci Dünya Savaşı sonrasında, savaşın acı sonuçlarını gidermek amacıyla, Birleşmiş Milletler teşkilatı nezdinde 1945 yılında dünya devletleri bir antlaşmaya imza atmışlardır: “Biz Birleşmiş Milletler halkları: Bir insan yaşamı içinde iki kez insanlığa tarif olunmaz acılar getiren savaş felaketinden gelecek kuşakları korumaya, temel insan haklarına, insan kişiliğinin onur ve değerine, erkeklerle kadınların ve büyük uluslarla küçük ulusların hak eşitliğine olan inancımızı yeniden ilan etmeye, adaletin korunması ve antlaşmadan doğan yükümlülüklere saygı gösterilmesi için gerekli koşulları yaratmaya ve daha geniş bir özgürlük içinde daha iyi yaşama koşulları sağlamaya, sosyal bakımdan ilerlemeyi kolaylaştırmaya ve bu amaçlara ulaşmak için: hoşgörüyle davranmaya ve iyi komşuluk anlayışı içinde birbirimizle barışık yaşamaya, uluslararası barış ve güvenliği korumak için güçlerimizi birleştirmeye, ortak yarar dışında silahlı kuvvet kullanılmamasını sağlayacak ilkeleri kabul etmeye ve yöntemleri benimsemeye, tüm halkların ekonomik ve sosyal bakımdan ilerlemesini kolaylaştırmak için uluslararası kurumlardan yararlanmaya, istekli olarak, bu amaçları gerçekleştirmek için çaba harcamaya karar verdik” demişlerdir.

Sonuç olarak, Kant’ın düşüncelerine göre ebedî barış, ‘boş bir fikir, tatlı bir rüya, gülünç bir hayal’ olmayıp, en yüksek ahlâki ve siyasi iyiliktir (Das höchte politische Gut). Doğanın insanları birlikte yaşamaya mecbur bıraktığı bir dünyada, savaşlar yerini eninde sonunda yavaş da olsa barışa bırakacaktır. Çünkü “Ebedî Barış”, insanlığın en yüksek değerleridir ve bunu dünya hukuk düzeni ile başarmak mümkündür.

Araştırma yazısı için yardımcı kaynaklar:  

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/634588

https://onedio.com/haber/immanuel-kant-a-gore-ebedi-barisin-saglanmasi-…

https://www.acarindex.com/pdfler/acarindex-fab85da6-1303.pdf Kant’ın Ebedi Barış Üzerine Denemesinin Günümüze Yansıması Prof. Dr. Enver Bozkurt

Savaştan Sürekli Barışa: Platon ve Kant/ Ayşe Gül Çıvgın/ Temaşa / Sayı: 9 / Temmuz 2018

Hukuk Felsefesi ve Hukuk Sosyolojisi Dersleri/ Ernst Hirsch/  Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü/ 2001

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.