Naman Bakaç: Türkiye-İsrail ilişkilerinin bugünü ve geleceği (1-2)

11.03.2022

Naman Bakaç, indyturk.com’da “Türkiye-İsrail ilişkilerinin bugünü ve geleceği (1-2)” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Yazıyı aşağıya alıntılıyoruz. 

Türkiye-İsrail ilişkilerinin bugünü ve geleceği (1)

Kolaj: Independent Türkçe

Türkiye-İsrail ilişkileri; tarihsel olarak kimi zaman stratejik seviyede kimi zaman ise çok alt düzeyde olmak üzere, sürekli inişli çıkışlı bir seyir izleyen karaktere sahip olduğu görülmektedir.

İsrail‘den cumhurbaşkanı düzeyinde son ziyaret 2007’de Şimon Peres döneminde gerçekleşmiş, son dört yıldır da diplomatik ilişkiler maslahatgüzar seviyesinde sürdürülmektedir.

2009 Davos Zirvesi’nde “One Minute” ile başlayan ilişkilerdeki kırılma, Mavi Marmara baskını ile devam etmiş, Trump döneminde Kudüs’ün başkent ilan edilmesiyle birlikte stratejik ilişki, tarihinin en alt düzeyinde bir seyirle yoluna devam etmiştir.  

İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog‘un 9-10 Mart 2022 tarihinde Türkiye’ye yapacağı resmi ziyaret, Türkiye-İsrail ilişkilerinde yeni bir dönemin başlangıcı olacağı şeklindeki analizlerin yapıldığı böylesi bir ortamda, konuyu alanında uzman gazeteci, akademisyen ve büyükelçilerle konuşarak İsrail-Türkiye ilişkilerinin geleceğine dair bir projeksiyon tutmak istedik.

Bunun için aşağıda yer alan sorularla, Türkiye-İsrail ilişkilerinin normalleşmeye mi zorunluluğa mı karşılıklı çıkara mı yoksa mevcut durumun devamının sürmesine mi evrileceğini anlamaya çalışacağız.

Bunun için de, Ortadoğu Araştırmacısı ve İstanbul Gedik Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden Dr. Selim Sezer, Galatasaray Üniversitesi’nde Türk Yahudi Lobiciliği üzerine akademik çalışma yapmış olan gazeteci-yazar Denis Ojalvo, İslami Analiz haber sitesi yazarlarından Serdar Duman ve eski Tel Aviv Büyükelçisi Namık Tan‘ın görüşlerine başvurduk.

Soru 1: İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog’un ziyareti, Türkiye-İsrail İlişkilerinde yeni bir sayfaya mı kapı aralamaktadır sizce? Bu ziyarete tarihsel bir anlam atfetmek mi gerekiyor yoksa sıradan bir ziyaret olarak mı okumak gerekiyor?

Soru 2: Türkiye-İsrail ilişkilerinin dinamiğini siz, karşılıklı çıkara mı zorunlu ilişkiye mi yoksa stratejik düzleme ya da tercihe dayalı bir ilişkiye mi dayanması gerektiğini düşünüyorsunuz? Türkiye-İsrail ilişkileri nasıl bir düzlemde seyr-ü seferini sürdürmelidir sizce?

Dr. Selim Sezer: İşgali sürdüren, uluslararası hukuku çiğneyen ve savaş suçu işleyen İsrail’e karşı, tecrit politikası izlemenin önünde bir engel yok
 

Dr. Selim SEZER-İstanbul Gedik Üniversitesi Uluslararası İlişkiler.jpg
İstanbul Gedik Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden Dr. Selim Sezer

 

1-  Kanaatimce Isaac Herzog’un ziyareti ve bu ziyaretin doğuracağı muhtemel sonuç için yapılacak en doğru tanım, hâlihazırda sürmekte olan bir normalleşme sürecinde yeni bir merhaleye geçiştir. Zira 2010 yılındaki Mavi Marmara saldırısı sonrasında bozulan siyasi ve diplomatik ilişkilerin onarılması yönündeki girişimler uzun süredir devam etmekteydi. 

Bu doğrultudaki ilk girişim, 2014 yılında Roma’da gerçekleşen ve Türkiye tarafını Feridun Sinirlioğlu’nun temsil ettiği görüşmelerdi. 2017 yılında merkezinde doğalgaz projeleri bulunan daha kapsamlı adımların atıldığına tanık olduk.

Ne var ki aynı yılın son ayında dönemin ABD Başkanı Donald Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkent olarak tanımasıyla, bu adımlar sekteye uğradı. Son dönemlerde ise her iki taraf da ilişkilerin onarılması lehine söylemler geliştirmeye başladı ve muhtelif düzeylerde görüşmeler de gerçekleşti. 

Herzog’un ziyaretiyle birlikte 15 yıl aradan sonra bir İsrail cumhurbaşkanının Türkiye’ye gelmesi elbette sıra dışı bir gelişmedir. Ancak bu ziyaretin hemen sonrasında da ilişkilerdeki tüm pürüzlerin bir anda ortadan kalkmasını beklemiyorum. 

Bir başka deyişle bu ziyaret, normalleşme sürecinin ne ilk adımı da ne de nihai adımıdır; söylediğim üzere devam etmekte olan bir süreçte yeni bir merhaleye geçiş adımıdır. Kişisel öngörüm en somut gelişme olarak çok yakında diplomatik temsil derecesinin karşılıklı olarak yükseltileceğidir.    

“İsrail Cumhurbaşkanı’nın ziyareti, normalleşme sürecinin ne ilk adımı ne de nihai adımıdır”

2- Normatif bir değerlendirme yapmaksızın öncelikle var olanı tahlil etmek gerekirse, ilişkilerdeki mevcut dinamik karşılıklı çıkara dayanmaktadır. Türkiye tarafının beklentileri esas olarak Doğu Akdeniz’deki münhasır ekonomik bölgeler sorununun arzu edilen yönde çözümlenmesi ve ortak doğalgaz projelerinin geliştirilmesidir. 

Daha açık bir ifadeyle, Ankara’nın bir süre boyunca izlediği, yalnızca Libya’daki Serrac hükümetiyle işbirliği temelinde Akdeniz’de kendisine geniş bir hareket alanı açma politikası başarısız olduğundan, İsrail de dâhil olmak üzere bölgedeki diğer aktörlerle pozitif ilişkiler kurma yoluna gidilmektedir. Ayrıca İsrail’in Avrupa’ya doğalgaz satma projelerine Türkiye’nin ortak olmak istediği anlaşılmaktadır. 

İlişkilerin geliştirilmesinin İsrail’e sağlayacağı faydalar ise ticari yatırım alanlarının genişletilmesi, Hamas ve diğer Filistinli grupların Türkiye’deki hareket alanının sınırlanması, Türkiye’nin İran karşısındaki pozisyonunun değiştirilmesinin denenmesi ve İsrail’in “barışçıl ve yapıcı” bir dış politika izlediği algısının oluşturulması şeklinde sıralanabilir. 

Türkiye’nin İsrail’le ilişkileri ne şekilde sürdürmesinin gerektiği ise, siyasi otoritenin tercih ve önceliğinin ne olduğuna bağlıdır. Bu noktada üç tercih ve buradan doğan üç sonuç tanımlanabilir. 

Dar ulusal çıkarlar ve özellikle ekonomik çıkarlar doğrultusunda hareket edilecekse, İsrail’le normalleşmenin bazı önemli “getirilerinin” olduğuna şüphe yoktur. 

Eğer Türkiye’nin bir tür bölgesel liderlik pozisyonuna gelmesi hedefleniyorsa, ilişkilerin dengeli, ölçülü ve sınırlı olması, başta İran olmak üzere bölgedeki diğer aktörlerle ters düşecek ve de aynı zamanda “Arap sokağını” yabancılaştıracak adımlardan kaçınılması gerekir. 

Son olarak, Türkiye’nin Filistin davasının destekçisi bir pozisyonda olması arzulanıyorsa, her türlü normalleşmeden uzak durulması, tersine, son yıllarda giderek yükselen İsrail’i boykot ve yalnızlaştırma çağrılarına uyulması gerekir.

Ukrayna krizinin gösterdiği üzere, eylemlerini durdurması istenen bir devlete karşı boykot ve yaptırım uygulamak, yatırımları geri çekmek hem mümkün hem de meşrudur. 

Yarım asırdan fazla zamandır işgali sürdüren, uluslararası hukuku sayısız kez çiğnemiş, pek çok savaş suçu işlemiş ve Filistinlilerin tarihsel haklarını tanımayan bir oluşuma karşı, sonuç alıcı bir tecrit politikası izlemenin önünde bir engel yoktur. Söylediğim gibi bu, siyasi otoritenin tercihine bağlıdır.   

    
Denis Ojalvo: Jeopolitik gerçekler, Türkiye-İsrail stratejik ilişkilerini gerekli kılsa da, ideolojik tercihler daha ağır basmakta
 

Denis Ojalvo-Gazeteci-Yazar.jpg
Gazeteci-yazar Denis Ojalvo

 

İlk sorunuza değinmeden önce, Türkiye-İsrail İlişkilerinin tarihsel arka planına dair kısa bir tur yapmak faydalı olacaktır. Türkiye-İsrail ilişkileri en başından itibaren Türk-Amerikan ilişkilerinin bir türevi mahiyetinde tezahür etmiştir.

1950’lerin ortalarında alevlenen Kıbrıs olayları, Birleşmiş Milletler’de Arap ve Müslüman kamuoyunu davamıza kazanabilmek için İsrail ile olan açık/gizli ilişkilerimizin profilini düşük tutmamıza neden oldu.
1967 Arap-İsrail savaşı Türkiye kamuoyundaki “Korkak Yahudi” ve “Mazlum İsrail” imajının değişmesine sebep oldu.

İlişkilerin sorunlu bir mecraya girmesinin başlangıcını ise 1969’da Avustralyalı Hristiyan bir meczubun Kudüs’teki El Aksa Camii’ni yakma teşebbüsünün Yahudilere mal edilerek İslam Konferansı Örgütü’nün kurulmasına; Arap ve Yahudi ulusları arasındaki bir toprak davasının (Filistin Sorunu) millî düzlemden dinî düzleme kaydırılmasına tarihlemek mümkündür.

Türkiye kamuoyundaki İsrail aleyhtarı cereyanların Sol’daki kısmını ise Lübnan’ın Bekaa Vadisi’ndeki Filistin kurtuluş örgütlerinde militanlık eğitimi alan Anti-Amerikan gençlerimizin üniversite gençliği üzerindeki etkisine bağlamak mümkündür. 

Oysa, İsrail’i ABD’den sonra hemen tanıyan ülkelerden biri Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) olmuştur. Bu ülkenin çiçeği burnunda İsrail’i tanımasının ve kurtuluş savaşında ona Çekoslovakya üzerinden silah yardımı yaptırmasının sebebini İsrail’in sosyalist temeline ve fiilen ulusal işçi sendikası Histadrut’un devleti olmasına bağlamak yanlış olmaz.

İleriki senelerde bu mukaddesatçı sağ ve Anti-Amerikancı sol eğilimler Türkiye’deki İsrail ve Yahudi aleyhtarı cereyanlara zemin sağlamıştır.

Türkiye Cumhuriyeti 1986’dan itibaren Turgut Özal/Mesut Yılmaz yönetimindeki ANAP ve Süleyman Demirel /Tansu Çiller yönetimindeki DYP hükümetlerinde, bekamız için gerekli olan silah ve teçhizatı sorunsuzca temin edebilmek amacıyla ABD ile olan ilişkilerimize Kongre düzleminde ipotek koyan Rum/Yunan ve Ermeni etnik lobileriyle başa çıkabilmek için Amerikan Yahudi toplumu ve lobileriyle iş birliğine girdi. Bunların talebi Türkiye-İsrail ilişkilerinin normalleşmesi idi.

Bu da ilk başta dile getirdiğimiz, Türkiye-İsrail ilişkilerinin Türkiye-ABD ilişkilerinin bir türevi olduğu tezini güçlendirmekte.

“Doğu Akdeniz’deki enerji kaynakları, bölge barışına ve güçlü bölgesel işbirliğine olanaklar sunuyor”

Türkiye-İsrail ilişkilerinin tarihsel kısa turuna dair bu girizgâhtan sonra, şimdi ilk sorunuzu şöyle cevaplamaya çalışayım:

1990’larda Türkiye-İsrail ilişkilerini “stratejik ittifak” düzeyine taşıyan gelişmeler “tarihî” idiler. 20 Yıllık AKP döneminin ilk on yılı Davos “One Minute” ve Mavi Marmara olaylarıyla bu ilişkiden kurtulma gayretlerinin neticelendiği döneme işaret ediyor. 

Takip eden on yıl ise Türkiye’nin Sünnî Dünyası’nın lideri olma gayretleri çerçevesinde İsrail ile olan siyasî ilişkilerinin dibe vurduğu dönem olarak tarihe geçti. Jeopolitik gerçekler her ne kadar Türkiye-İsrail stratejik ilişkilerini gerekli kılmaktaysa da ideolojik tercihler ağır bastığından bu ilişkiler 1990’lardaki canlılıklarına bir türlü dönemedi. 

Günümüzde, Türkiye dış politikası bütün diğer alternatifleri denedikten sonra, İsrail ile iyi ilişkilerin menfaatine daha uygun olduğu kanaatine varmış görünüyor. Ancak bu değişiklik iktidardaki kadroların dünya görüşlerinin değiştiği anlamına gelmediği için, ideolojik değil pragmatik mahiyette ve şartlar değiştiğinde, iktidar değişmediği takdirde, aslına avdet etme istidadında.  

2-  Bu sorunuzun cevabı aslında kendi bünyesinde mevcut. Bunlar tabii ki hem konjonktürün dayattığı zorunluluklardan (ABD ve bölge Sünni devletlerle iyi ilişkilerde bulunmanın gerekliliği, İran etkisinin kontrol edilmesi ihtiyacı ve bunlara ilaveten Ukrayna’nın istila edilmesi yüzünden, Rusya’nın jeopolitik bir tehdit olduğunun bilincine varılması) hem karşılıklı çıkarların uyumundan hem de stratejik gerekliliğin icabı olarak tezahür etmekte.

Türkiye-İsrail ilişkilerinin kazan-kazan düzleminde gelişebilmeleri için üçüncü tarafların (Filistin konusu) ipoteğinden kurtarılmaları gerekiyor.

Doğu Akdeniz’deki enerji kaynakları, bölge barışı perspektifinde çok verimli ve güçlü bölgesel işbirliği olanakları sunuyor. Bu yeni imkânları kuruşlandırmanın ise siyasilere düşen bir görev olduğunu belirtmek isterim. 

Serdar Duman: Uluslararası ilişkilerde çıkar değil, adalet esas olmalıdır
 

Serdar Duman-İslami Analiz Haber Sitesi Yazarı.jpg
İslami Analiz haber sitesi yazarlarından Serdar Duman 

 

1- Herzog’un Türkiye ziyareti, medyamızda, Türkiye üzerinde Amerika ve Avrupa Birliği’nin ekonomik ve siyasi baskılarının yumuşaması için bir fırsat ve Doğu Akdeniz’de yeni bir açılım olarak değerlendiriliyor. 

Ben bu görüşün büyük ölçüde hamaset içerdiğini, özellikle de bir terör devleti olan İsrail ile yakınlaşmanın Filistin halkı başta olmak üzere tüm Müslümanlara, tüm dünya mazlumlarına ihanet olduğunu düşünüyorum.

2- İki yüz yıllık dünya hâkimiyeti döneminde Batı’nın kendi kavram ve kurumlarını diğer halklara mutlak doğrular olarak dayattığı hepimizin malumudur.

“Uluslararası ilişkilerde çıkar esastır” söylemi de bu kapsamda batı aklının bir çıkarımıdır. Biz Müslümanların tabi olduğu İslam aklı açısından ise, “Uluslararası ilişkilerde adalet esastır” görüşü bizim vazgeçilmezimizdir.

İsrail’in bir terör devleti olduğu hem bu ülkenin Müslüman halkı tarafından hem de en yetkili siyasi ağızlar tarafından defalarca ifade edilmiştir.

Siyonistlerin 1917’den itibaren Filistin’de gerçekleştirdikleri katliamlar ve işgaller ile ilgili binlerce vesika gözler önündedir.

“İsrail’in gasp ettiği Filistin doğalgazını, Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaştırma aşkı mı bizi İsrail’e yaklaştırıyor?”

Bütün cinayetlerini ve toprak gasplarını dünya kamuoyunun gözüne sokarcasına gerçekleştiren, Birleşmiş Milletler’de aleyhine alınan onlarca karara uymayan bir zulüm makinasından söz ediyoruz.

İsrail’in Gazze’de savaş uçakları ile defalarca kez gerçekleştirdiği ve her seferinde binlerce Filistinlinin öldüğü ya da yaralandığı vahşet anları hepimizin zihninde ve gönlünde canlılığını koruyor. Mavi Marmara şehitlerimizi her yıl rahmetle ve minnetle anıyoruz. 

Filistin’den her gün gelen şehit haberleri ile kahroluyoruz.  Filistinli kadınlara ve çocuklara kadar uzanan katil Siyonistlerin helak olacağı günlerin hasreti ile yanıyoruz.

Bütün bu gerçeklere rağmen, hangi çıkar duygusu bizi İsrail’e yaklaştırıyor acaba?

İsrail’in gaspettiği Filistin doğalgazını, Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaştırma aşkı mı, yoksa normalleşme ile Amerika ve Avrupa ilişkilerinin yumuşama ihtimali mi bizi İsrail’e yaklaştırıyor?

Ya da İsrail ile normalleşme ile batılı para spekülatörlerinin ülkemize sıcak para akışına yeniden yol vermeleri mi hesaplanıyor?

Bütün bu çıkar muhasebesinin temelinde önümüzdeki yıl yapılacak seçimler mi var?

Aksi takdirde adalet gibi bir temel değer bu kadar ayaklar altına alınmazdı herhalde!

Aksi takdirde bu denli vebale girerek ahiret hayatı riske edilmezdi herhalde!

Aksi takdirde tüm Müslüman halklara ve tarihimize ihanet olarak vasıflandırılacak bu ziyaret olumlanmazdı herhalde!

Namık Tan: Her iki tarafın da temkinli ilerleyeceğini düşünüyorum
 

Namık Tan.jpg
Eski Tel Aviv Büyükelçisi Namık Tan

 

1- Türkiye, içinde bulunduğu siyasi yalnızlıktan kurtulmak için geçen yılın başından bu yana yoğun çaba gösteriyordu. Siyasi yalnızlığa, bir de devasa ekonomik sorunlar eklenince, bu sürecin pragmatik adımlarla desteklenerek hızlandırılması ihtiyacı ortaya çıktı. Artık, bütünüyle iç politikaya dayanan dış siyaset uygulamalarıyla sonuç alınamayacağı anlaşıldı. 

Hükümet, aramızın iyi olmadığı ülkelerle ilişkilerimizde beyaz sayfalar açılması için ilk adımın Türkiye tarafından atılması icap ettiğinin de bilinci içindeydi. Yani, muhatabımız olan ülkelerin deyim yerindeyse tuzunun kuru olduğu biliniyordu.

İsrail ile ilişkilerin normalleştirilmesi süreci de işte bu şartların dikte ettiği şartlar altında başladı. Bence, İsrail Devlet Başkanı İsaac Herzog’un Türkiye’ye daveti ve bu davetin kabul edilmesi ilişkilerde normalleşmenin sağlanması istikametindeki ilk adımı oluşturuyor.

İsrail devlet sisteminde Herzog’un sembolik bir rolü vardır. Siyasi bir ağırlığı yoktur. Ancak, koalisyonu oluşturan iki büyük partinin liderleri, Başbakan Bennett ve Dışişleri Bakanı Lapid bu ziyaretin yapılmasını desteklemiştir. Dolayısıyla, İsrail Hükümeti Herzog’un ziyaretini onaylamıştır. Bu önemli bir husustur. Zira, İsrail’in de ilişkileri tekrar rayına oturtmaya arzulu olduğunu gösterir.

“Önemli olan, Herzog’un ziyaretiyle başlayacak normalleşmenin nasıl yönetileceğidir”

Ancak her şeyden önemlisi Herzog’un ziyaretiyle başlayacak normalleşme sürecinin taraflarca nasıl yönetileceğidir. Karşılıklı beklentiler mevcuttur. Bunlar ne ölçüde karşılanabilecektir, bilmiyoruz…

Örneğin, Hamas unsurlarının Türkiye’den çıkarılması konusunda İsrail’in ısrarlı talepleri olduğu biliniyor. Türkiye’nin de Filistin meselesinin çözüm sürecine yeniden ve etkin şekilde dahil olma talebi var.

Kısacası, Herzog’un Türkiye’ye yapacağı ziyaret siyasi ilişkilerde yeni bir sayfa açılması bakımından olumlu ve önemlidir. Ancak, tek başına yeterli değildir. Zaman içinde yok olan karşılıklı güveni tekrar yaratmak kolay olmayacaktır.

2- Her iki tarafın da temkinli ilerleyeceğini düşünüyorum. Zira, güven unsurunu tesis etmek zaman alacaktır. Ayrıca, bir yol kazası daha olursa, her şeyi yerli yerine koymak şimdiye nazaran çok daha maliyetli olur.

Diğer taraftan, ticari ve ekonomik ilişkiler ve insani temaslar sorunsuz devam ediyor. Ticaret hacmi giderek artıyor. 

Dolayısıyla, taraflar ilişkilerin siyasi ayağını tamir etmek hususunda acele kararlar almak yerine, ihtiyatla ilerlemeyi tercih edeceklerini düşünüyorum.

Şimdi, karşılıklı Büyükelçi atamaları yapılması söz konusu olacaktır. Bu çerçevede, ılımlı ve tercihan profesyonel isimlerin göreve getirilmesi süreci hızlandırabilir. 

Türkiye’de faaliyet gösterdikleri öne sürülen Hamas unsurları ile ilgili İsrail beklentilerinin karşılanması da sürece ivme kazandırır. Ayrıca, İsrail gazının Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaştırılması projesinde ilerleme sağlanmasının çok olumlu etkisi olur. 

Bir de her iki ülkenin de dış politikalarını iç siyasetin boyunduruğundan kurtarmaları ve duygusal söylemlerden kaçınmaları gerekir. Bunun, sürecin olumlu şekilde ilerlemesi ve yol kazası olmaması bakımından hayati önem taşıdığını düşünüyorum.

Türkiye-İsrail ilişkilerinin bugünü ve geleceği (2)

Fotoğraf: Haim Zach/GPO

Türkiye-İsrail ilişkileri; tarihsel olarak kimi zaman stratejik seviyede kimi zaman ise çok alt düzeyde olmak üzere, sürekli inişli çıkışlı bir seyir izleyen karaktere sahip olduğu görülmektedir.

İsrail‘den cumhurbaşkanı düzeyinde son ziyaret 2007’de Şimon Peres döneminde gerçekleşmiş, son dört yıldır da diplomatik ilişkiler maslahatgüzar seviyesinde sürdürülmektedir.

2009 Davos Zirvesi’nde “One Minute” ile başlayan ilişkilerdeki kırılma, Mavi Marmara baskını ile devam etmiş, Trump döneminde Kudüs’ün başkent ilan edilmesiyle birlikte stratejik ilişki, tarihinin en alt düzeyinde bir seyirle yoluna devam etmiştir.  

İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog‘un 9-10 Mart 2022 tarihrileri arasında Türkiye’ye gerçekleştirdiği resmi ziyaret, Türkiye-İsrail ilişkilerinde yeni bir dönemin başlangıcı olacağı şeklindeki analizlerin yapıldığı böylesi bir ortamda, konuyu alanında uzman gazeteci, akademisyen ve büyükelçilerle konuşarak İsrail-Türkiye ilişkilerinin geleceğine dair bir projeksiyon tutmak istedik.

Bunun için aşağıda yer alan sorularla, Türkiye-İsrail ilişkilerinin normalleşmeye mi zorunluluğa mı karşılıklı çıkara mı yoksa mevcut durumun devamının sürmesine mi evrileceğini anlamaya çalışacağız.

Türkiye-İsrail ilişkilerinin serencamını anlamak için, Necmettin Erbakan Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden Doç. Dr. Yusuf Sayın, Ankara Politikalar Merkezi Londra Temsilcisi, gazeteci-yazar Selin Nasi, doktorasını İsrail siyaseti ve dış politikası üzerine yapan Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi’nden Dr. Remzi Çetin ve MAZLUMDER Genel Başkanı Avukat Kaya Kartal‘ın görüşlerini almaya çalıştık

Soru 1: İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog’un ziyareti, Türkiye-İsrail İlişkilerinde yeni bir sayfaya mı kapı aralamaktadır sizce? Bu ziyarete tarihsel bir anlam atfetmek mi gerekiyor yoksa sıradan bir ziyaret olarak mı okumak gerekiyor?

Soru 2: Türkiye-İsrail ilişkilerinin dinamiğini siz, karşılıklı çıkara mı zorunlu ilişkiye mi yoksa stratejik düzleme ya da tercihe dayalı bir ilişkiye mi dayanması gerektiğini düşünüyorsunuz? Türkiye-İsrail ilişkileri nasıl bir düzlemde seyr-ü seferini sürdürmelidir sizce?

Doç. Dr. Yusuf Sayın: Yeni dönem İsrail’in Filistin üzerinde izlediği politik yaklaşımları ılımlılaştırmasına hizmet edebilir
 

Doç. Dr. Yusuf SAYIN-Necmettin Erbakan Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler.jpeg
Necmettin Erbakan Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden Doç. Dr. Yusuf Sayın

 

1- Uzun bir aradan sonra cumhurbaşkanlığı düzeyinde İsrail’in Türkiye’ye düzenlediği resmi ziyaretin ikili, bölgesel ve küresel ilişkiler açısından kritik bir öneme ve zamanlamaya sahip olduğu öncelikle ifade edilmelidir. 70 yılı aşan Türkiye-İsrail ilişkileri açısından, Cumhurbaşkanı Isaac Herzog’un Türkiye ziyareti, ikili ilişkilerde yeni perspektifler açma potansiyeline sahip, tarihsel önemde bir gelişme olarak görülebilir.

Filistin-Kudüs, Davos, Mescid-i Aksa krizleri, bölgesel bir takım gelişmeler ve küresel bazı aktörlerin yaklaşımları neticesinde on yılı aşkın bir süre oldukça zayıf bir rota izleyen ilişkilerin, (Baba Herzog’un 10 yıllık cumhurbaşkanlığı döneminde de Türkiye ile oldukça iyi ilişkiler izleyen İsrail’in) Isaac Herzog’un ziyaretiyle yeniden bir onarım sürecine gireceği öngörülüyor. 

Bölgenin iki önemli siyasal aktörü olarak Türkiye ve İsrail arasında gelişecek pozitif gündemli konsolide ilişkilerin bölgeye de olumlu manada yansıması düşünülüyor. 

Türkiye ile İsrail arasında yeniden diplomatik ve siyasal ilişkilerin tesisi, Filistin ve Kudüs (Mescid-i Aksa) sorunlarının çözümü noktasında İsrail ile diyalog ve müzakere kanallarının açık tutulması anlamında oldukça değerli olarak okunabilir. 

Zira milyonlarca Filistinlinin İsrail ile yaşadığı sorunların üstesinden gelinmesinde Müslüman bir topluma sahip Türkiye’nin iyi niyet, arabuluculuk ve müzakerecilik deneyimleri ve teşebbüsleri, Filistin’de devam eden siyasal sürecin, ılımlı bir eksene kavuşmasına hizmet edebilir. Filistin’e uygulanan abluka, ambargo ve siyasal yasaklamalar sürecinde olumlu yönde gelişmelerin kaydedilebileceği söylenebilir. 

‘Diplomatik küslük’ün kimseye yaramayacağı tarihsel ilişkilerde açıkça görüldü”

Son dönemde yaşanan Rusya-Ukrayna krizinde de görüleceği üzere, geleneksel Türk dış politikasının güç dengesi gözeten, statükodan ödün vermek istemeyen, her durumda müzakereler ve diplomatik diyalog kanallarının açık tutulmasını önceleyen yaklaşımı, İsrail ile gelişebilecek yeni politik iklimde, başta Filistinli halk olmak üzere, bölge ülkelerine olumlu katkılar sağlama potansiyeline sahip olacaktır.

Son tahlilde ‘diplomatik küslük’ün kimseye yaramayacağı tarihsel ilişkilerde çok açıkça görüldüğünden, en kötü ilişkinin bile sıfır ilişkisizlikten daha tesirli olabileceği not edilmelidir. 

2- Türkiye-İsrail ilişkilerinde gözlemlenen temel dinamik; karşılıklı devlet çıkarlarına isnat eden, stratejik düzlem ve eksenlerde ilerleme iradesi gösteren bir çizgidedir. Uluslararası ilişkilerde iki devlet arasında gelişecek bir ilişki ekseni, tarafların beklenti, siyasal yaklaşım ve paradigmalarında müşterek uyumun en temel düzeyde yakalandığı düzeydedir.

Yani tarafların ilişkilerinde gelişen beklenti düzeylerinin ve muhtevasının, karşılıklı yararlar terazisinde bir dengeye gelmesi beklenir.

İlave olarak İsrail’in taraf olduğu Anglo-Amerikan Bloku ile yoğun ilişkileri ve uluslararası politikada sahip olduğu önem dolayısıyla Türkiye ile İsrail devletleri arasında gelişebilecek yeni ilişkiler zemini, Türkiye’nin uluslararası stratejik konumunu güçlendirme potansiyeline sahip olacağı belirtilebilir. 

Kazan-kazan ilkesi çerçevesinde olgunlaşması beklenen yeni dönem, taraflara ticari, ekonomik, askeri ve turizm gibi alanlarda çok artılar katabileceği gibi İsrail’in -bilhassa Filistin üzerinde izlediği-politik yaklaşımları ılımlılaştırmasına hizmet edebilecektir. 

Devletlerarası ilişkilerde daimî dostluklar ya da düşmanlıkların olamayacağının reel politikçe defalarca ispatlandığı düşünüldüğünde, karşılıklı güçlendirilmiş ilişkilerin öncelikle taraf halkların yararına olacağı göz önünde bulundurulmalıdır. 

Doğu Akdeniz, Mısır ve Yunanistan’la ilişkiler, Rusya-Ukrayna savaşı, Karadeniz’in güvenliği, ABD ile ilişkiler gibi çok çeşitli alanlarda etkiler oluşturabilecek Türkiye-İsrail ilişkileri, son derece kritik gelişmelerin yaşandığı bu zaman diliminde oldukça dikkate ve öneme değer görülmektedir.  

Selin Nasi: İlişkilerin normalleşmesinden iki ülke de kazanç sağlayacak
 

Selin NASİ-Ankara Politikalar Merkezi Londra Temsilcisi, Gazeteci-Yazar.jpg
Ankara Politikalar Merkezi Londra Temsilcisi, gazeteci-yazar Selin Nasi

 

1- İsrail Cumhurbaşkanı Herzog’un ziyareti, Türkiye-İsrail ilişkilerinde yeni bir dönemin kapısını aralayabilir. Bu ziyaretin altyapısı niteliğindeki diplomatik temaslar geçtiğimiz yılın sonundan bu yana hız kazanmıştı.

Aslına bakarsanız, Türkiye ve İsrail arasında doğrudan bir sorun yok. Daha ziyade üçüncü kişilerin/aktörlerin dâhil olduğu meseleler üzerinden anlaşmazlık yaşanmakta.

Hatırlayalım, Türkiye, 2018 yılında İsrail büyükelçisi geri çağırırken, bu kararı, ABD’nin İsrail Büyükelçiliği’ni Kudüs’e taşıması ve İsrail güvenlik güçlerinin bu adımı protesto eden Filistinlilere uyguladığı orantısız şiddete yanıt olarak almıştı. 

Siyasi düzeyde mesafe korunurken, ikili ilişkilerin pragmatik bir üslupla kompartmantilize şekilde sürdürüldüğünün altını çizmek gerek. İlişkilerin dibe vurduğu 2010 Mavi Marmara olayından bu yana,  iki ülke arasında ticaret hacmi yükselmeye devam ediyor.

2021 yılında, her türlü olumsuzluğa rağmen, İsrail ile ticaret  hacmimiz önceki yıla kıyasla yüzde35 artarak 6,7 milyar dolara yükseldi. Bunun 4,76 milyar dolarını Türkiye’den ihracat, 1.9 milyar dolarını ise İsrail’in ithalatı oluşturuyor. 

Zor bir coğrafyada yaşayan iki ülkenin istihbarat alanında işbirliğine devam ettiğini de biliyoruz. Değişen bölgesel konjonktür, başta ABD olmak üzere arabulucu ülkelerin girişimleri, bu süreci destekliyor.

Türkiye’deki karar alıcıların, jeopolitik gereklilikler çerçevesinde, Türkiye’nin dış politikada normalleşme girişimlerini, bunun iç siyasete olumlu etkisini de düşünerek sahiplendiğini görüyoruz.

Ben şahsen 2016 yılına kıyasla uzlaşma için daha büyük bir potansiyel olduğunu görüyorum. Zira Türk tarafında ilişkileri düzeltme yönünde net bir irade söz konusu. İsrail de Ankara’nın diyalog çağrısına kayıtsız kalmadı, başlarda şüpheyle yaklaşması ve süreci ağırdan almasına rağmen. İsrail’in bu tavrı biraz da Ankara’nın süreçle ilgili samimiyetini gösterecek adımları  atmasını sağlamaktı kanımca.

Bu görüşme, iki ülkenin cumhurbaşkanları arasında, yüz yüze ilk temas. Ziyaretin başarısını uzun dönemde değerlendirmenin daha sağlıklı olacağını düşünüyorum.  Bir taraftan, İsrail’de hükümetin başının Başbakan Naftali Bennet olduğunu göz ardı etmeyelim. Bennet, ultra Ortodoks bir partinin lideri. 

Ankara cumhurbaşkanları arasında açılan diyalog kanalını çeşitlendirmeye gidecek mi izlemek gerek. Diğer yandan, İsrail Ankara’nın Hamas konusunda taahhütlerini tutup tutmayacağını görmek isteyecektir. Bu yönde atıldığı iddia edilen birtakım adımlar Türkiye’nin Körfez ülkeleri ve Mısır ile ilişkilerinin normalleşme süreçlerine olumlu yansıyacaktır. 

Süreci olumsuz etkileyebilecek gelişmelere değinmek gerekirse, özellikle Ramazan ayı yaklaşırken, Kudüs’te tansiyonun yeniden yükselmesi kazanımları atıl kılabilir. Gazze’de olası bir Hamas-İsrail çatışmasının Türkiye-İsrail arasındaki uzlaşma sürecini raydan çıkarma riski var.

Böyle bir durumda, Ankara’nın çatışmayı sona erdirmek amacıyla arabuluculuk rolü mü üstleneceği yoksa taraf mı olacağı bir bakıma Türkiye-İsrail ilişkilerinde normalleşme açısından turnusol kâğıdı vazifesi görecektir.

“Öncelikle iki ülke arasındaki güvenin yeniden tesisi ve yaraların sarılması gerekiyor”

Her halükarda uzun vadeli ve kalıcı bir normalleşme, Türkiye-İsrail ilişkilerinin ideolojik lenslerden arındırılması ve karşılıklı çıkarlar temelinde geliştirilmesi ile mümkün. Türkiye ve İsrail’in pek çok alanda geliştirebilecekleri atıl bir işbirliği potansiyeli mevcut. Ancak öncelikle iki ülke arasındaki güvenin yeniden tesisi ve bu anlamda yaraların sarılması gerekiyor.

2- Ankara’nın son yıllarda dış politika revizyonuna yönelmesinin arkasında büyük ölçüde jeopolitik gereklilikler/çıkarlar ve daha önceden izlediği sert güç-sert söylem odaklı dış politika çizgisinin iç siyasi maliyetinden kaynaklı olduğunu söyleyebiliriz. Bu sebeple bir süredir gerilimi azaltmaya odaklı, uzlaşmacı bir dış politika çizgisine geri dönüldüğünü görüyoruz. 

Bu bağlamda yalnızca İsrail ile değil, Körfez ülkeleri, Mısır ve hatta Ermenistan’la da ilişkileri normalleştirmeye yönelik diplomatik girişimler yürütülmekte. Türkiye’nin çevresinde barış çemberleri yaratmayı hedefleyen, “sorunsuz çember” politikası da bunun bir ürünü. 

İsrail’le ikili ilişkilerin gerilediği 2009-2010’u takip eden yıllarda, Türkiye’den açılan boşluğu, büyük ölçüde Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi doldurdu. Doğu Akdeniz’de doğalgaz kaynaklarının keşfedilmesine paralel, bu ortaklık içine Mısır gibi yeni üyeleri alacak şekilde genişledi. Türkiye bu ülkeler arasında ticaret, turizm, enerji ve güvenlik alanlarında gelişen işbirliği ağının dışında kaldı. 

Diğer tarafta, İran tehdidi karşısında, Körfez ülkeleri ve İsrail arasında perde arkasında gelişen yakınlaşma İbrahim Anlaşması’yla resmiyet kazandı ve Ortadoğu’da güç dengelerini değiştirmiş oldu. İsrail’in bölgedeki yalnızlığını azalttı. Türkiye-İsrail ilişkilerinde güç dinamiklerini İsrail lehine değiştirdi. Körfez monarşilerinin kendilerine tehdit olarak gördüğü Müslüman Kardeşler hareketine olan desteği ve sert güç odaklı dış politika benimsemiş olması ise Türkiye’yi bu oluşumun karşısında konumlandırdı.

İşte bu arka planda Ankara öncelikli olarak bölgedeki yalnızlığını aşmayı hedefliyor. İkinci hedefse, ülkenin içinde bulunduğu ekonomik koşulları iyileştirmek amacıyla dış yatırım çekmek, ticaret hacmi ve turizm gelirlerini artırmak ve enerji işbirliği potansiyelini geliştirmek. Bu da ancak ılımlı bir dış politika çizgisiyle mümkün olacağından iki hedef birbirini destekliyor bir bakıma.

Bir üçüncü faktör olarak Türkiye’nin hava savunma gücünü yenileme ihtiyacını sayabiliriz. ABD’nin  satın alınan S-400’ler sebebiyle Türkiye’yi yeni nesil F-35 programından çıkarması, yol açtığı ekonomik kayıplar bir yana, hava savunmamızda zafiyet yarattı.

İsrail, Türkiye’nin gerek ABD ile gerekse bölgedeki diğer ülkelerle arasını düzeltmesine yardımcı olabilecek kilit bir ülke.

İlişkilerin normalleşmesinden iki ülke de kazanç sağlayacak. Türkiye, bölgenin önemli bir askeri gücü, Müslüman nüfusu ağırlıkta olan, aynı zamanda NATO üyesi bir ülke. İsrail’in başlıca tehdit olarak gördüğü İran ve Suriye’nin de sınır komşusu. Tüm bunlar, Türkiye’yi stratejik açıdan önemli kılıyor.

Dr. Remzi Çetin: Herzog’un Ankara ziyareti, bir dönemi kapatabilir; ancak Türkiye’nin Filistin hassasiyetleri göz ardı edilmemeli
 

Dr. Remzi ÇETİN-Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Uluslararası İlişkiler.jpg
Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi’nden Dr. Remzi Çetin

 

1- Cumhurbaşkanı Herzog’un ziyareti, iki ülke arasındaki ilişkilerde elbette yeni dönemin habercisidir. Herzog’un ziyareti öncesi iki ülkenin normalleşme süreci aslında istihbarat yetkililerinin de çabası sonucu gerçekleşti.

Hatırlayın lütfen, Cumhurbaşkanı Erdoğan, Netanyahu döneminde dahi, “Bizim hep istihbari anlamda ilişkilerimiz iyiydi” demişti. İlişkilerin normalleşmesinin bir diğer sağlayıcısının, İlham Aliyev’in olduğunu da hatırlatmak gerekir; çünkü Türkiye-İsrail ilişkilerinin en çıkmaza girdiği zamanlarda dahi Azerbaycan-İsrail ilişkilerinin çok yakın olduğunu belirtmeliyim. 

Yeni dönemdeki ilişkilere tarihsel bir anlam atfetmeliyiz tabii; çünkü en son 2007’de Şimon Peres Türkiye’ye gelmiş ve TBMM’ye hitap etmişti. Hemen hemen 15 yıl sonra, bir İsrail Cumhurbaşkanının Türkiye’ye gelmesi, sadece iki ülke ilişkileri ekseninde değil; bölgedeki ‘Yeni Ortadoğu’ algısı için de önemlidir. Bir de şunu eklemeliyiz ki Türkiye ve İsrail arasındaki hiçbir gelişme bugüne dek sıradan olmamıştır.

İki ülke arasında yaşanan krizler ve yakınlaşmalar, ya bir dönüm noktasını ya da bir değişimi ifade etmiştir. Herzog’un iki günlük Türkiye çıkarması da bunu göstermektedir. 

Bir de şu faktör önemli ki Herzog ailesi Türkiye Cumhuriyeti’nin hafızalarında iyi yer edinmektedir. Yitzhak Herzog’un babası Haim Herzog, Turgut Özal’la özel ilişkileri olan bir Cumhurbaşkanıydı.

Şu anki Herzog da İşçi Partisi kökenlidir ve İsrail sol parti ve liderleri, geçmişten günümüze Türkiye ile ilişkilere ayrı bir önem vermektedir. Herzog’un Ankara ziyareti, bir dönemin de kapanmasını sağlayacaktır; ancak Türkiye’nin Filistin sorunundaki hassasiyetlerini de yeni dönemde göz ardı etmemiz mümkün değildir. 

“Türkiye-İsrail ilişkileri, karşılıklı çıkar ve stratejik düzlem üzeredir”

2- Doktorasını İsrail siyaseti ve dış politikası üzerine vermiş biri olarak şunu açıkça söylemeliyim ki iki ülkenin ilişkilerini hiçbir zaman ‘zorunlu ilişki’ olarak tanımlamadım. İlişkilerin doğasına aykırıdır bu.

‘Karşılıklı çıkar ve stratejik düzlem’ dersek daha uygun olacaktır; çünkü iki ülkenin bölge politikalarında, “aynı anda bulunmadıkları” hiçbir denklem ya da dış politika stratejisinin uzun vadede iki ülkeye yarar sağlamasının ve sürdürülebilmesinin mümkün olmadığını düşünüyorum. İşte, bu mümkün olmadığı için Herzog, Ankara’da. 

İki ülke birbirinden ne kadar uzak olursa, dış politikada da alternatifler yaratmaya gidiyorlar. Örneğin, İsrail’in Yunanistan ve Güney Kıbrıs’a yaklaşması; Türkiye’nin de Rusya ve İran’la olan ilişkileri gibi…

Peki, ne oldu? Her iki ülke de sürdürebildi mi bu alternatif dış politikalarını?

2011 Suriye iç savaşıyla Rusya’nın bölgede etkisini güçlendirmesinin en önemli nedenlerinden biri de “Türkiye-İsrail Stratejik İttifakı”nın çökmesiydi.

2009’da Davos Zirvesi’nde başlayan bu anlaşmazlık, sonrasında 2010 Mavi Marmara olayıyla devam eden sürtüşme, bugün artık yerini ciddi anlamda iyileşmeye bıraktı. Bu bağlamda, Herzog’un Türkiye’ye gelişi, sıradan resmi bir ziyaret olmanın çok ötesindedir. “Olması gereken ve gecikmiş bir ziyaret”tir.

Kaldı ki dikkat edilirse bu ziyaret, Rusya’nın Ukrayna işgalinin gölgesinde gerçekleşmektedir. Sadece bu durum dahi düşünüldüğünde, söz konusu ziyaretin sıradan olmadığı ve Rusya ile her şeye rağmen temkinli bir dış politika yürüten Türkiye ve İsrail’in, bölge barışı için de dengeleyici ve uyumlu ilişkilerinin olması gerektiğini göstermektedir. 

Herzog’un bu tarihi ziyaretinden sonra, eğer Sayın Erdoğan da diplomatik teamüllere göre, iade-i ziyaret gerçekleştirir de İsrail’e giderse -tıpkı 2005’teki gibi- işte o anda ilişkilerin rayına oturması sağlamlaşır ki 2007’de Peres’in Türkiye ziyareti de Ahmet Necdet Sezer’in İsrail’e ziyaretine nezaketen bir cevaptı. 

Son olarak şu noktayı belirtmeliyim ki İsrail’in eleştirilecek elbette politikaları vardır; ancak bu, iki ülkenin rekabet alanlarında dahi iyi ilişkiler kuramayacakları anlamına gelmemelidir. Uluslararası ilişkilerin en temel kuralı, devletlerin ebedi dostluk ya da düşmanlıklarının olmadığı; ancak ebedi çıkarlarının var olması gerektiğidir.

İşte bu durum, Türkiye ve İsrail’i sadece Ortadoğu’da değil; Akdeniz’den Karadeniz’e, Kafkaslardan Afrika’ya kadar ortak çıkar alanlarında bir araya gelmeye itmektedir. 

Bunu, son Karabağ Savaşı, Akdeniz’deki rekabet alanları, İran’ın bölgedeki nüfuz arttırma girişimleri ve Putin’in Ukrayna işgalinde açıkça gördük. Tüm bu gelişmeler ışığında, Türkiye ve İsrail’in normalleşmenin ötesinde; stratejik ittifaklarını yeniden canlandırmaktan başka seçenekleri yoktur.

Av. Kaya Kartal: İşgalci İsrail’in, hak ihlallerini önleyecek ve cezalandıracak ulusal/uluslararası mekanizmalar harekete geçirilememiştir
 

Av. Kaya KARTAL-MAZLUMDER Genel Başkanı.jpg
MAZLUMDER Genel Başkanı Avukat Kaya Kartal

 

1- Bir apartheid rejimi haline geldiği tartışmasız biçimde ortada olan işgalci İsrail Cumhurbaşkanının Türkiye ziyaretinin politik ya da devletlerarası çıkar ilişkileri açısından muhakkak ki birtakım anlamları vardır.

Bu çerçevede de çokça eleştiri ya da değerlendirme yapılabilir. Ancak biz meseleyi insan hakları çerçevesinde ele almak durumunda olduğumuzdan değerlendirmelerimizi bu perspektifle yapacağız.

Kudüs başta olmak üzere, Filistin topraklarının ve dini mekânların gaspı, soykırım ve insanlığa karşı suçlar, yaşam hakkı ihlalleri, işkence ve kötü muamele, sivil yerleşim alanlarının kasten bombalanması suretiyle kadın çocuk demeden gerçekleştirilen ve rutin hale gelmiş katliam operasyonları, oluşturulan çifte standarta dayalı yasalar ve yargılamalar ile insanların evlerinin ellerinden alınması, haksız tutuklama ve cezalandırmalar, işgalci İsrail’le kurulacak ilişkilerde insan hakları çerçevesinde göz ardı edilmemesi gereken başlıklardır.

Bahse konu hak ihlallerini önleyecek ve cezalandıracak ulusal/uluslararası mekanizmaların harekete geçirilmesi yönündeki talep ve beklentilerimiz bugüne kadar yerine getirilmemiştir. Özellikle işkence, soykırım ve insanlığa karşı suçlar başlığı altında değerlendirilmesi mümkün olan suç fiilleri açısından, sadece uluslararası yargı mekanizmalarının değil Türkiye mahkemelerin de yargı yetkisi bulunduğu dikkate alınmalıdır. 

Mavi Marmara davasının düşürülmesi sürecinde de gördüğümüz üzere çeşitli menfaatleri önceleyerek bu suçların ve hak ihlallerinin göz ardı edilmesi insan hakları açısından kabul edilemez bir tutumdur.

“Savaş suçu işleyen ve uluslararası hukuku yok sayan İsrail, diplomatik kanallarla sıkıştırılmalıdır”

Bu çerçevede yapılan ya da yapılacak ziyaretlerin mahiyeti ne olursa olsun en azından devam eden ambargo dâhil çeşitli suçların engellenmesine dönük bir çabayı beklediğimizi ifade edebiliriz.

2- Devletlerarası ilişkiler açısında bizim temel beklentimiz işgalci İsrail’in işlediği suçlarla ilgili olarak bütün araçlar ve mekanizmalarla baskılanmasıdır. Kurulduğu tarihten bu yana savaş suçları işleyerek uluslararası hukuku ve mekanizmaları yok sayan İşgalci İsrail’in en azından diplomatik kanallarla sıkıştırılması gerekmektedir.

Diplomatik ilişkilerde de işgali rejimi ve uygulamalarını meşrulaştıracak pozisyonlardan uzak durulmalı, bu anlamda ambargo dâhil çeşitli araçların kullanılabileceği göz ardı edilmemelidir.

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.