Necmiye Alpay: Son model güllabicilik

10.08.2023

Necmiye Alpay, t24.com.tr’de “Son model güllabicilik” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Yazıyı aşağıya alıntılıyoruz. 

Sanırsınız ki Türkiye Cumhuriyeti’ni Erdoğan yaratmıştır. Türkiye’nin var oluşunu Erdoğan’a eşitleyen bir “mantık”la yazıyor Özkök. Erdoğan’ın en sevdiği mantık

Güllabici sözcüğüne çocukken okuduğum bir erişkin anlatısında rastlamıştım. Birinin lakabıydı: Güllabici bilmemkim. Osmanlı döneminde akıl hastanelerindeki hastaları yönetmekte kullanılan yöntemlerdendi güllabicilik, uygun kişilikteki kimselerce icra edilen bir meslekti. Güllabici, hastane civarında oturan, görevlilerin başa çıkamadığı durumlar için kendisine başvurulan bir kimseydi.

Hatırladığım kadarıyla hastaların onu görünce sakinleştikleri anlatılıyordu. Özel bir söylemi vardı adamın, sırf var olma tarzıyla bile yatıştırıcı, sakinleştiriciydi. Belirli bir karizması ve hangi yönteme başvuracağına ilişkin bir sezgisi vardı.

Konumuz akıl hastaneleri değil, yalnızca kavramın serüvenleri. Mesleğin az çok tarihe karışmış olduğu söylense de, ilginçtir, başta edebiyat olmak üzere türlü toplumsal ve siyasal bağlamlarda az çok süreklilik gösteriyor. Edebiyatta sözcüğün bazen gerçek anlamıyla, bazen mecaz olarak kullanıldığına rastlayabiliyoruz. Bazen, anlaşılmak kaygısıyla olmalı, “deli” sözcüğünü eklemek gereğini duyanlar olabiliyor, “deli güllabiciliği” vb.

Salah Birsel‘in Kahveler Tarihi‘nde: “Meğer dama meraklısı adam tımarhanenin güllabicilerinden değil miymiş!”

Kemal Tahir‘in Karılar Koğuşu‘nda: “Vallaha billaha istida filan yazmam. Ben deli güllabicisi değilim. Siz artık çok oluyorsunuz.”

Güllabici sıfatı zaman içinde iyiden iyiye alt kademe müstahdeme yakıştırılır olmuşa benziyor. Ayfer Tunç‘un Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi adlı romanı, belki adının da düşündürmüş olacağı üzere, kavramın yaşatıcıları arasında: “Güllabici kılıklı görevliler Barış Bakış sanki uzun namlulu bir silahla bütün hastaneyi tedhiş edecekmiş gibi alarma geçtiler. … Güllabiciler Tamam ya, çekiştirmeyin, gideriz, diyen genç adamı tespit gömleğini giydirdikleri gibi alıp götürdüler.”

Benim aklıma bu kavram daha çok 12 Mart ve 12 Eylül gibi askerî darbe dönemlerinde gelmiştir. Hatırı sayılır bazı gazeteciler, “anarşi”nin darbe öncesinde ne kadar da azmış olduğunu hatırlatarak cuntacı generalleri uzun uzun haklı çıkardıktan sonra onları demokrasinin nimetlerine dair birkaç cümleyle ehlileştirmeye çalışan yazılar yazarlardı. Yeni tip güllabiciler, diye geçirirdim hep aklımdan. Kimlerin yoktu ki bu tarz yazıları! Özellikle laikliğin korunmasında orduyu tek güvence sayagelmiş, darbeleri de bu anlayışla desteklemiş olanların bu role soyunmuş olmaları şaşırtıcıdır, içlerinde ünlü işkence merkezlerinde alıkonulanlar da vardır çünkü.

Cunta yönetimlerinde, yeterli devlet terörü uygulandıktan sonra “demokrasi” diye adlandırılan seçim ortamlarına dönme telkinine ihtiyaç gösteren bilemediniz birkaç general, bir “konsey” filan olurdu. Bugün adlarını hatırlayan çıkmaz pek, belki biri ya da ikisi hatırlanır, Kenan Evren vb., kendilerini siyasi doktrin ustası sanmaya başlayıp ona göre davrandıkları için. Laikliğe de, Atatürk fikrine de, demokrasiye de verdikleri yıkıcı zararlardan ötürü… İşte onları, darbe yaparak memleketi kurtarmış olduklarına, ama şimdi artık anarşistler bertaraf edilmiş, şiddet olayları son bulmuş olduğuna göre, “demokrasi”ye dönmeye ikna etmek işi gazetelerin hatırı sayılır köşe yazarlarına düşerdi. Hatta onlara siz ufak ufak yazmaya başlayın işaretinin verildiği söylentileri dolaşırdı. 

Her durumda, askerî darbe dönemleri sona erip seçimle gelen politikacılar başa geçince bu tür gazeteci girişimleri de sönümlenirdi. İyi kötü bir “iktidar-muhalefet” mekanizması kurularak göreli bir normallik duygusu yaratılırdı.

Günümüzde, yani özellikle askerî dönemlere oranla hayli uzun bir süreye yayıldığı için bazen algılamakta güçlük çektiğimiz bu çok kendine özgü otokratik dönemde, son model bir güllabiciliği meslek haline getiren “gazeteciler” var. Tam olarak hangisiyle başladı, Mehmet Barlas‘la mı, Nagehan Alçı‘yla mı, Ahmet Hakan ya da Abdülkadir Selvi‘yle mi, basın tarihçileri herhalde inceleyecektir. Benim çoktandır aklımda olan bu yazıyı yazmamın vesilesi, T24’te yayınlandığı için özellikle dikkatimi çeken “Zamanın gücü” başlıklı yazısıyla Ertuğrul Özkök oldu[1]. Böyle bir yazının, tipikliği nedeniyle dönem hakkında uyandırıcı da olabileceği fikrindeyim. İşte yazıdan birkaç alıntı:

Cumhurbaşkanı Erdoğan gibi güçlü bir uluslararası figür var…

Erdoğan’ı istediğiniz kadar eleştirebilirsiniz. Ben de eleştiriyorum. Ama bir şey var ki onu kimse inkâr edemez …

Cumhurbaşkanı Erdoğan, dünyanın bütün devletlerinin kafasına şunu soktu: ‘Türkiye büyük ve güçlü bir devlettir…’ Karabağ’ın kurtuluşu olayında bütün dünya bunu açıkça gördü. Yani Türkiye ile asla oynamayın… Şurası bir gerçek. Cumhurbaşkanı Erdoğan, artık bütün dünyanın dikkate aldığı bir lider.” vb. 

Sanırsınız ki Türkiye Cumhuriyeti’ni Erdoğan yaratmıştır. Türkiye’nin var oluşunu Erdoğan’a eşitleyen bir “mantık”la yazıyor Özkök. Erdoğan’ın en sevdiği mantık.

Dünya kamuoyunun ciddiye alınır kesimlerinin Erdoğan’ı bu dediği gibi gördüğüne gerçekten inanıyor olabilir mi Özkök? Sanki iktidarda kalabilmek için en dinamik muhalif siyasetçi, gazeteci ve aktivistleri hukukun hilafına yıllardır hapiste tutan, hem yasaları hem de evrensel hukuku alt üst eden, üstüne bir mirasyedi savurganlığıyla ülkenin parasını da pul eden o değil. İşin ilginç yanı şu ki, yazısının sonunda bütün bunları da ayrıntılarıyla söyleyecektir Özkök, ama başka bir kalıba dökerek. Bu kalıp bir tür terazi gibi iki gözlüdür. Büyüklükler terazinin Erdoğan kefesinde, yukarıda alıntıladım. Diğer kefede problemler anılıyor ve bu kefe Özkök’ün yazısının en sonunda, çerçeve içinde. Orada gayet veciz bir biçimde söylendiğine göre “Erdoğan, dış politika ve ekonomiyi delege etti ama ülkeyi yöneten duygu ‘korku'”dur, diyor Özkök:

“Erdoğan, bu iki alanı delege ederken, bir alanı başka bir duygu yönetiyor.”

“Delege etmek” fiilinin Türkçesi var aslında: yetki devretmek. Ama tabii delege ettiğinizde hem daha şık duruyor, hem de delege edenin üstünlüğü kesinleşmiş oluyor.

Ve tabii, çerçeve içindeki söylemin döküldüğü kalıba göre, ülkeyi Erdoğan değil, bir “duygu” yönetiyormuş, “korku” duygusu. Yarım doğru diye herhalde buna denir.

Söylemin şeması açık olmalı: Önce şahsa yeterince özgüven kazandırılacak, egosunu yeterince şişirecek ne varsa art arda sıralanacak, gazın ibresi yeterli yüksekliğe çıkınca da, tıpkı 12 Mart ve 12 Eylül gazetecileri gibi, “asıl önemlisi demokrasi ve parlamentoyu işleterek…” çağrısında bulunulacak.

Epey uğraştım ama, edebiyat benim meramımı benden iyi anlatıyor:

“… güllabicilik sanatı zemzem suyunca saftır, taşdelen gibidir, bayağılığı ayırt edilemezse.” (Vüs’at O. Bener, Buzul Çağının Virüsü‘nden)


Not. “Taşdelen”, bir kaynak suyu markası.


[1] https://t24.com.tr/haber/ertugrul-ozkok-turk-lobisi-ermeni-lobisinden-daha-guclu-tek-engel-hatayli-haddad,1123826

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.