Prof. Dr. İlhami Güler: Hanefi, bütün dünyadaki ezilenlerden yanaydı

30.10.2021
Saliha Sultan, Prof. Dr. İlhami Güler ile karar.com’da “Hanefi, bütün dünyadaki ezilenlerden yanaydı” başlıklı bir söyleşi gerçekleştirdi. Aşağıya alıntılıyoruz. 
Hanefi, bütün dünyadaki ezilenlerden  yanaydı

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden Prof. Dr. İlhami Güler, İslami sol hareketinin kurucusu Prof. Dr. Hasan Hanefi için “İslam dünyasının derdiyle dertleniyordu” dedi. “Türkçe’de daha fazla Hanefi çevirisi görür müyüz?” sorusunu yanıtladı: İslami düşüncenin entelektüel kapasitesi 2000’lerin çok gerisinde. Çünkü muhafazakârlar muhalefetteydi ve bu hal ürettiriyordu. Sonra dumura uğradı. Kitaplarının bu dönemde çevrileceğine inanmıyorum.

SALİHA SULTAN

Geçtiğimiz hafta vefat eden İslami sol hareketinin kurucusu, Mısırlı yenilikçi düşünür Prof. Dr. Hasan Hanefi hakkında KARAR’a konuşan Prof. Dr. İlhami Güler: “Dürüst bir akademisyendi. Batı ve İslam düşüncesine de hakimdi. Sadece lafızları yenileme değil muhtevayı da yenileme, İslam düşüncesine yepyeni bir çehre kazandırma çabasındaydı. Hindistan’dan Mağrip’e bütün İslam dünyasının derdiyle dertlenen, üzülen, sevinen biriydi. Dini hamiyeti vardı ve bütün dünyadaki ezilenlerden yanaydı.”

İslami sol hareketinin kurucusu, Mısırlı yenilikçi düşünür Prof. Dr. Hasan Hanefi 21 Ekim’de Kahire’de vefat etti. İslam düşünce dünyasında ilk kez 1940’larda, sosyalizmin yükselişte olduğu bir dönemde Suriyeli Mustafa Sibai tarafından gündeme getirilen ‘İslami sol’ yorumu Şiilikte de İranlı sosyolog Ali Şeriati ile anılıyor. Prof. Dr. Hanefi ise Sünnilikte bu yorumu yapan, İslami sol hareketinin kurucusu olarak ardında iz bırakan bir isim. Yaşamı boyunca 60’ya yakın eser ortaya koyduğu halde Türkçede ne yazık ki yalnız 6 kitabı bulunan Hanefi’yi, onu Türkiye’deki düşünce dünyasına tanıtan bir isim olan Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. İlhami Güler ile konuştuk.

hasan-hanefi.jpgProf. Dr. Hasan Hanefi

İlhami hocam, öncelikle Hanefi’nin ‘İslami sol’ söyleminin arka planındaki düşüncesi neydi, anlatabilir misiniz?

Hanefi bu söylemi özellikle Filistin’in İsrail tarafından işgal edilmesine, İslam dünyasının Batı tarafından sömürge haline getirilmiş olmasına karşı, İslam’ın özünün haktan, hukuktan, emekten yana olduğunu öne çıkarmak için oluşturmuştu. Bu konular esas İslam’ın sorunudur demek istiyordu. Arap dünyasında biliyorsunuz iktisadi bir sınıfın hegemonyası söz konusu. Bu söylem, onların hegemonyasındaki kitlelerin haklarını savunma amaçlı bir söylemdi. Dogmatik bir düşünce yerine, aklı, tecrübeyi, tümevarımı esas alan bir düşüncenin İslam’ın özünde olduğunu vurgulayan bir görüştü. Yani çağın gerçekliğini takip etme, ondan kopmama anlamında… Ancak Hanefi Sovyetler Birliği’nin yani sosyalizmin çöküşünden sonra artık sol jargonunu artık kullanmamaya, ‘aydınlanmış İslam’ kavramını kullanmaya başladı.

Bizdeki İslami düşünce dünyasında geleneksel ekolü sürdüren isimler negatif olarak ele alır bu kavramı. Hanefi’nin bu ‘aydınlanmış İslam’ kavramı Arap dünyasında nasıl karşılandı?

‘Aydınlanma’ kavramı Arap dünyasında pozitiftir. Yeniliği ima eder. Kendi çağdaşları Muhammed Arkon, Muhammed Abid Cabiri, Taha Abdurrahman, Nasr Ebu Zeyd gibi isimler de bu yenilikçi ekoldeydi. Fakat Hanefi aynı zamanda politik bir yanı, ideolojisi de olan bir isim olarak diğerlerinden ayrılır. Hanefi’nin projesi genel anlamda İslam düşüncesini yenileme üzerineydi. Çünkü Ehl-i Hadis ekolü metni ve dogmayı merkez alır, Hanefi bu düşüncenin Orta Çağlarda o günün toplumsal koşullarına göre şekillendiğini savunur. Ama o dönemde rey ehli dediğimiz vicdanı, vakayı, düşünceyi, tümevarımı, olguyu da esas alan bir düşüncenin de ortaya çıktığını fakat aktif olamadığını belirterek, bugünkü İslam dünyasının bu düşünceye ihtiyacı olduğunu savunur. Yenilenmeyi bu ekol damarı üzerinden güncellemeye, aktif hale getirmeye çalışmıştır.

İNSANIN İHTİYACINI DİKKATE ALAN BİR DÜŞÜNCE ORTAYA KOYDU

Hanefi’nin bu projesinin üç ayaktan oluştuğunu biliyoruz. Özetle neydi üzerinde durduğu konular?

Evet üç ayaktan oluşuyor. İlki geleneksel kültür karşısında konumumuz ne olacak sorusu üzerinedir. İkincisi çağdaş Batı karşısında düşüncemiz ne olacak, üçüncüsü ise İslam dünyasının ve Mısır’ın bugün içinde bulunduğu gerçeklik yani vaka karşısında takınacağı tutum ne olacak… Kitaplarının hepsinde bunları anlatıyor.

İlkinde, yani geleneksel kültür karşısındaki tutum konusunu ise dört maddede ele alıyor. Kelam, felsefe, fıkıh ve tasavvufun yenilenmesi üzerine düşüncelerini yazıyor.

Kelam hakkındaki ‘Akideden Devrime’ kitabında Eş’ariliği ve tasavvufu esas alan geleneksel Sünniliği kritik ediyor, yerine Mu’tezileliği, akılcılığı, gerçekliği esas alan bir teolojinin oluşturulması gerektiğini savunuyor.

Felsefe konusunda ise 9 cilt ‘Nakilden Yaratmaya’ adlı bir çalışması var. Bunda da klasik İslam felsefesinin içeriklerin arkaik kaldığını belirtiyor ve nasıl yeni bir felsefeyi inşa edebileceğimizi anlatıyor.

‘Nastan Vakaya’ adlı iki ciltlik fıkıh çalışmasında ise, geleneksel fıkıhın nastan hareketle hüküm verdiğini belirterek, bugün vakadan, yani bugünün gerçekliğinden yola çıkan bir fıkıh kurulması gerektiğini, yani metropolün sorunlarının bu yolla nasıl çözülebileceğini ele alıyor. Tasavvufla ilgili ise ‘Fenadan Bekaya’ adlı bir çalışması var. Tasavvufun dünyadan el etek çekme gibi negatif içeriklerin bugünün ihtiyacı olan ama aynı zamanda insanın sezgisel kapasitesini de göz önünde bulunduracak, toplumsal, iktisadi, siyasi sorunları derinden sezerek toplumların devam etmesini sağlayacak çözümler üretmesi gerektiğini savunuyor. Yani tanrıyı ve ahireti esas alan düşünce yerine, insan ihtiyaçlarını, gerçekliğini dikkate alan bir düşünce tarzı ortaya koyuyor.

Kur’anla ilgili de ‘Vahiy ve Vaka’ başlıklı bir makalesi var. Kur’an-ı Kerim döneminde ayetlerin bir toplumsal gerçekliği esas olarak oluştuğunu, yukarı ve aşağı arasında bir diyalektik yani diyalog olduğunu savunuyor. Tanrının kelamında insanların sözlerini iktibas ettiğini ve onları yorumladığını söyleyerek ‘Kur’an sadece gökten inmedi aynı zamanda yerden bitti’ diyor. Yani Kur’an dogmatik değil, aynı zamanda insani bir şey diyor. Mesela bir örnekte Allah’ın toplumdan soru aldığını hatırlatarak ‘Sana ayın hallerinden soruyorlar’ gibi ayetleri örnek göstererek, insanlara cevap verdiğini belirtiyor. Ve ‘Allah bugün konuşsaydı nasıl konuşurdu?’ sorusuna ‘Sana Filistin’den soruyorlar’ diyebilirdi ve Filistinli çocukları kastederek ‘Taş atmaya devam edin’ diye ayet inebilirdi diyor. Yani bugünkü vakalarda da Kur’an tarzında düşünmemiz gerektiğini söylüyor işin gerçeği.

“KUR’AN SADECE GÖKTEN İNMEDİ AYNI ZAMANDA YERDEN BİTTİ”

Kur’an-ı Kerim’e yönelik ‘yenilikçi’ bakış açısı neydi?

Kur’anla ilgili ‘Vahiy ve Vaka’ başlıklı bir makalesi var. Kur’an-ı Kerim döneminde ayetlerin bir toplumsal gerçekliği esas alarak oluştuğunu, yukarı ve aşağı arasında bir diyalektik yani diyalog olduğunu savunuyor. Tanrının kelamında insanların sözlerini iktibas ettiğini ve onları yorumladığını söyleyerek “Kur’an sadece gökten inmedi aynı zamanda yerden bitti” diyor. Yani Kur’an dogmatik değil, aynı zamanda insani bir şey diyor. Mesela bir örnekte Allah’ın toplumdan soru aldığını hatırlatarak ‘Sana ayın hallerinden soruyorlar’ gibi ayetleri örnek göstererek, ‘Allah bugün konuşsaydı nasıl konuşurdu?’ sorusuna “Sana Filistin’den soruyorlar diyebilirdi ve Filistinli çocukları kastederek ‘Taş atmaya devam edin’ diye ayet inebilirdi” diyor. Yani bugünkü vakalarda da Kur’an tarzında düşünmemiz gerektiğini söylüyor işin gerçeği.

‘BATI BİLİMİN NESNESİ HALİNE GETİRİLMELİ’ DEDİ

Projesinin ikinci ayağı günümüzün önemli meselelerinden biri hala. Çağdaş Batı karşısında düşüncemiz ne olacak? Ne öneriyordu?

Bu konuda 800 sayfalık ‘Oksitandalizme Giriş’ adlı bir eseri var. Oryantalizmin İslam dünyasını ve dünyanın her yerini kendine nesne yaptığını vurgulayarak “Onlar alim oldu biz öğrenci” diyor. Bugünkü Müslüman dünyasının entelektüellerin özgüvenle Batı’yı bilimin nesnesi haline getirmesi gerektiğini savunuyor ancak bir şart koşuyor burada, ‘Onlar sürekli tepeden bakarak yaptılar, biz daha hakkaniyetli, araya mesafe koyarak onların hatalarını da doğrularını da gören bir disiplin oluşturmalıyız” diyor. Batı biliyorsunuz kendini tarihin sonu olarak lanse ediyor. Hanefi, bunu ortadan kaldıracak, Batı’ya haddini bildiren, insanlığı bugün getirdikleri yerin hayırhah olmadığını anlatacak bir disiplin öneriyor.

ilhani.jpgProf. Dr. İlhami Güler ve Saliha Sultan

İslam dünyasındaki yönetimlerde bugün şahit olduğumuz adaletsizliklere ve acziyete dair görüşleri neydi peki?

Bu onun projesinin üçüncü ayağı. Vaka, yani gerçeklik karşısındaki konumumuz için 8 ciltlik ‘Mısır’da Din ve Devrim’ adlı bir çalışması var. Onunla anılan ‘İslami sol’ düşüncesi işte bu çalışmada ortaya çıkıyor. Bugünkü İslam dünyasının içinde bulunduğu gerçekliği göz önünde tutuyor. Mısır’da biliyorsunuz fakirlik çok fazla, gelir dağlımı çok dengesiz, tabii bu tablo genel olarak bütün İslam dünyasında mevcut. İslam dünyasındaki yönetimler büyük ölçüde ya tek parti ya aile ya da askeri diktatörlüklerinden oluşuyor. Hanefi ise demokrasiyi benimseyen biri ve İslami solun siyasi ayağını oluşturarak, ezilen, söz hakkı olmayan kitlelerin demokrasi yolu ile yönetime nasıl katılabileceklerinin yolunu arıyor.

BATILI FİLOZOFLARDAN ETKİLENMİŞ AMA KLASİK SÖYLEMİ TERKETMEMİŞTİR

Hanefi’yi araştırırken ilginç bir şey öğrendim. Malezya’daki takipçileri kendisini ‘karpuz’ lakabıyla anıyormuş. Neden?

Malezyalılar, Hanefi için ‘İslami dilini kullanıyor ama içeriğine modernitenin bütün kazanımlarını giydiriyor’ düşüncesiyle şüpheyle bakmış. Benim bu konudaki kanaatim şu, Hanefi’nin Batı’daki dört filozoftan Spinoza, Feuerbach, Husserl ve Lessing’den büyük ölçüde etkilenmiş bir isim. Bir panteist olan ve tanrı ile alemin bir olduğunu savunan Spinoza’nın kitabını Arapça’ya tercüme etmiş Hanefi. 1970’lerde yazdığı bir makalesi de var ayrıca, ‘Teoloji mi Antropoloji mi?’ adında. Sait Yazıcıoğlu bunu Türkçeye aktardı ve Ankara İlahiyat Fakültesi’nin dergisinde yayımlandı. Ben de Hanefi’yi bu makaleyle tanıdım. Makalede antropolijiyi esas alıyor, teolojiyi antropolojiye göre yorumluyor. Bunu yapan da esasında Feuerbach’tı, o teolojik dilin insanın kendine yabancılaşarak oluşturduğu bir dil olduğu tezini savunur. Hanefi onu izleyerek din dilini daha insani bir dile çevirmeye çalışıyor ama bunu geleneksel dili kullanarak yapıyor. Buna da imkan veren Husserl’dir, çünkü Hanefi bütün projesini Husserl’in fenomenolojik yöntemini benimseyerek oluşturuyor. Fenomelojinin özü ise şudur, kavramların veya sistemlerin bütün tarihini parantez içine alır, siz o içeriği yeniden kendi iradenizle doldurabilirsiniz. Dolayısıyla Hanefi bu yöntemleri benimsemekle birlikte, Allah, ahiret gibi bütün klasik söylemleri de kullanıyor ama dünyevi bir içerikte veriyor. ‘Allah aştır’ diyor mesela, ‘İhtiyacın neyse tanrı da odur’ demek istiyor. Bu dört ismin felsefesini benimsemiş olması Malezya’da Hanefi hakkında ‘Bu adam Allah, peygamber, din diyor ama bize Batı’nın felsefesini aktarmaya çalışıyor’ minvalinde bir şüphe doğurmuş.

Bizde Malezyalılar gibi bakmıyor muyuz böyle yenilikçi düşünürlere? Şundan soruyorum, ciltler dolusu çalışması var Hanefi’nin ancak bizde çok az çevirisi var. Yani bizim düşünce dünyamızda da böyle bir şüphe mi var Hanefi’ye karşı?

Tabii bizde de yenilik yoktur. Bizim entelektüeller arasında da Malezya’dakiler gibi bir şüphe var. Daha doğrusu aslında başta bende de vardı o şüphe. Hanefi bir cümlesinde ‘Sekülerler ne diyeceklerini biliyorlar fakat nasıl diyeceklerini bilmiyorlar. İslamcılar da nasıl söyleyeceklerini biliyorlar ne diyeceklerini bilmiyorlar’ diyor. Burada sekülerizme, modern dünyaya prim veriyor gibi görünüyor. Ben bunu daha sonra şöyle yorumladım. Kendisi Mısırlı, eski Orta Çağdaki İslam uygarlığının ihtişamını göz önünde tutuyor ancak bugünkü İslam dünyasının eğitim, sağlık, bilim alanlarındaki korkunç pasifliğini görüyor. Müslümanların Allah’a ve ayete yüklediği enerjiyi yeryüzüne boşaltmak, insana döndürmek istiyor, ahireti ise İslam toplumlarının geleceği olarak yorumluyor. Yani yeryüzünde cenneti nasıl kurarız sorusunun cevabını arıyor.

Bu arada vefatına kadar Kahire’de Felsefe bölümünde görev yapıyormuş, oradan emekli olmuş hatta. Bu bana ilginç geldi, El Ehzer’le tanıdığımız Mısır’ı geleneksel İslam düşüncesinin önemli merkezlerinden olarak biliriz. Hanefi bu ‘yenilikçi’ söylemlerine rağmen nasıl aforoz edilmemiş?

Çok doğru. Mesela Hanefi’nin öğrencisi olan Nasr Ebu Zeyd, yazdığı bir kitaptan dolayı Ezher uleması tarafından dinden çıktığına hükmedilip, hakkında fetva verildi. Zeyd de Hollanda’ya gitmek zorunda kaldı. Hanefi ise bu konuda, ‘Ebu Zeyd İsa gibiydi, açık söyledi ve çarmıha gerdiler. Ben Muhammed gibiyim, ben sözümü stratejiyle, siyaset yaparak konuşuyorum’ demişti. Hanefi eleştirisini yapıyordu ama yasalara veya mevcut egemen ‘sünni ortodoksi’ye ters şekilde söylemediği için ülkesinde kalabildi. O neyi, nasıl söyleyeceğini bilen biriydi yani.

Vefatının ardından Türkçede artık daha fazla Hanefi çevirisi görür müyüz sizce?

Şu anda Türkiye’deki İslami düşüncenin entelektüel kapasitesi 2000’li yılların çok çok gerisinde. O yıllarda az çok İslam dünyasındaki Muhammed Arkon, Cabiri, Ebu Zeyd gibi isimler takip edilirdi. Çünkü muhafazakarlar o zaman muhalefetteydi, ve bu muhalefet hali ürettiriyordu. Ama 2000’li yıllardan sonra yavaş yavaş tedrici olarak İslami entelektüel düşünce kapasitesi dumura uğradı, yani iktidar her şeyi bozdu. Nietzsche ‘Tahakküm, güç tutkusu insanı aptallaştırır’ der, Türkiye’de de olan bu şu anda. Bu yüzden ben Hanefi’nin kitaplarının bu dönemde Türkçeye çevrileceğini düşünmüyorum.

TÜRKİYE’NİN LAİKLİK VE İSLAM SENTEZİNİ ÖNEMSİYORDU

Türkiye’de nasıl tanındı Hanefi? Şahsen tanıştığınız bir isim bildiğim kadarıyla, insan olarak nasıl biriydi?

Hanefi’yi Türkiye’ye tanıtan benim aslında. ‘Teoloji mi Antropoloji mi?’ adlı bir makalesi bende büyük etki bırakmıştı. Gittim Mısır’da kendisini buldum, 1992’de Kahire’de derslerine devam ettim. Kendisiyle bir röportaj da yaptım ve 1992’de İslami Araştırmalar dergisinde yayımladım. Gelirken kitaplarını da yanımda getirdim ve Türkiye’de tanınmaya başladı. Sonra birkaç kez de davet ettik Türkiye’ye, İstanbul, Ankara’ya beş on kez geldi gitti. Mustafa Kemal’in devrimlerinden sonra sekülerizmle yani laiklikle İslam arasındaki sentezinden dolayı Türkiye’yi çok önemsiyordu. Erbakan’la görüşmek istedi mesela bir geldiğinde, ayarladık, iki saat kadar görüştüler. Görüşmeden döndüğünde “Dehşete düştüm. Erbakan bana bir saat İslamiyet’i anlattı” dedi. Laikler ne dediklerini biliyorlar, ne söyleyeceklerini bilmiyorlar, İslamcılar nasıl söyleyeceklerini biliyorlar ne diyeceklerini bilmiyorlara döndü iş. Türkiye’ye çok önem veriyordu, takip ediyordu. Eşi de burada yaşamayı seviyordu, geldiklerinde epey kalıyorlardı.

Şahsi düşünceniz nedir kendisi hakkında, insan olarak nasıl biriydi?

Hanefi’nin ömrü Mısır’da ihvan dilinin arkaik oluşu, sekülerlerin de totaliter oluşu üzerine geçti. O dilleri ıslah etme çabası üzerine yaşadı. Çok iyi, dürüst bir akademisyendi, Sorbonne’da eğitim almış, İngilizce, Fransızca biliyor, Batı ve İslam düşüncesine de hakim bir isim. Sadece lafızları yenileme değil muhtevayı da yenileme, İslam düşüncesine yepyeni bir çehre kazandırma çabasındaydı. Ben samimi olduğuna inanıyorum. Hanefi Hindistan’dan Mağrip’e bütün İslam dünyasının derdiyle dertlenen, üzülen, sevinen biriydi. Dini hamiyeti vardı ve bütün dünyadaki ezilenlerden yanaydı.

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.