Prof. Dr. Mazhar Bağlı: Barbie ve feminizmin aşılamaz sorunları

28.08.2023

Mazhar Bağlı çok fazla gündem olan Barbie filminden hareketle feminist teorinin sorunlarını irdeliyor.

Gösterime girdikten sonra bütün dünyada büyük tartışmalara neden olan Barbie filminin açılış sahnesi ile antropolojideki bitmeyen tartışmalardan birisi olan Margaret Mead’ın yerli kabileler üzerine yaptığı çalışmanın konusu aynıdır. Kız çocuklarının oyuncak bebeklerle oynaması meselesi. İsterseniz önce Mead’ın çalışmasından bahsedelim. 1920’lerde Columbia Üniversitesinde daha öğrenciyken Pasifik adalarında araştırmaya başlamış ve bu serüven, yani tipik “yerli keşfi” büyük bir iddia ile devam etmiştir. Buradaki Samoa adasında bulunan bir köyde gözlemlere dayalı bazı deneysel çalışmalar yapmış ve en çok da çocukların ve ergenlerin hal ve hareketlerini izlemiştir. Daha sonra özellikle de kadınlar ve kız çocukları ile özel çalışmalar ve görüşmeler yürütmüş ve bu gözlemlerinden/araştırmalarından “elde ettiğini iddia ettiği” verilerden yola çıkarak bugün dünyadaki “cinsiyet” politikalarını belirleyen paradigmanın oluşmasına öncülük etmiştir. O, bu paradigmanın kurucusudur denilse yanlış olmaz.

Basitleştirerek söylemek gerekirse Mead, adaya gittiğinde yanında çeşitli oyuncaklar götürdüğünü, normal şartlarda kızların oyuncak bebeklerle ve erkeklerin de oyuncak silahlarla oynamasını beklerken aksine şahit olduğunu söyler. Bu manzara üzerinden yürütmüş olduğu mantıkla hem hayatının rotasını hem de çalışmalarının ana fikrini kurar. İşe önce kendisinden başlar. Cinsel tercihini değiştirir. Ona göre erkek veya kadın diye farklı tanımlanabilecek ve verilere dayandırılacak, doğal bir durum olarak kabul edilebilecek bir cinsiyet veya rol modeli yoktur. Bu tamamen bütün dünyanın “hinlik olsun” diye ürettiği bir kavramlaştırmadır. Bir başka ifade ile “cinsiyet” diye tanımlanabilecek tabii bir olgu veya durum söz konusu değildir.

Mead bu tezlerini yayınlayınca ve bu konuda çok iddialı sözler sarf edince bir grup genç antropolog onun araştırma yaptığını iddia ettiği yerlere bahse konu bu verilerin sağlamasını yapmak için gitmek ister ama resmi makamlar bu araştırmaya onay vermezler ve onlar da kendi imkanları ile Mead’ın adasına, Samoa’ya giderler. Şaşırtıcı bir manzara ile karşılaşırlar. Hem Mead’ın iddialarının doğru olmadığını hem de Mead’ın buradaki yerlilerle iletişim kurabilecek hiçbir dil bilgisine sahip olmadığını görürler. Hatta bazı dedikodulara göre buradaki kabilenin kadınları onunla dalga geçmiştir. Onlara göre tercüman üzerinden dahi bir iletişim kurma imkanı olmayan birisinin yürüttüğü bu çalışmaların bilimsel bir değeri yoktur.

Tercih şansınız yok

Nitekim bu konu, uzun bir süre bilim dünyasının bitmeyen tartışmalarından biriydi ve hatta TÜBİTAK tarafından yayınlanan bir kitabın da konu başlıklarından biriydi Margaret Mead’ın bu tezleri. Ancak bugün hiç kimse genç antropologların adını dahi anmaya cesaret edemiyor. Zira kadın meselesine “feminist” perspektiften bakmaktan başka hiç kimsenin bir tercihi yoktur. Siz hayata hangi açıdan bakarsanız bakın, hangi inancı benimsemiş olursanız olun, hangi sosyolojide büyümüş olursanız olun “kadın” konusundaki en evrensel hakikat feminizmdir.

Barbie filminin başlangıcı da kız çocuklarının oyuncak bebeklerle oynamasından vazgeçmesiyle, daha doğrusu bebeklere bakma esaretinden kurtulma heyecanı ile başlar. Kadın özgürlüğünün en büyük engeli olan annelikten ve onu çağrıştıran tüm toplumsal değerlerden kurtulmanın serüvenini başka bir dil ile anlatılmak ister bize. İşin en ilginç olan yanı ise bu karakteri icat eden adamın asıl amacı esasında daha iyi bir anne olmak için kızına daha gerçekçi, üç boyutlu bir bebek yapmaktı. Daha sahici bir oyun için icat edilen oyuncak, daha sonra bir güzellik mitine ve kadın fiziğinin ideal prototipine dönüştü. İcat edildiği 1950’lerden bu yana bu karakter, kusursuz güzellik, ideal ölçüler, hep kösnül olmak, seksi görünmek vs gibi pek çok konunun odağında oldu. Kapitalizmin taşıyıcı ajanı olmakla itham edildi. Kadın teninin bir meta haline getirilmesinin ana karakteri olarak da görüldü.

Barbie markası çoktan bir oyuncak bebek olmaktan çıkmıştı. Modanın, giyim biçiminin, kullanılan aksesuarların, beden ölçülerinin kitlelere benimsetilmesinin bir aracına dönüştü. Dahası dijital dünyada, metaverse alemde kullanıcıların kendileri için yarattıkları avatarlarının da ana referans karakteri oldu. Bu alemde yaratılan karakterlerin neredeyse tamamının ilham kaynağı ve prototipi oldu Barbie.

Özetle Barbie, idealize edilmiş şuh bir güzelliğin çocuksu masumiyetler üzerinden ve envai çeşit araçlarla dünyaya sunulmasının aracına dönüşüp küresel bir ikon haline getirildi. Hislerini, duygularını ve zekasını kusursuz bir şekilde kullanabilme yeteneği de onu insan ötesi bir canlı haline getirdi.

Dili didaktik, üslubu saldırgan

İşte son zamanlarda çeşitli ülkelerde yasaklanan ve kişisel kanaatime göre bizim ülkede de bir sınırlandırmaya tabi olması gereken Barbie filmi de tam olarak bu tartışmaların etrafında dönen bir anlatıma sahiptir. Sinema tekniği açısından bir değerlendirme yapacak değilim ama son derece sıkıcı bir film. Didaktik bir dil, ukala bir bakış ve saldırgan bir üsluba sahip. İçeriksiz ve iddiasız ama bir meta anlatıya yaslanmanın konforu ile yürüyen bir senaryo var.

Filmin temel konusu modern insanın (yani Barbie’nin) varoluş sorunudur. “İnsanlık ailesi” adına değil, cinsiyet kimliği adına bir kimlik arayışı vardır. Elbette kadın ve erkeği iki ayrı varlık alanı olarak gören günümüzün temel paradigmasının tezlerini güçlendirecek bir mizansene sahiptir.

İtiraf etmek gerekirse bu film üzerinden insanlığın “varoluş” sorununda gelmiş olduğu yerin utanç verici olduğunu söylemeliyim. İkibinbeşyüz yıl önce Apollo tapınağına kazınmış olan “Kendini bil” aforizmasının izini sürerken modern insanın geldiği yer üçüncü bir (sapık) cinsiyetin bilinmesi oldu. Ki buna bağlı olarak da her bir cinsi tamamen ayrı gezegenlerden ve dünyalardan gelmiş mahluklar olarak gören bir inanç yerleşti, yerleştirildi.

Özellikle kadın erkek arasındaki varoluşsal ilişki tamamen “savaş” üzerine oturtulmuştur ve Barbie de zaten bu mücadelenin komutanı ve kahramanı rolündedir. Bu savaşın görünürdeki gerekçesi “eril” olan dünyayı yıkmaktır ama asıl amacı ilahi buyrukların varlığa yerleştirdiği “hiyerarşiyi” yok etmektir. Kadınlık, sahip olduğu tüm nevi şahsına münhasır şahsiyet karakterlerinden ve özelliklerinden; annelikten, ablalıktan, halalıktan, teyzelikten, eş olmaktan, büyük anne olmaktan, hemşirelikten, geleneği taşıyıcı olmaktan, ailenin direği olmaktan, çocuk yetiştirmekten arındırıldı.

Bütün bu anlamlardan arınmış bir “kadının” bırakın insanlığı, kendi şahsı için dahi varoluşsal sorunlara bulacağı cevapların hiçbir yaraya merhem olmayacağı çok açıktır.

Kendini ve evreni bilmek

Modern dünya, dini inançları, ibadetleri, değerleri, ontolojik hiyerarşiyi ve dahi ölüm düşüncesini bile dejenere etti. Öte dünya ile irtibatı kopmuş bir ölüm düşüncesi bize ölüm ile ilgili ne öğretebilir ki? Barbie filminde ölüm düşüncesi dahi bağlamından koparılmış ve konu, bacaklardaki selülitlere indirgenmiştir. Bu filmdeki kahramanın (Barbie’nın) varoluşsal sorgulamaları ile Sergei Parajonava’nın Narın Rengi adlı filmdeki insanın kendini ve evreni bilmesine dair sorgulamalarını kıyaslamak çok abes olacak biliyorum ama işte değişimin nereden nereye doğru gelmiş olduğunu görmek için ilginç bir mukayese olacaktır. Büyük üstadımız A. Tarkovsky’i anmaya bile gerek yok.

Beşeri ideolojiler, her ne kadar arka planda bazı felsefi ve düşünsel tezlere dayansalar da esas kabulü pratikler üzerinden gerçekleştirirler. Sözgelimi bugün komünizm, kapitalizmden daha hümanist ve akılcı. Hatta denilebilir ki insan onuruna ilişkin kaygısı olan tek beşeri ideolojidir. Kapitalizm ise daha teknik bir düşünce üzerinden yükselir. Daha gaddar ve vahşidir. Ama daha yaygın olanı da kapitalizmdir. Neden? Çünkü o pratikler üzerinden yürür ve ona karşı alternatif olacak başka pratikler üretebilen tüm sistemleri kendisine düşman olarak görür. Din ile kapitalizm arasındaki çatışmanın odağı da burasıdır.

Zira dinler de pratikler üzerinden mesajlarını iletirler ve toplumsallaşırlar. Özellikle de İslam dininde kişilerin “yapmadıkları şeyleri bir başkasına tavsiye etmesi”, en büyük günahlardan birisidir. Kapitalizme karşı ideoloji ile değil, pratikler ile itiraz edilmesi ancak anlamlı olabilir ki bunu da sadece İslam dini yapabiliyor.

Günümüzde kapitalizme özellikle fikirler/ideolojiler ile itiraz edilmesi için özel bir çalışma yürütülüyor adeta. Ki Barbie filmi de bunlardan bir tanesidir. Kapitalizm, kendisine yönelik her ideolojik/fikri itirazı ve eleştiriyi yenerek güçlenmektedir. Hatta ona en çok eleştirinin olduğu ülke olan Çin aynı zamanda onun en güçlü olduğu iklimdir. O kadar güçlü ki başka bir sistemin egemen olduğu bir yapıda bile rakipsizdir.

Kısaca, çok tuhaf bir dönemden geçiyoruz, insanlar doğayı kutsuyor ama doğal varlık alanlarını da kendisi belirliyorlar. Varlığın, değerin, inancın ve özgürlüğün belirleyici referansı insanın kendisidir, kendisinin inşa ettiği mantıktır. İnşa edilen varlık alanına uymayan tüm doğal varlık biçimleri ve alanları yok edilene kadar büyük bir harbin içindeyiz hep beraber.

Kendimizi de yok edene kadar devam edecektir. Bu mücadelenin, yani kendi varlığımızı anlamsız kılma savaşının zafere ulaşması için ilk düşürülmesi hedeflenen kale kadınların “analık” özellikleridir. Margaret Mead de Barbie de bu özelliği buharlaştırmanın derdindeler. Onları durdurmanın en etkili yolu ise o paradigmayı yapı sökümüne uğratmaktır.

Kaynak: Barbie ve feminizmin aşılamaz sorunları

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.