Sami Selçuk: Ülkemizde Duruşmalar ve Vicdani Kanı (I)

24.06.2024

Sami Selçuk, t24.com.tr’de “Ülkemizde Duruşmalar ve Vicdani Kanı (I)” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Yazıyı aşağıya alıntılıyoruz. 

Hukuka, hukukunu aldığımız ülkelerdeki hukukun değişmez uygulamasına göre, kural olarak tek oturumda biten duruşmalarda yaşanan zaman, ne parçalanabilir ne de kanıtlar ve olgular, başka yargıçlara aktarılabilir, ciro edilebilir. Buna karşılık benim ülkemde oturumlardan oturumlara, yargıçlardan yargıçlara aktarılan suç (ceza) ya da hukuk davaları duruşmalarının ne zaman biteceğinin kesinlikle belirsizdir. Bu belirsizlik ve umutsuzlukla kıvranan nice hak sahipleri, dava açarak mahkemelerde sürünmekten vazgeçmektedir

Yaşar Kemal’in anlatımıyla “kabuğa, gerçeğin gölgesi“ne dönüşen duruşmaların başına gelenlerle ilgilidir.

İlkin, gerçekten “kabuğa, gerçeğin gölgesi” duruşma aşamasının başına gelenler üzerinde inceden inceye duralım, bu aşamanın nasıloturum çokluğuna, yaniayrıklı (istisnai) duruma düşürüldüğünün öyküsünü görelim ve bu konuda sözümüze üzücü, düşündürücü ve kahredici bir örnekle başlayalım.

Staj yapıyorum.

Ağır ceza mahkemesindeyim. Cezaevinden birini getirdiler. Uzun süre gün yüzü görmeyen teni, kahverengimsi bir renge bürünmüştü, adamcağızın.

Hüt dağı gibi şişen dosyaya bakıldı, ilkin.

Mahkemenin beklediği yanıt gelmemişti. İddia makamındaki savcı, “beklensin” dedi.

Sanık, saygıdan uzak, kaba saba bir tavırla ve parmağıyla savcıyı göstererek:

– Orada oturan bir başka bey, dört yıl önce idamımı istemişti. Artık dayanamıyorum. İdam edecekseniz bu işi bir an önce bitirin! diyerek yanıtladı.

Kural olarak aynı yargıçlarla ve tek oturumda bitmesi gereken duruşma (CYY, m. 190/1), üç bin yıl önce bu topraklarda yaşayan Hititlerde bile davalar, yasal olarak akla uygun sürede bitirildiği halde, yaptıklarının doğru olduğuna inanan ve halkımızın deyişiyle “yüzünden düşen sinek kırk parça” yargıçların yapay ciddilikleriyle (!)yine bir başka oturuma ertelendi.

O kaba saba davranan sanık da, ağzından memesi alınmış bir bebek gibi başını önüne eğerek jandarmaların arasında duruşma salonundan çıkıp gitti.

Çarpılmıştım.

Demek, ben, fakültenin ikinci ya da üçüncü sınıfındayken sanık tutuklanmış; ben, bu arada fakültemi bitirmiş, askerliğimi yapmışım. O günden bu yana mahkemenin önüne getirilen sanık, ölüm cezası tehdidiyle yargılanıyor ve her gün “Beni ne zaman beni asacaklar?” kuşkusu, kaygısı ve tehdidi altında yaşayıp gidiyordu.

Hiç kuşkusuz ahlaksal ve hukuksal değerlerin taşıyıcısı olan insanlar, özellikle de haksızlığı dışlama bilincinin yüklenicisi olan yargıçlar, kasaplar gibi karınları değil, herkesin güvendiği, Kant’ın tanımıyla iç mahkememizi, Juvenalis’in benzetmesiyle “içimizde gizli kırbaç taşıyan cellat“ı, yani değerlerin sesi olan vicdanları doyuran, salt yürürlükteki hukuka uygun olarak adaleti gerçekleştiren insanlardı. Öyleyse ölüm cezasıyla yargılanan biri, yargılama sürecinde hukukun haklarla ve özgürlüklerle donatılmış, yirminci yüzyılın en önde gelen düşünürlerinden John Rawls’un (1921-2002) deyişiyle “Toplumsal kurumların birinci erdemi” olan adalet beklentisi içinde bulunan vazgeçilemez bir hukuk öznesi miydi yoksa nasıl olsa ölecek gözüyle bakılan bir kurban mıydı?

Yargılanan, bir kişi, bir özne ise, bu duyarsızlığı, bu mesleki yozlaşmayı nasıl açıklamak gerekirdi?

Bunda üzücü, acı, başkaldırtıcı bir yanlışlık yok muydu?

Varsa bu yanlışlığı kim ya da kimler ve niçin yapıyorlardı?

Perişan kılıklılar arasında bir delikanlı, İsa’ya “Ey Meryem’in oğlu, haksızlıklardan, adaletsizliklerden bunaldık, yüreklerimiz artık bunlara dayanamıyor. Adaleti sağla bize!” demiş; bir başkası, “Sen ekicisin, bizler tarla. Elindeki tohum nedir?” diye sormuştu.

İsa da, “Birbirinizi sevin!” demişti. Bunun üzerine yaşlı bir adam, “Haksızlığın kurbanı, baskı yapanı sevemez” demiş, Yahuda da onu desteklemişti.

Ayraç içinde belirteyim ki, “cezaevi” bir hukuk terimidir. Bu teriminin halk dilindeki karşılığı ise, bilindiği gibi, “dam“dır. Nitekim benim ülkemde, yine bilindiği gibi, azılı suçluların bulunduğu damda yatanlara egemen, cezaevlerini el altından yöneten bir suçlu bile vardır: “Dam ağası.”

Ayrıca “dam” sözcüğünün bir anlamı da “tuzak“tır. Tevfik Fikret’te şöyle geçer: “Bu damgâha senin saçlarınla merbûtum.

Sonuç şuydu: Acaba bu sanık, suç işlediği için bir “dam”da mı yatıyordu yoksa bir iftira nedeniyle “dam”a, yani tuzağa mı düşürülmüştü?

Bu sorunu çözecek olanlar ise, elbette yargılamayı yapan mahkeme yargıçlarıydı.

O yargıçlara gelince, onlar, birkaç yıldan bu yana çözmek zorunda bulundukları o sorunu ertelemek için, hukuksal gerekçeler değil, saçma sapan bahaneler aramaktaydılar.

Ve ben hukukçuluğumdan utanmış, bu duruma başkaldırmıştım, bugün de başkaldırıyorum.

Bu yüzden beynimde uyanan yukarıdaki sorularımı sormuştum görevdeki kıdemli hukukçulara. Ancak söylediklerimi önce yadırgadılar, sonra da, “sen neler diyorsun be adam?” havasında gülüp geçtiler.

Bu yargılamanın yapıldığı sırada, bırakın hukuk fakültesinde okuduklarını anlatmayı, Atatürk Türkiye’sinin çağdaş ve çağcıl yüzü olan Ağır Ceza Mahkemesinin o kadın yargıçlarına “Çabuk karar verin. Doğru karar verirseniz on sevap, yanlış karar verirseniz bir sevap kazanırsınız” diyerek yargılamada çabukluğun, hızlılığın önemini anlatan ve de bu ilkeyi destekleyen “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın!” (Buharî, 3:72; Müslim, Cihâd, 1732) hadislerini anımsatmayı ne çok isterdim!

Ve biricik yol gösterici bilime hiç mi hiç danışmayanlara, “Asla öykünmeyin, tam tersine sık sık bilime danışın ve de ‘oku’yun (Kur’an, Müzzemmil, 4), Aydınlanma’nın çocuğu bir hukukçu olarak kesinlikle ve her yerde ‘düşünme yürekliliği‘ni gösterin!” demeyi ne çok isterdim!

Çünkü Einstein’ın dediği gibi “Evrende en büyük yitik, sorgulama, düşünme gücünü yitirmiş beyindir.”

Bu beriki türden beyinler ise, sadece kendinden öncekileri çoğu kez sürgit taklit ederler; ne sorgularlar ne de düşünürler.

Zira gerçekten hukuka uygun biçimde yürütülen ve her duruşmada yaşanması gereken; aslında sağlıklı diyalektiğin kurulduğu, tek oturumda biten akıllar, görüşler yarışına, tartışmasına ve “Temiz bir vicdandan daha yumuşak yastık yoktur” (il n’y a pas d’oreiller plus doux qu’une conscience claire) bilincine dayanan “vicdani kanı“ya denk düşen bir “yargı”ya (hüküm) ulaşma çabasıydı. Suçbilimci Braithwaite’ın dediği gibi, hiçbir insan, kendi vicdanı karşısında hiçbir şeyi asla saklayamaz. Toplumsal tepkinin utandırarak eğittiği vicdan ise, kişiye “dur” diyebilen biricik denetim gücü; yani yargıçtır.

Evet, evet, “vicdani kanı” kavramı üzerinde durulurken özellikle yargılama hukukunda “vicdan” kavramının küresel bir terim olduğu hiçbir zaman unutulmamalıdır. Nitekim dilimizde her boydan insanın yaygın olarak kullandığı “vicdan,” Batı dillerinde “ortak bilinç” tir (T. duyunç, L. conscientia, Y. Συνείδηση, Al. Gewissen, F. ve İn. concience, İ. coscienza, İs. conciencia, Prt. consciência); Arapça “vecd” kökünden türetilmiştir. Vicdan olgusu, kişinin kendi niyeti ya da davranışları hakkında kendi ahlak değerlerini temel alarak yaptıklarını ya da yapacaklarını ölçüp biçtiği, dolaysız dolansız yargılarda bulunduğu, kişiye doğruyu ve iyiyi yapma yükümlülüğünü yükleyen bir iç güç, dolayısıyla insana özgü bir kişilik özelliği olarak karşımıza çıkmaktadır. İşte bu durumuyla vicdan, birçok dinde, felsefi akımda, gizemcilikte (mistisizm) önemli bir kavram ve terimdir. Ruhbilimsel bilinç, kişinin kendi ruhsal etkinliğini bilmesi; ahlaksal ve felsefi bilinç, nesnel olarak bu etkinlikler konusunda kişinin yargıda bulunmasıdır. Bütün bu değer yargıları, özellikle anadili Latince olan dillerin sözcüklerinin başında yer alan ve, yukarıda değinildiği üzere birlikteliği anlatan Latince “co” önekiyle anlatılmıştır (Grevisse, Maurice Le bon usage, grammaire française, 9. Baskı, Paris, 1969, n. 146; Larousse étymologique, Paris, 1971, s. 191; Robert, Dictionnaire alphabétique / analogique de la langue française, Paris, 1973, s. 332). Montaigne, “vicdan üstüne” (de la conscience) adlı denemesinde şunları söylemektedir: “Vicdanın çabası çok şaşırtıcıdır! Bizi ele verir, suçlar, kendimizle savaştırır ve ortada yabancı tanıklar yoksa kendimize karşı tanıklık ettirir. O, ‘gizli kırbacıyla sürekli zihnime eziyet eder‘ (occultum quaties animo torture flagellum. Juvenalis) (…) Platon’un ‘ceza, suçu izler’ sözünü düzelten Hesiodos, ceza ile suçun aynı anda doğduğunu belirtir (…) kötülük, kendisine karşı işkenceler üretir (…) nasıl arı, başkasına sokunca iğnesi ve gücü onu zayıflatırsa, hatta yok olursa (…) ‘pek çok insan (da), gizli kalmış suçlarından dolayı kendilerini suçlamıştır’ (Lucretius) (….) ‘hiçbir suçlu kendi yargıçlığından kurtulamaz.” (Montaigne, Michel de, Essais, texte établi et annoté par Robert Barral en collaboration avec Pierre Michel, France Loisirs, Paris, 1967, s. 223, 224). Bu yüzden bir bakıma Piaget’nin “özerk ahlak” kavramı, vicdan ile örtüşmekte; iç mahkememizi, insanı hayvandan ayıran ve üstün kılan özelliğimizi vurgulamakta; Rousseau, vicdanı aklın önüne koymakta; Kant, Pratik Aklın Eleştirisi’nde şöyle demektedir: “Kişi, yasaları çiğnediği zaman nasıl bir gerekçe bulursa bulsun susturamadığı bir iç davacı; kendisini aklamak için yaptığı bütün uğraşlara karşın şaşırtıcı ve pişmanlık duygusunu yaşatan bir güç olmuştur her zaman. O güç de şudur: Vicdan.” Nitekim çoğu zaman akıl evet derken, vicdan hayır diyebilmektedir. Çünkü vicdan, en güvenilir ve insanı hayvandan ayıran bir eğitmendir. Bu yüzden de hemen her dilde “vicdanlı insan” (homme de conscience), vicdan muhasebesi, hesaplaşması (examen de conscience) gibi deyişlere yer verilmiştir. (https://kemalsayar.com/insana-dair/vicdan). “Vicdan” olgusuna varoluşçuluk açısından yaklaşan Martin Heidegger’e göre ise vicdan, Kant’ın onu bir mahkeme olarak anlamasına ve çoğunluğun zihin, istenç (irade) duygu güçlerine dayandırmasına karşın “varlık her yerdedir” görüşünden ve “orada (Da) olma (sein), olmayı ya da olmamayı seçmekte özgün bulunan varlık anlamına gelen, dolayısıyla dünyaya fırlatılmış bir varoluş biçimi olan “Dasein” kavramına, dünya ile kurduğumuz ilişkinin ruh durumuna dayanarak kendini sahici varlık olanağı olarak görmek, tümevarım içinde olgusal kılmak, başkalarının seslerini de duyabilmektir. Dolayısıyla herkeste var olan vicdan insana bir seçim yapmak, eylemde bulunmak ve bunların sorumluluğunu üstlenmek gerektiğini söyler. Kısaca herkes, durmaksızın kendisine çağrıda bulunan bir vicdana sahiptir. Bu ses ise, Dasein’ın içinden gelir (Ayrıntılı bilgi için bkz. Heidegger, Martin, [Kaan H. Ökten]), Varlık ve Zaman, İstanbul, 2011, n. 54-60; Heidegger, Martin, [François Vezin], Être et Temps, Paris, 1985, n. 54-60; Inwood, Michael, [Nursu Örge], Heidegger, Ankara, 2014, s.116-118)

Bu yüzdendir ki, hukuka, hukukunu aldığımız ülkelerdeki hukukun değişmez uygulamasına göre, kural olarak tek oturumda biten duruşmalarda yaşanan zaman, ne parçalanabilir ne de kanıtlar ve olgular, başka yargıçlara aktarılabilir, ciro edilebilir.

Buna karşılık benim ülkemde oturumlardan oturumlara, yargıçlardan yargıçlara aktarılan suç (ceza) ya da hukuk davaları duruşmalarının ne zaman biteceğinin kesinlikle belirsizdir. Bu belirsizlik ve umutsuzlukla kıvranan nice hak sahipleri, dava açarak mahkemelerde sürünmekten vazgeçmektedir.

Bu yüzden bilindiği üzere, Türk insanının “Seni mahkemeye verir, sürüm sürüm süründürürüm” diye dişlerini gıcırdatarak dile getirdiği ve benim de sık sık yinelediğim ilencin, çığlığın, ağıtın nedenini somut olarak yaşamış, anlamı üzerinde kafa yormuş, yargılamada yaşanan çilelere sık sık tanık olmuş, sadece “Gene tehir etme üç ay öteye / Bu dava dedemden kaldı hâkim beğ / Otuz yıl da babam düştü ardına / Siz sağ olun, o da öldü hâkim beğ” diye yakınıp inleyen, hukuku uygulamada yaşanan açmazların getirdiği yükün halka yansıyan acılarını dile getiren ozanımızın (A. Karakoç) ve “Kırar kalemini sayın yargıç / Darağacı olur imzası / Gömleği sırtını eskitir / Göğsünü eskitir madalyası / Güzel bir suç / En çirkin cezayı eskitir” diyen ozanımızın (Ali Yüce) dizelerini herkese anımsatmak isterim.

Özetle bu olay karşısında Bertolt Brecht’in dediği gibi, “Dura dura bayatlayan adalet,” Stefan Zweig’ın ”Dünün Dünyası”ndaki sözleriyle ”Çoktan unutulup gömülmemiş,” tam tersine bir kez daha “Eski biçimi ve görüntüsüyle karşıma çıkarak beni çok ürkütmüş” ve o gün bugündür de, beni çok düşündürmüş, çok da üzmüştür.

Elimden başka ne gelebilirdi ki!?

Şimdi şu soruyu sormanın tam zamanıdır.

Hiçbir şey değişmeyecekse, insanlar mahkeme koridorlarında aylarca, hatta yıllarca çileler çekip sürüneceklerse, sürekli yasa kotarmanın, yasa değiştirmenin ne anlamı var ki?

Hiç kimse, neden yargılamalar, duruşmalar başka ülkelerde nasıl yapılıyor diye hiç merak edip sormuyor ki!?

Bilim, merakla başlar.

Ve bizler, bu merakı hiç duymayacak mıyız?

Şimdi de uzun duruşmaların nasıl dava çokluğu açmazına yol açtığının öyküsünü görelim.

Yargıtay Birinci başkanlığım sırasında yıllar sonra konuşma yapmak üzere daha önce görev yaptığım büyük bir ilçemize çağırmışlardı, beni. Konuş­ma sonrası salonda beni izleyen meslektaşlarımla birlikte adliyeye geçmiştik.

Asliye ceza mahkemesindeki dava sayısını sordum.

893’tü.

Eyvah, ne kadar çok!” demem üzerine meslektaşlarım, bayan yargıcı göstererek, “Yargıcımız çok çalışkan. Öyle olmasaydı dava sayısı daha da çok olurdu” demezler mi?

Bunun üzerine görev yaptığım sırada 30 bin kadar olan ilçenin nüfusunun benden sonra ne kadar arttığını sordum.

Yaklaşık, üçte bir oranında artmıştı.

Benim dönemimde tek oturumda duruşmayı bitiriyor ve karar veriyorduk. Ben, bu ilçeden ayrılırken Asliye Ceza Mahkemesinde hiçbir dava bırakmamıştım. Yani sıfır dava dosyasıyla ayrılmıştım. Ayrıldığım gün yeni beş dava açılmıştı” deyince meslektaşlarım, kolayca kestirilebileceği gibi, elbette çok şaşırmışlardı.

Bu kitapta sık sık yineleneceği üzere, unutulmamalıdır ki, tek oturumda bitirilip kararla sonuçlanmayan her dava, ağır bir adli yanılgı olasılığına açık ve gebe demektir. Hele bir de oturumlarda yargıçlar değişmişlerse, bu olasılık yüzde yüze yakındır. Bu nedenlerle yargıçların değiştiği ve yedek yargıcın katılmadığı her duruşma, ülkemizin benimsediği suç yargılama süreci hukuku dizgesi içinde ve Türkiye dışında, özellikle yasalarını aldığımız bütün ülkelerde “kesin hiçlik” (mutlak butlan, nul absolu) yaptırımıyla geçersizdir.

Tam da bu satırları kaleme aldığım sırada televizyon, ülkemiz insanlarının merakla izledikleri bir ağır ceza mahkemesi davasında “DOSYANIN VE TUTANAKLARIN İNCELENEREK bir karar verilmesi için duruşmanın başka bir tarihe ertelendiği“ni duyurmaktaydı.

Bu gerekçede kullanılan sözcüklere ve de itirafa lütfen dikkat ediniz. Mahkeme yargıçları, kanıtlarla yüz yüze gelerek, onları görerek, araya bir başka engel koymaksızın doğrudan ilişki kurarak duruşmayı yapmışlarsa, neden “Kanıtlara ve duruşmada edinilen vicdani kanıya göre karar” vermiyorlar da, kendi itiraflarıyla “Dosyayı ve tutanakları inceleyerek,” yani dosyadaki yazılı belgelere, tutulan tutanağa göre karar vereceklerini itiraf ediyorlar ve de bu tutum, olağan ve hukuka uygun bir işlemmiş gibi Türk kamuoyuna duyuruluyordu?

Çünkü benim ülkemde “herkese açıklık ilkesi” dışında hukuk dogmatiğinin, biliminin dogmatik hukuk uygulamasına yansıttığı sağlam ve sağlıklı duruşma aşamasının temeli, olmazsa olmazı olan hiçbir ilkeye uyulmuyor; bunlar yalnızca fakültelerde okutulan bilimsel yapıtlarda bir süs çiçeği gibi kalıyor, uygulamada asla somutlaşamıyor, hiç kimse de, bunların üzerinde durmak gereğini bugüne değin duymamıştı, bugün de duymuyor da ondan.

Ancak unutulmamalıdır ki, bundan 25 yüzyıl önce Miletos’lu Eukleídēs (MÖ 330-275), “Bir buğday tanesi, buğday yığınının içinden alınırsa onu hemen etkilemez. Ancak bir süre sonra ortada artık bir buğday yığınının kalmadığı görülür” demiş ve şu söz de bir bakıma bunu doğrulamıştı: “Tanrı haklı ile haksızın üzerine yağmur yağdırdı. Ancak sadece haklı ıslandı. Çünkü haksız, haklının şemsiyesini çalmıştı.

Türk hukuk uygulamasında ise, “herkese açıklık” ilkesi dışında kalan temel ilkeler hiç gözetilmediği için duruşma oturumları, yasalara ve duruşma etkinliğinin var oluş nedenine aykırı olarak yargıçlardan yargıçlara aktarılıyor, âdeta ciro ediliyor, dolayısıyla duruşmalar yıllarca sürüyor.

Bu konuda en çarpıcı örneklerden biri, 1998 yılında, yedi kişinin öldüğü Mısır Çarşısı patlamasıyla ilgili davadır. Bu davada bilirkişi raporları, patlamanın bomba değil, gaz kaçağı kaynaklı olduğunu belirtmişlerdir. Buna karşın toplumbilimci P. S., “yasa dışı silahlı örgüt üyeliği” suçlamasıyla yargılanmaya başlanmıştır. Söz konusu dava, bildiğimce yirmi altı yıldan bu yana, yani günümüzde de sürmektedir. Bu arada elbette davaya bakan ilk yargıçların hepsi emekli olmuş, pek çok duruşma yargıcı değişmiş, dört kez verilen aklanma kararı, olay yeri inceleme raporlarında tersi ileri sürülmesine karşın, duruşma yapan ilk mahkemenin yerine geçen ve duruşma yapmayan, dolayısıyla taraflar ve kanıtlarla yüz yüze gelmeyen Yargıtay yargıçlarınca bozulmuştur. Yargıtayın gerekçesine göre, sanık, bilimsel araştırma örtüsü altında silahlı terör örgütü üyesi olarak çarşıya bomba yerleştirmiştir. İşte insanın insanlarca görülemeyen iç dünyasına giren bu gerekçe yüzünden de yargılama, 26 yıldan bu yana, yani dile kolay, çeyrek yüzyılı aşan bir süre sürmektedir. Davanın son duruşmasının tarihi, 28 Haziran 2024’tür (Gözde Bedeloğlu, AİHM’nin Kıbrıslı vicdani retçi Murat Kanatlı kararı, Birgün, 15.3.2024).

Bu davanın özellikle biz hukukçulara parmak salladığını görmezlikten gelebilir miyiz?

Böyle bir yargılama ile, dava ile hukukun doğru uygulandığını kim söyleyebilir ki!?

Ve, geliniz hep birlikte temel sorumuzu da mertçe, açıkça soralım ve yanıtlayalım: Böyle bir yargılama, yargıçların Magna Carta’sı sayılan Bangalor Yargı Etiği İlkelerine; özellikle de hukuksal uyuşmazlığın âdil, etkili, ekonomik ve akla uygun süre içinde bitirilmesi ilkelerinden hangisine uygundur?

Yanıt bellidir: Hiç birine.

Demek, 1961’de daha önce değinilen ve “Beni bir an önce asın!” diye yakaran tutuklunun durumundan bu yana hiçbir şey değişmemiştir.

Tam bu noktada bir ayraç açarak, her tutuklama kararını verirlerden, eşsiz ve düşündürücü diliyle Toros eteklerinin “ak sıcak“ını değil, Çukurova’nın sineklerinin gözlere cokuştuğu “sarı sıcak“ını, yalnız sevginin cılızlığı, yalnız korkunun kiniyle yaşayıp başkaldıran “eşkiya”yı anlatan Yaşar Kemal’in şu satırlarını meslektaşlarıma anımsatmak isterim: “Mahpushaneye ilk giren insan, şaşırmıştır. Dünyadan apayrı düşmüş gibi olur. Sanki başka bir dünyadadır. Uçsuz bucaksız bir ormanda kaybolmuştur. Hatta ondan da beter. Topraktan, evden, barktan, dosttan, sevgiliden, her şeyden bütün bağlarını koparmışçasına uzaktır. Bir derin, ıpıssız boşlukta döner durur. Sonra başka bir hali daha vardır, yeni mahpusun. Taşı toprağı, duvarı, o azıcık görünen gökyüzünü, kapıyı, demir parmaklıklı pencereleri bile düşman sayar kendisine. Hele bir de parası yoksa bir köşede boynu bükük kalakalır.” (Yaşar Kemal, İnce Memed-1, İstanbul, 2004, s. 218).

Ayrıca şunları da eklemek isterim: “Tutuklarken ilkin merak ediniz, her şeyden kuşkulanınız, ince eleyip sık dokuyarak düşününüz. Olayları sadece kuru hukuk mantığıyla değil, koşulları içinde ve gönül gözüyle de değerlendiriniz. Kurtuluşun ve doğruya ulaşmanın temelinde merak ve kuşku yatar. Unutmayınız ki, adaleti sağlayacak kurumların devre dışı kaldığı durumlarda, artık kendi adaletini sağlamaya soyunan iyi insanların salt kötü insanlarla savaşı başlar. Suçsuz birini tutuklamak, sadece ‘adaletin eli’ni kirletmek değil, yeni suçlar, düşmanlar ve suçlular yaratmak demektir. Adaleti sağlayacak kurumların devre dışı kaldığı durumlarda, kendi adaletini sağlamaya soyunan iyi insanların kötü insanlarla savaşımı ekseninde ilerleyen bildik bir öykü sürekli yaşanacak demektir. Özellikle kuşkunun bulunmadığı ya da bastırıldığı her yerde ve her anda bir trajedinin egemen olacağı hiç ama hiç unutulmamalıdır. Tutuklarla ve hükümlülerle sürekli ilgileniniz. Onlarla ilgilenmek, insanlarla ilgilenmek demektir ve ‘İlgi (ise), cömertliğin en nadide, arı duru biçimidir.’” (Simon Veil).

Sürecek…

 

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.