Söyleşi: Bekir Avcı/ Kızıl olsun urganım, Dicle gibi kızıl

07.02.2022

Bekir Avcı. birartibir.org’da “Kızıl olsun urganım, Dicle gibi kızıl” başlıklı bir söyleşi yayınladı. Aşağıya alıntılıyoruz. 

Alan Ward ismini çoğumuz ilk kez duyduk. Siz onunla nasıl karşılaştınız, La Còrda Roja’dan nasıl haberiniz oldu? Adnan Çelik: Her şey tesadüflerle gelişti. Doktora sonrası araştırmam kapsamında erken Soğuk Savaş döneminde (1947-1970) Avrupa’daki Kürt ulus-aşırı aktivizmi üzerine arşivleri geziyordum. Bunun için 2019’da Lozan’a da gittim. Lozan Üniversitesi’nde İsmet Şerif Vanlı’nın üniversiteye bağışlanan kişisel arşivi var. Vanlı çok önemli bir kişilik. 1940’ların sonunda Lozan’a okumaya gidiyor ve 2010’lara kadar Avrupa’daki Kürt siyasal aktivizminin önemli isimlerinden biri oluyor. Avrupa’ya vardığından beri ne yapıp etmişse, ne okumuşsa, kendisine ne gönderilmişse toplayıp arşivliyor ve Lozan Üniversitesi’ne bağışlıyor. 

Alan Ward

Tarihçi Jordi Tejel bu çok geniş arşivin düzenlemesini yapıyor. O arşivde çalışırken özellikle 1960’lardaki Kürt siyasal aktivizmi üzerine önemli kaynaklara bakma şansım oldu. Biliyorsunuz, 1960’ların başında Güney Kürdistan’da silahlı bir mücadele var. Şoreşa Îlonê, yani Eylül Devrimi olarak bilinen bu mücadeleye destek amacıyla 1960’ların başında Paris’te Kürt Devrimiyle Dayanışma Komitesi adıyla bir destek komitesi oluşturuluyor. Bu komitenin kurucularından biri olan Jean-Pierre Viennot Kürt ulusal mücadelesine ciddi destek veriyor. Ben bu komiteyi inceliyordum. Arşivde bir belge gözüme çarptı, başlığı şöyleydi: Oksitan Dilinde Kürdistan Üzerine Bir Şiir. Broşürü görünce heyecanlandım. Baktım ki, Alan Ward isimli İrlandalı bir genç 1960’ta Diyarbakır’da birkaç ay kalmış, sonra da uzun bir şiir yazmış. Ama ortada ne o şiir var ne de Alan Ward’a dair bir şey. Tek bildiğim şiirin varlığı. İnternette araştırmaya başladığımda La Còrda Roja diye bir kitaba rastladım, kitap görünüyordu. Barcelona’daki birçok sahaf üzerinden kitaba ulaşmaya çalıştım, ama mümkün olmadı. 

Daha sonra, yine doktora araştırmam için Amsterdam Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsü’ne gittim. Arşivleri kurcalarken Silvio van Rooy isminde Hollandalı bir gazetecinin 1960’ta kurduğu Beynelmilel Kürdistan Cemiyeti (International Society Kurdistan) isimli cemiyetle karşılaştım. Rooy’un arşivinde gördüm ki, 1960’ların sonuna doğru Alan Ward’la mektuplaşmaya başlamışlar. Birçok mektup gitmiş gelmiş. La CòrdaRoja’nın içeriğine, yazım hikâyesine dair de bir sürü ayrıntı vardı mektuplarda. Çok heyecanlandım. Ergin (Öpengin) uzun zamandır İngilizce ve Fransızcadan çeviriler yaptığı için “bu çeviriyi yapsa yapsa Ergin yapar” diye düşündüm. Ona durumdan bahsettim.

Ergin Öpengin: 1960’ta Diyarbakır’a gelip çocuklara İngilizce öğretecekken Kürtçe öğrenen bir dil aşığından bahsediyoruz. Özellikle azınlık dillerine ilgisi var. Diyarbakır’dan döndükten sonra Kızıl Urgan’ı yazıyor. Bir de yaptığı Mem û Zin çevirisi var. Aldığı notlardan anlıyoruz ki, Kürtçenin gramerine yönelik çalışmaları da olmuş Alan Ward’ın. Adnan bahsettiğinde ilk defa duymuştum adını. Derwaze adlı bir Kürtçe sosyal bilimler dergimiz var, Adnan bu yayın için Alan Ward’a dair bir yazı kaleme aldı. O yazıyla Alan Ward’ın şiiri hakkında bilgim oldu. Şiiri okuduğumdaysa çok etkilendim. Adnan’ın heyecanına ortak oldum ve çeviriye koyulduk.   

Alan Ward kim, nasıl biri? 

Adnan Çelik

Çelik: Alan Ward’ın biyografisini oluşturmak kolay olmadı. Ancak, bu sürecin bir ânında Ward’ın oğluyla karşılaştım. Kitabı ararken Alan Ward Junior diye bir isim gördüm, Oksitanca bazı metinleri vardı. Hatta Güney Kürdistan’daki referandum sürecinde babasının şiir kitabına dair Oksitanca bir köşe yazısı da yazmıştı. Sosyal medya üzerinden ona bir mesaj attım, çok hızlı geri döndü, “evet, Alan Ward benim babam” dedi. Alan Ward’a dair birçok şeyi ondan öğrendik. Şu anda Andorra’da yaşıyor. Babasının geride bıraktığı kültürel mirası sahiplenerek bir şeyler yapmaya çalışıyor. Şiirin İngilizcesini kişisel çabasıyla Amazon’da yayınlamış. Bu yüzden kendisiyle temas kurduğumuzda çok heyecanlandı. 

Velhasıl, oğlundan da edindiğimiz bilgiler ışığında şunları biliyoruz: Alan Ward aslen İrlandalı, ama 1937’de İngiltere’nin güneyinde Worthing şehrinde doğuyor, orada büyüyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan önce Ward’ın annesi Paris’te yirmi yıla yakın çalışıyor. Annesinin önemli bir sosyal çevresi var Fransa’da. Savaş döneminde Fransa’dan kaçan birçok kişi annesinin yaşadığı yere, yani Alan Ward’ın doğup büyüdüğü Worthing’e geliyor ve orada kalıyor. O yüzden Fransızca ve Fransızlarla ilişkisi çocukluğundan beri güçlü. Oxford’da dil bilimi okuyor, Roman dilleri üzerine. Doktora için Dublin’e gidiyor. 1958’de Fransa’da Oksitanların yoğun olarak yaşadığı Nîmes şehrinde, Nîmes Lisesi’nde bir sömestr öğretmenlik yapıyor. O sırada lisenin ünlü hocalarından Robert Lafont’la tanışıyor. Lafont 1945’te Oksitan Araştırmaları Enstitüsü’nün kurucularından. Oksitan ulusal hareketinin bir numarası diyebileceğimiz biri. Alan Ward Lafont’un yanısıra Toulouse’da Oksitan Araştırmaları Enstitüsü’nün sekreterlerinden Pierre Lagarde’la da tanışıyor. Böylece Oksitan çevresine giriyor. Oksitanca öğrenirken Oksitan mücadelesinin de tanığı oluyor. Bu süreç politikleşmesini etkiliyor. 1960’ta Diyarbakır’a gidiyor, orada bir süre öğretmenlik yapıyor. 1960’ların başında, bir süre de Hong Kong’da yaşıyor. 1964 ya da 65’te Andorra’ya yerleşiyor ve 2014’te vefat edene kadar orada yeminli tercüman olarak çalışıyor. Alan Ward’ın belki ilk göze çarpan özelliği çok sayıda dil bilmesi. Bir dilbilimci, fakat ezilen ulusların dillerine özel bir ilgisi var. İrlandalı kimliği onu Oksitanlara, Katalanlara, Kürtlere yaklaştırıyor. Bunu oğlu da özellikle vurguladı. “Babam için ulus-devletler içinde devletsiz kalmış, bırakılmış, azınlıklaştırılmış gruplar her zaman çok önemliydi” diyor. 

1960’ta Diyarbakır’a gelip çocuklara İngilizce öğretecekken Kürtçe öğrenen bir dil aşığından bahsediyoruz. Diyarbakır’dan döndükten sonra La Còrda Roja’yı yazıyor. Bir de yaptığı Mem û Zin çevirisi var. Aldığı notlardan anlıyoruz ki, Kürtçenin gramerine yönelik çalışmaları da olmuş.

Ward’ın yolu Diyarbakır’a nasıl düşüyor?

Çelik: Niye ve nasıl Diyarbakır’a gittiğine dair bilgimiz yok. Bildiğimiz tek şey 1960’ta, o zaman kurulalı henüz iki yıl olan Diyarbakır Maarif Koleji’nde öğretmenlik yapmaya başladığı. Okulda hem İngilizce hem matematik dersleri veriyor. Aslında sadece dört ay ders verebiliyor. Öğrencilerin çoğunlukla Kürtçe konuşmaları dikkatini çekiyor. Maarif Koleji’ne sadece şehir merkezindeki çocuklar değil, çevre il ve kasabalardan da öğrenciler geliyor. Çocuklardan Kürtçe öğrenmeye başlıyor. Bu okul yönetiminin dikkatini çekiyor. Kısa sürede önce öğretmenlik hakkı elinden alınıyor, sonra sınırdışı ediliyor.

Ergin Öpengin

Öpengin: Kitabın önsözünde Alan Ward’ın oğlu “onu ülke dışına çıkaracakları zaman onu bundan haberdar eden Kürt arkadaşları, Kürt dostlarıydı” diyor. Anlıyoruz ki, apar topar gönderilmiş. 

Çelik: Şiirinin de parçası olan, yer yer seslendiği Edip Altınakar ve Necip Başak Diyarbakır’ın eşraf ailelerinden, muhtemelen bürokrasiyle iç içe oldukları için Alan Ward’la ilgili gelişmeleri ona ilettiler. Nihayetinde, 1960 sonlarında Türkiye’den çıkmak zorunda kalıyor Ward. 1964’te şiir kitabı Oksitan Araştırmaları Enstitüsü tarafından Barcelona’da basılıyor. 

Öpengin: Oksitanca ve Fransızca, iki dilli basılıyor. Biz Fransızca versiyonu esas aldık, ama Oksitancasıyla da karşılaştırdık. Fransızcası da Alan Ward’a ait olduğu için ikisini de şiirin aslı gibi görebiliriz. 

Siz de Kürtçe ve Türkçe olmak üzere iki dilli hazırladınız kitabı. Neden?

Çelik: Bu tıpkı Oksitanca-Fransızca çevirideki gibi egemenlik ilişkisini açık eden bir şey. Nitekim, kitabın orijinali de Fransa’da Oksitanca ve Fransızca çıktı. Alan Ward’ın şiiri baştan aşağı bir diyalog, bir tartışma aslında. Bu diyaloğun bir tarafı Türkler. Eminim, Alan Ward yaşıyor olsaydı, o da kitabın iki dilli çevrilmesini isterdi. Çünkü konuştuğu, seslendiği özne Türk. Düşündük ki, madem Ward Türklere seslenmiş, biz de Ward’ın sesini onlara ulaştıralım, bakalım ne düşünecekler bu seslenişe dair.

Kızıl Urgan Türkiye’de yasaklanıyor. O süreç nasıl gelişiyor?

Çelik: İki ihtimal var bence ve ikisi de önemli. 1960’larda Türkiye’nin Avrupa ya da dünyanın herhangi bir yerindeki konsoloslukları muazzam istihbarat tekniğine sahip. En ufak bir kıpırdanmayı, Türkiye “aleyhine” herhangi bir durumu ânında rapor ediyorlar. Mesela, 1968 yılına ait “çok gizli” ibareli bir rapor bulmuştum, “Kürtçülük Hareketleri” diye. Gün gün, saat saat kim ne yapmış yazıyordu. Alan Ward’ın kitabı da konsoloslukların istihbarat bilgileri üzerinden radara girmiş ve yasaklanmış olabilir. Bir diğer ihtimal de Ward’ın kitabı Diyarbakır’daki dostlarına ulaştırmak istemesi ve gümrüğe takılması. Çünkü gümrüklerde çok sıkı kontroller oluyordu. Kesin olan şu ki, 27 Ağustos 1966 tarihli bir Bakanlar Kurulu kararnamesiyle kitabın ülkeye girişi ve dağıtımı yasaklanıyor.

Kızıl Urgan” kitabına getirilen yasak kararı, 1966

Kızıl Urgan’da dönemin derin izlerini görüyoruz. Alan Ward’ın Diyarbakır’da olduğu 1960’larda Türkiye ve dünyada genel atmosfer nasıl?

Çelik: 1960’lar küresel ölçekte yeni bir gelecek ufkunun oluştuğu yıllar. Gençliğin ana aktör olmaya yöneldiği, Üçüncü Dünya’nın, antiemperyalizmin ve dekolonizasyonun yükseldiği bir süreç. Ulus-devletler üzerinden yükselmiş Avrupa kendi meselelerini çözmüş gibi görünüyor, ama bir yandan Fransa’da, İspanya’da ve diğer Avrupa ülkelerinde ulus-devlet olamamış ve bu yüzden kendisini ezilen olarak gören topluluklar var. Bu açıdan Oksitan mücadelesi çok enteresan. 1960’larda Oksitan mücadelesi ciddi bir yükselişte. Ward’ın Nîmes Lisesi’nde tanıştığı Robert Lafont 1971’de Décoloniser en France (Fransa’da Sömürgesizleştirme) başlıklı bir kitap yazıyor. İlk defa bu kitapta Avrupa’daki azınlıklaştırılmış gruplar için iç-kolonyalizm kavramını ortaya atıyor, Oksitanları Fransa’da iç-koloni olarak konumlandırıyor. Ward’ın içine girdiği bu çevrede politikleşme deneyimi çok önemli. İkinci bir nokta da, Mustafa Barzani’nin Sovyetler’de sürgün oluşu. 1958’de Irak’ta bir darbe oluyor. Darbe sonrasında General Kasım Barzani’yi davet ediyor, Barzani Güney Kürdistan’a dönüyor. İlk üç yıl her şey iyi giderken sonra işler yine Kürtlerin aleyhine dönüyor. 1961 Eylül’ünde orada bir serhildan, bir kalkışma oluyor. Şoreşa Îlonê dediğimiz Eylül Devrimi başlıyor. Buna paralel olarak, 1956’da ağırlıklı olarak Güney Kürdistan’dan gelen Kürt öğrencilerin kurduğu bir dernek var: Avrupa Kürt Talebeleri Cemiyeti. Bu ilk başta kültürel bir topluluk, ama Güney Kürdistan’daki ani değişimler ve devrimin başlamasıyla, Avrupa Kürt Talebeleri Cemiyeti mücadelenin Avrupa’daki cephesi oluyor. Bu öğrenciler Kürt mücadelesini Avrupa’da anlatmaya, ona destek bulmaya çabalıyorlar. Avrupa’daki azınlıklaştırılmış grupların temsilcileri kendi mücadelelerini yürütürken bir yandan da Üçüncü Dünya’daki bu mücadelelere destek olmak, onlarla dayanışmak için bir çabaya girişiyor. Mesela Paris’te kurulan Kürt Devrimiyle Dayanışma Komitesi’nin üyelerinin Bröton, Katalan, Bask, Oksitan olduklarını görüyoruz. Avrupa’daki devletsiz ulusların temsilcileri hep bu komitelerde. Komitenin sözcülerinden biri Oksitan Ulusal Kurtuluş Partisi’nin lideri olan François Fontan. 

Ezilen ulusların dillerine özel bir ilgisi var. İrlandalı kimliği onu Oksitanlara, Katalanlara, Kürtlere yaklaştırıyor. Bunu oğlu da çok vurguladı. “Babam için ulus-devletler içinde devletsiz bırakılmış, azınlıklaştırılmış gruplar her zaman çok önemliydi” diyordu.

1960’larda ilk defa Avrupa’daki devletsiz uluslarla Kürtler arasında dayanışmacı bir perspektifin ortaya çıktığına tanık oluyoruz. Ezcümle, 1960’lar Birinci Dünya’daki bazı ezilen grupların Üçüncü Dünya’daki hareketlere destek olmak, onlarla dayanışmak için dayanışma ağları örmeye başladığı ve bunun Avrupa Kürt Talebeleri Cemiyeti ile Kürt Devrimiyle Dayanışma Komitesi üzerinden ilerlediği yıllar. Alan Ward tam olarak bu ikisinin ortasında duruyor; Oksitan mücadelesiyle Kürt mücadelesini, aynı zamanda kendi köklerinden ötürü İrlanda mücadelesini, yani üç mücadeleyi birleştiren bir aktör.

Kitabını Kürt halkına ve “iki başka halka” ithaf ediyor. “İki başka halk” İrlanda ve Oksitan halkları, öyle mi?

Çelik: Evet, şiiri bu üç halka ithaf ediyor.

Öpengin: İthafta “felaketinde dahi bunca sevdiğimiz Kürt halkı için” diyor. İsim vermeden, Oksitanlarla İrlandalıların da tıpkı Kürtler gibi egemen grupların, efendilerin zulmüne maruz kaldığını söylüyor. Orada bir kader birliği resmediyor. Bir diğer nokta da 1960’lardaki siyasi bilinç. Egemen devletlerin kolonyalist olarak kodlanması şiirin tümünde gördüğümüz bir şey. Türk devletini Kürdistan’da kolonyal bir güç olarak görüyor. Bütün o gündelik tertipleri, uluslaşma pratiklerini kolonileştirme pratiği olarak kodluyor. Bu yüzden de ideolojik ortamla şiirin şekilleniş biçimi başabaş gidiyor.

Nasıl tarif edersiniz bu uzun şiiri?

Çelik: Şiiri okuduğumda aklıma ilk gelen şey Ciwan Haco’nun da seslendirdiği, Goran Haco’ya ait “Diyalog” şiiri oldu. Ward ve Haco’nun kendilerini konumlandırdıkları tarihsel nokta, o tarihsel noktadan seslendirdikleri tartışma, yapılan davet ve meydan okunan özne aynı. Haco bunu Kürt milliyetçisi bir diskurla yapıyorken, Ward tarihi bir peyzaja dönüştürüyor ve tartışmayı hem Türk öznesiyle hem de farklı sosyal tabakalardan Kürtlerle yapmayı başarıyor.

Ciwan Haco’nun seslendirdiği “Diyalog”un özellikle Med TV kaydı harika…  “Diyalog”u bilmeyenler, duymayanlar için biraz anlatıp Kızıl Urgan’la benzerliğini açar mısınız? 

Çelik: “Diyalog”da seslenilen özne egemen Türk-Sünni. Şiir Osmanlı’nın 19. yüzyılın ilk yarısında despotik iktidarı üzerinden giriştiği merkezileştirme siyaseti ve bu kapsamda yarı-özerk Kürt mirliklerinin de ortadan kaldırılmasıyla başlayan, 1920 ve 30’larda doruğa ulaşan Kürdistan’a yönelik kolonyal tertipler ve buna karşı gelişen Kürt direnişleri diyalektiği üzerine kurulu. Egemen Türk öznesini işgalci olarak konumlandıran şiirde, Kürdistan’a yönelik kolonyal şiddet pratikleri mahkûm ediliyor ve bunlara karşı Kürt direnişlerinden fragmanlarla bir meydan okuma var. Bu açıdan, hem “Diyalog”da hem de Kızıl Urgan’da egemen Türk öznesini kolonyal bağlama yerleştiren, onu Kürdistan’daki yıkımların müsebbibi olarak gören bir bakış açısı var. Fakat bu egemen özneye itiraz eden, ona karşı koyan bir direniş ethos’u da var. “Diyalog”da direniş daha çok milliyetçi bir yüceltmeyle dile gelirken, Kızıl Urgan’da otokton halklardan biri olan Kürtlerin “yerlilikleri”, tarihsel süreklilikleri üzerinden anlatılıyor. 

Ayrıca, Kızıl Urgan’da 1960’lar Diyarbakır’ında yaşayan Kürtlerin tarihsel hafızalarının bulanıklığını, sislerle örtülmüş dağınıklığını, kendi etrafında dönen, düz ve çizgisel gitmeyen, her şeyin birbirine geçtiği bir manzarayı görüyorum. Şiirde kimi bilgilerin hata barındırması bile bunu çağrıştırıyor. 1960’lar Diyarbakır’ında, 1921-38 arasında Kürdistan’daki o altüst oluşların travmatik girdabından hâlâ çıkamamış, o dönemi kendi içinde düz-çizgisel olarak değil de, farklı anların, fragmanların iç içe geçtiği, birbirine dolandığı karman çorman bir halet-i ruhiye görüyorum şiirle beraber. 24 yaşındaki İrlandalı bir gencin yaptığı hatalar olarak da bakabiliriz o kusurlara, ama onun ötesinde, o gencin şehirde dinlediği, etkileşime girdiği insanlardan aldığı bilgilerin yansıması gibi geldi daha çok.

Örneğin, Ermeni soykırımı için 1927 tarihini veriyor Alan Ward. Böyle hatalar mı sözünü ettiğiniz?

Çelik: Soykırımı 1927’de düşünmesi bu meselenin Avrupa’da da pek gündem olmadığını, Ermeni soykırımına dair bir bilgi akışının üretilmediğini göstermesi açısından çok çarpıcı. 1965’te soykırımın 50. yılıyla birlikte kamusal alana çıkıyor mesele. Ama Kızıl Urgan’ı yazdığı dönemde görüyoruz ki, Alan Ward ve çevresindeki Oksitan entelektüellerin soykırıma dair pek bilgileri yok. Bu biraz dönemin bilgi haritasını göstermesi, neye dair ne kadar bilgilendiklerini belli etmesi açısından da ilginç.

Öpengin: Kızıl Urgan 1960’ların Diyarbakır’ındaki hayata dair bir resim çiziyor. Alan Ward kişisel gözlemlerini ve hissiyatını katarak bu işi yaptığı için ortaya daha elle tutulur bir resim çıkıyor. Mesela, bir yerde şehrin kenarındaki bir yokuştan, Dicle’nin dalgalarına varana dek kayarak inen inek sürüsünden bahsediyor. Önünden geçtikleri bir hastane var. Hastanenin ne kadar teçhizatsız olduğunu şiire aktarıyor. Sokaktan geçerken gördüğü değirmen çeviren bir eşeğin körlüğünü, bahtsızlığını şiire koyuyor. Kör bir eşeğin değirmen taşını habire çevirmesi üzerinden, tüm ulusal zulüm ve baskılanmışlığın yanında yoksulluğu ve çaresizliği de anlatıyor ve bunu gayet kanlı canlı imgelerle yapıyor. 

Kızıl Urgan’da tarih-hafıza arasındaki çelişki ve bölünmüşlüğü, ezenlerin tarihi-ezilenlerin belleği meselesinin şiirde nasıl bir imge olarak ortaya çıktığını görüyoruz.

Çelik: Kızıl Urgan imgelerini bizim doğduğumuz, büyüdüğümüz, topraklarımız dediğimiz yere dayandırıyor. Şiirin içindeki hafıza mekânlarından tutun da soyut düzeyde çağırdığı imgelere kadar, mesela vızıldayan sivrisineklere ya da On Gözlü Köprü’nün oradaki lambaların etrafında ağustos böceklerinin dönüşüne kadar, her şey o kadar gerçek, o kadar Amed’e özgü ki. 

Öpengin: “Diyalog” şiiri bahsinde Adnan’a katılıyorum, ama Ahmed Arif’le de bir bağ kurduğumu söylemek isterim. Doğrudan içerik olarak değil tabii, ama Ahmed Arif’in coğrafyayla etkileşimini, ondaki haykırışı burada da görebiliyoruz. Diyarbekir’e ve burçlarına seslenişi, Toroslar’ın karıyla, doğunun gecesiyle konuşması örneğin, Ahmed Arif’vari bir coğrafyayı sahiplenme söz konusu. İkisinin o dönem beslendiği kaynaklar, zamanın sol çevrelerindeki söylemler, anti-kolonyal görüş belki buna neden oluyor, bilmiyorum, ama kitabı okurken ve çevirirken böyle bir uzamı hissedebiliyordum. 

“Beni astığın gün, Türk kardeşim / Beni astığın gün, ey Türkmen / Kızıl olsun urganım…” Böyle başlıyor şiir. Bu seslenişte hem bir yılgınlık hem bir meydan okuyuş var. Ne dersiniz? 

Çelik: İlk okuduğumda Seyit Rıza’nın darağacında “Ben sizin yalan ve hilelerinizle baş edemedim, bu bana dert oldu. Ama ben de sizin önünüzde diz çökmedim, bu da size dert olsun” deyişi, ayağının altındaki sehpayı itmesi geldi aklıma. O imge canlandı gözümde. Bir serzenişten ziyade, “tamam, yenildim, ama o yenilgiden korkmuyorum, geri adım atmayacağım” duygusu var. “Kardeşim” vurgusunda da bütün bu Kürt meselesinde dilimize yapışmış, siyasal ve kolektif hafızamızda bir çatlağa dönüşmüş imgeye, “halkların kardeşliği”ne bir gönderme görüyorum. Bir yandan kardeşlik söylemi üzerinden politik bir tahayyül ve arzu var, bir yandan da karşılık bulamayan o arzunun sürekli kızıl bir urganla sonlanması söz konusu. Çok güçlü bir başlangıç. 

Öpengin: Umutsuzluk bütün şiire içkin, şiirin neredeyse leitmotiv’i gibi. “Beni idama götürüyorsun, idam edeceksin, kabul”diyor özetle. Sadece ilk mısralar değil, sonraki mısralar da aynı şekilde devam ediyor: “İdam sehpasına vardığımızda… kızıl olacak kanım.” Yani alt edilmişliği kabullenen bir yerden meydan okuyuş var. Üç bin yıllık tarihin hep böyle olduğunu söyleyen bir meydan okuyuş. Bunun sembolü de tarih boyunca durmaksızın akan Dicle nehri.

Avrupa’daki Kürt Talebeleri Cemiyeti’nin yedinci kongresi, Berlin, 1960

“Kızıldı Dicle / Ve akıyordu yağmur mevsiminde.” Dicle gerçekten de şiirdeki en güçlü imge. Tekerrür eden tarihin tanığı gibi…

Öpengin: “Aktörler değişiyor tarih boyunca, ama sabit kalan bir şeyler var ve benim gücüm buradan geliyor” diyor sanki. İdam karşısındaki soğukkanlılığın, kendinden emin oluşun ardındaki neden de orada. Çünkü tarihin akışı başka bir senaryo gösteriyor ve Dicle bunun tanığı.

Çelik: Burada bana vurucu gelen bir nokta da üç bin yıllık tarihsel akışın, o şiddetin faillerini isimleriyle çağırması. Biz ezilenlerin geleneğinde, oranın yerlisi olmanın verdiği bir rahatlık ve özgüvenle isimlere dayandırmadan anlatma vardır. Ama Alan Ward bir nehir üzerinden bunu anlatıyor. Nehri ezilmişliğin ortağı kılıyor, ezilmişlik hikâyesinde kendisiyle birlikte düşünmeye çağırıyor. Epey bir fail var şiirde, sömürgeciler çok fazla, ama sömürülen yerlilerin isimleri yok. Burada tarih-hafıza arasındaki çelişki ve bölünmüşlüğü, “ezenlerin tarihi – ezilenlerin belleği” meselesinin şiirde nasıl bir imge olarak ortaya çıktığını görüyoruz.

Dicle’yle devam edersek: Moğollardan Romalılara ve Osmanlı’dan ulus-devlete uzanan, bitmeyen işgal ve saldırıları sıralayıp şöyle diyor: “Ama ben hep kaldım ayakta, büyük nedenimi bekleyip.” Bir yandan şiirde bu duygu da çok güçlü, yani Kürtlerin yakın gelecekte “bir şey” yapacağı iması…

Çelik: Kürtlüğü ve Türklüğü birbirinden tamamen ayrı, birbirinin karşısında konumlandıran ve bunları tarihsel geçmişlerindeki jeneolojilerinin izini sürerek yapan bir şiir Kızıl Urgan. Bir yanda istilacılar, ezenler var –Partlar, Romalılar, Türkler–, bir yanda orada yaşayan, Dicle’nin akması gibi sürekli kendi akarını bulan, hiçbir zaman kaybolmayan yerliler. Ermenilerden bahsetmesi bu açıdan önemli. Ermenileri de bu tarihsel süreklilikte oranın yerlisi, otokton halkları arasında konumlandırıyor. Alan Ward muhtemelen Fransa’ya, İngiltere’ye döndüğünde birtakım tarih kitapları okudu, araştırmalar yaptı. İlginç olan, Kürtleri ve Ermenileri birlikte düşünmesi. 1960’ların Diyarbakır’ında bir Kürtle konuşsaydı, her ne kadar yaralı bir geçmiş olsa da, Diyarbakırlıların çoğu o ortak tarihi İslâm ve Sünni ortaklığı nedeniyle Ermeniler üzerinden değil, Türkler üzerinden düşüneceklerdi. Fakat dışarıdan bir gözün, daha uzun erimli baktığında, Kürtlerle Ermenileri yan yana düşünmesi, bu tarihsel süreçte ezilenlerin tarafında onları birlikte konumlandırması önemli. 

Şiirde Alan Ward’ın doğrudan seslendiği Diyarbakırlı isimler var. “Edip Beg” mesela, bir de Necip Başak. Onlar kim, neden Kızıl Urgan’dalar? 

Edip Altınakar

Çelik: Alan Ward’ın Diyarbakır’da kaldığı dört aydaki sosyalizasyon şemasını göstermesi açısından önemli isimler bunlar. Edip Altınakar, Diyarbakır’ın eşraf ailelerinden birine mensup. 1925’teki Şeyh Said direnişinden dolayı ailesinden sürgüne gönderilenler var. Karaköprü Hadisesi diye bildiğimiz, 1950’lerde ilk defa Demokrat Parti listesinden Meclis’e giren Mustafa Remzi Bucak, Mustafa Ekinci, Yusuf Azizoğlu gibi isimlerin geçmişle yüzleşme mücadelesinde en çok bahsettikleri hadise bu. 1937’de yaşanıyor. Dönemin umumi müfettişi Abdürrahim Özmen’in emriyle öldürülen sivil Kürtlerden biri Edip Altınakar’ın babası. Altınakar avukat, 1960’larda Diyarbakır Baro Başkanı. Muhtemelen İngilizce biliyordu. Bilmese bile Ward’la ilişkilenebileceği bir sosyallik oluşmuştu. Altınakar’ın 1938 öncesinde Diyarbakır’da yaşananları Ward’a anlattığını tahmin ediyoruz. Şiirde buna dair birçok emare var, hem Ermeni soykırımıyla ilgili imge ve hatıralar hem de kendi babasına yapılan zulüm bunun işareti. Necip Başak da Diyarbakır’ın eşraf ailelerinden ve aynı zamanda şair. Kürdün derin kederi Necip Başak şahsında beliriyor Kızıl Urgan’da. Ward’ın Başak’a dair düştüğü bir dipnot var şiirde. Diyor ki, “Türklerin zulmünden kendini içkiye vurdu, ancak içki içerek Türklerin ona yaptığı şeyleri unutabiliyordu”. Bu cümle o kadar şey anlatıyor ki… Bu bana bir yandan şunu hatırlatıyor: Doktora tezimde 1960 ve 70’lerde Kürt eşrafının, ağa, bey ve şeyhlerin nasıl büyük bir kriz içine girdiklerini ve bu krizle beraber nasıl çözüldüklerini inceledim. 70’lerde politik Kürt fraksiyonları ortaya çıkıyor, Kürt gençliğinde muazzam bir siyasallaşma var. Artık toplumsal aktörler bu bahsettiğimiz elitin tekelinden çıkıyor. Necip Başak bir yandan o profile de uyuyor. 60’lardan itibaren eski eşrafın o altın yılları kayboluyor. Gittikçe yoksullaşmaya başlıyorlar, arazileri ellerinden çıkıyor… 

Necip Başak’la ilgili güzel bir ayrıntı daha var. Alan Ward 1966’dan itibaren Beynelmilel Kürdistan Cemiyeti başkanı Silvio van Rooy’la mektuplaşmaya başlıyor. Birlikte projeler üretmek istiyorlar. Mesela 50 bin kelimelik, Hawar alfabesine dayalı bir sözlük hazırlama planları var. Bir plan da Kürdistan Yıllığı hazırlamak. Bazı şiirleri oraya koymak istiyorlar. Bu şiirlerden biri Alan Ward’ın şiiri olacak, İngilizceye çevrilecek. Biri Ukraynalı bir milliyetçi olan Simonenko’nun yazdığı “Kürt Kardeşim” şiiri. Üç şiir daha seçecekler, ama bir türlü karar veremiyor Silvio van Rooy. Alan Ward’a bir portfolyo yolluyor, bunlardan hangilerini seçeceğiz diye. Hejar’ın (Mahabad doğumlu Kürt şair) bir şiirini seçiyor, bir de o zaman Avrupa’ya yeni gitmiş Adıyamanlı bir Kürt olan Hemreş Reşo’nun şiirini seçiyor. Bir de kendisi Diyarbakır’dayken Necip Başak’ın Alan Ward’a sözlü olarak dikte ettirdiği bir şiir var. Transkripsiyonunu yapmış onun. O şiir de Kürdistan Yıllığı için tercih ediliyor. Maalesef bu yıllık hiçbir zaman basılmıyor. Ama bu bize gösteriyor ki, Ward Necip Başak’tan hayli etkilenmiş. Onu çok şiirsel buluyor. 

Bahsettiğimiz bu kişiler Alan Ward’ın Diyarbakır’a dair izlenimlerinin kurucu unsurları. Bir de kesişimsellik boyutu var şiirde, Kürtleri sadece siyasal dertleri üzerinden değil, sosyal, tarihsel ve diğer dertleri üzerinden ele alıyor. Edip Altınakar ve Necip Başak Kürt burjuvazisi diyebileceğimiz, sınıfsal olarak daha iyi durumdaki iki figüre tekabül ediyor. Alan Ward şiirinde onlarla bunu tartışıyor. Bir yanda hastane köşesinde bebeğiyle dilenen bir kadın, bir yanda muhtemelen meyhanede beraber içtikleri bu iki Kürt eliti. Alan Ward soykırımı da, derin yoksulluğu da bu iki figürle tartışıyor: “Peki sen ne diyorsun Edip, nereye gitti Ermeniler?” diye sorarak onlara sınıfsal sorumluluklarını hatırlatıyor.

1960’larda Diyarbakır Maarif Koleji’nin kampüsü

Öpengin: Bence Adnan’ın işaret ettiği iki konudan Necip Başak ve Edip Altınakar’ın payına düşen daha çok yoksulluk oluyor. Ermeni soykırımına dair sorularıysa valiye bırakıyor Ward. Valiyle konuştuğunda şöyle diyor: “Peki Vali Bey, ya Ermeniler / Onlar nereden geçtiler? / Biliyorum orada değildiniz / Onların geçişi sırasında / Yine de… / Anlıyorum henüz doğmamıştınız onlar geçtiğinde / Ve biliyorum geçtikleri yerde / Yüksek damdaki pençe de sizin değildi / Ermenilerin kilisesi üzerindeki dünyevi pençe… / Yine de, Sayın Vali / Ne güzel iş değil mi…” Devletin soykırımdaki sorumluluğunu valiyi ön plana alarak anlatıyor, ama Kürtlerin rolünü de es geçmiyor.

Çelik: Vali Türk devletini temsilen soykırımı gerçekleştiren bir fail olarak karşımıza çıkıyor. Ama orada Kürt aktörlere sürekli “Ermeniler nereye gitti?” diye sorması önemli. Kürtleri bir tanık olarak konumlandırıyor. Kürtlerin bir kısmı soykırıma doğrudan katıldı, ama büyük bir kısmı izlemek zorunda kaldı. Soykırıma tanıklık ettiler. Onları şahit olarak konumlandırması, “Ermeniler nereye gitti?” diye sorarak sürekli şahitliğe çağırması çok önemli.

Öpengin: “Peki sen ne diyorsun Edip?” diye sorması da aslında Kürtlerin soykırıma şahitliği ve kendi başlarına gelen zulümle bir süreklilik ilişkisi kurduğunu gösteriyor.

İki dilli çeviri süreci nasıldı?

Alan Ward’ın şiiri baştan aşağı bir diyalog, bir tartışma aslında. Bu diyaloğun bir tarafı Türkler. Alan Ward yaşıyor olsaydı, o da kitabın iki dilli çevrilmesini isterdi. Çünkü konuştuğu, seslendiği özne Türk. Ward’ın şiir boyunca seslendiği özneyi çeviride de muhatap almamız gerekiyordu.

Öpengin: Şu âna kadar aktardığımız kesitlerden de anlaşılacağı gibi, şiirde gayet sade ve doğrudan bir üslûp hâkim. Ayrıca çoğunluğu diyalog ve seslenişten oluştuğu için konuşma dili çerçevesinde kalıyor da denebilir. Zaten serbest nazım, ölçü gibi özellikler de söz konusu değil şiirde. Tüm bunlar çeviriyi aslına daha sadık yapabilmek için uygun zemin sundu. Sadeliğiyle de uyumlu metinsel ekonomi söz konusu şiirde. Belki de en çok dikkat ettiğimiz şey metnin bu yönünü çeviriye yedirebilmekti. Böylece şiirin didaktiklik ve laf kalabalığına sapmadan okuyanı çarpan, ona konumunu sorgulatan kuvvetini muhafaza etmeye çalıştık. Çevirinin gayet akıcı olduğu gibi dönüşler alıyoruz. Ama “çeviri olduğu hissedilmesin” gibi bir derdimiz hiç olmadı, aksine, yazarın satırlarına ve üslûbuna sızmış o sorgulayan ve idealist hissiyatı bir Avrupalı gencin söze dökeceği şekilde aktarmaya çalıştık. Bunun için Kürtçe ve Türkçenin deyimselliklerine halel getirmemek kaydıyla çok doğal durmayan yapılar da kullandık. Örneğin, metinde biraz fazlalık gibi duran bazı tekrarları bu yüzden muhafaza ettik. İlkin Kürtçe çeviriyi yaptık. Şiir büyük ölçüde Diyarbakır temalı olduğu için çeviri dilini olabildiğince Diyarbakır’la özdeşleştirilebilecek şekilde kurmaya çalıştık. 

Altmış yıl sonra gelen bir çeviri… Bu zamansallığı da göz önüne alarak, böyle bir çevirinin içinde olmak, yıllar sonra onu iki dile kazandırmak sizin için nasıl bir anlam taşıyordu?

Öpengin: Bence bu kitap unutuş, unutma ve unutturma üzerine. Tüm o tarih ve sosyal hayat anlatısı, stadyumda yürütülen Kürt çocukları, ulus-devlet inşa sürecindeki bu pratiklerin tek amacı var: Kürtlere Kürtlüklerini unutturmak. Bu tesadüf değil. Alan Ward Junior da kitabın önsözünde “kendin ol, kendin olmaya devam et” diyor. Şiiri çok doğru anlamış bence. Şiir tam da bunun üzerine. Stadyumda çocuklara “Marş-marş çocuklar tozlu meydanda / Marş-marş çocuklar Toros’un gölgesinde / Marş-marş çocuklar ve unutun” marşı söyletilerek yürütülüyor. 

Bütün o törenlerin tek bir amacı var, unutuş. Kendi çocukluğuma gittiğimde de aynı şeyle karşılaşıyorum. Bizi Türk ulusunun makbul bireyleri haline getirmeye çalıştılar. Şiir tam olarak bundan bahsediyor. Şiire bugünden bakınca o kadar güncel ki, Kürtler şu anda da unutturma ve unutturulmayla, belki de kültürel olarak yok olmayla yüz yüze. Yani analitik yönü de güçlü bir metin Kızıl Urgan

Çelik: Unutturmanın sömürgecilik dediğimiz şeyin en temel stratejilerinden biri olduğunu hatırlatıyor bize Kızıl Urgan. Dicle imgesini, onun gücünü konuştuk. Şimdi düşününce aklıma şu geliyor: Dicle de akamayabilir artık. Öyle bir noktaya gelindi. Üç bin yıldır akıyordu Dicle ve ezilenler direnmeye devam ediyordu. Ama bugün gelinen evrede, bir yandan sömürgeciliğin gaddarlığı ve talancılığı, bir yandan kapitalizmin yol açtığı küresel iklim felaketi, bir yandan adım başı yapılan barajlar, doldurulan vadiler, önü kesilen nehirler… Bütün bunları düşündüğümde Alan Ward’ın aklının ucundan dahi geçmeyen bir şey başımıza gelebilir. Dicle bir daha akamayabilir! Aslında bugün sömürgeci tertibatın etkisi anlamında Diyarbakır’ın, Kürtlerin gerçekliği Alan Ward’ın çizdiği tablodan daha umutsuz durumda. Fakat, öte yandan, bu kolonyal uygulamalara karşı kendi olma bilincinin, talebinin, mücadelesinin 60’lara göre muazzam derecede ileri gittiği bir dönemden geçiyoruz. O açıdan altmış yıl önce yazılan bir Diyarbakır resmine, imgesine bakmak büyüleyici. Nelerin değiştiğini, nelerin değişmediğini göstermesi açısından bana muazzam geliyor. O yüzden çok mutluyum böyle bir çalışmayı Kürtçe ve Türkçe okuyanlara ulaştırabildiğimiz için.

1+1 Express, sayı 178, Kış 2021-22

Akıyordu Dicle

Beni astığın gün, Türk kardeşim, / Beni astığın gün, ey Türkmen / Kızıl olsun urganım / Nehir rengi gibi kızıl / Yağmur mevsiminde Dicle gibi kızıl

Var olmayışın suları aktığında Ararat’tan / Nuh’un gemisi dolanıyorken o yükseklerde / Akıyordu Dicle / Akıyordu Fırat 

Kral Tabarnas hükmederken şehre / Büyük Hatusil yönetirken Hatuşaş’ı / Akıyordu Dicle 

Beni astığın gün, kardeşim / Kızıl olsun urganım / (…) / Hayaletler dans ediyor Kara Köprü’nün üstünde, Kürt kardeşim / Dans ediyorlar Kara Köprü’nün üstündeki sinekler gibi, ey Kürt dostum / Kavaklar yolunda / Asur Tepesi denen yamaçta / Ki bir Hatti şehri / Titreşiyor Kara Nehir üzerinde / Titreşiyor binlerce yıllık / İnsanlık 

Neredesin şimdi Artatama? / Peki sen Hatusil, nereye gittin sen? / Hatti’nin yüce kralı / Şehre hükmeden / Ramses’le anlaşmalar imzalayan / Görüyor musun bugün olanları / Düne benziyor mu hiç?

Dicle boyunca bahçeler / Ve bir merkep döndürmekte değirmeni / Umutsuzluk sokağında

Dicle boyunca bahçeler / Ölülerden tepeler / Ve tozu kana buluyor işgalcinin eli / (…) Sen ne diyorsun Necip? / Ölen bebeğe dair, ey dost, var mı bir diyeceğin? / Sen ki toprak sahibi, sen ki şair / Sen ki Kürt Bana bir daha söylemelisin / Gülmek için sadece, ırgatların şarkısını / Ya da söyle bana istersen / Nereye gitti Ermeniler? 

Peki sen ne diyorsun Edip? / Hain ölüme dair, ey dost, var mı bir diyeceğin? / Zira iyi tanırsın sen onu / Babana yoldaş olmuştu / O gün, kale meydanında / Rüzgârda asılı, sallanınca / Mutlak bir özgürlükle 

Ne diyorsun, ey Kürt mirzadesi / Sen avukatsın, kanun adamı / İlahi adalete dair nedir fikrin? / Peki ya Ermeniler, Edib Beg… 

Onlar nereye gittiler? (…)

Dicle boyunca bahçeler ve yokluğun berraklığı / Dicle boyunca bahçeler ve dolanan yaratık / Dicle boyunca bahçeler ve günahın berraklığı / Toros karı üzerinde çekilen ufkun mavisi

Sinekler gibi raks eden bin hayalet / Orada Kara Köprü üzerinde / Orada Nehrin üzerinde / Orada çok uzaklarda / Yüreğimin derininde çok uzakta orada

Büyük unutuşa vardığımızda / Kızıl olacak, urgan / Kandan…
(“Kızıl Urgan”dan, kısaltarak)

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.