Tarık Çelenk: Niçin Yahudiler Müslümanlardan Daha Çok Düşünürler?

03.02.2024

Tarık Çelenk, medyascope.tv’de “Niçin Yahudiler Müslümanlardan Daha Çok Düşünürler?” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Yazıyı aşağıya alıntılıyoruz. 

Bugünlerden Yahudilerin dünya felsefe, bilim ve siyasi tarihindeki tartışılmaz etkileri üzerine az da olsa kafa yormaktayım. Dünyada fiili olarak İsrail devletinde net bir soykırımı ve masum katlini pervasızca devam ettirenler Yahudilik içinden çıktığı gibi, adeta “Şüphesiz ki iman edenler, Yahudi olanlar, Sabiîler ve Hıristiyanlardan her kim Allah’a ve Ahiret Günü’ne inanır, Salih amel yaparsa onlar üzerine korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. (5/Mâide 69)” ayetini anımsatırcasına bunu en sert eleştiren felsefi ve eylem bazında gruplar da Yahudilik içinden çıkmakta. Tabi burada yazımızın konusu bunlar değil.

Dünya Nobel ödülleri tarihine baktığımızda Albert Einstein, Niels Bohr veya Milton Friedman gibi onlarca Yahudi bilim adamını görebilirsiniz. Dünya nüfusunun yüzde 23’üne sahip İslam dünyasının ise bilimsel araştırmalardaki yeri yüzde 1’in altında. Aziz Sancar da dahil olmak üzere Nobel almış Müslüman bilim insanları ise bir elin parmaklarının gerisinde kalmakta.

Dünya tarihinin etkili düşünürleri arasında ise tartışmasız bir Yahudi üstünlüğü mevcut. Levi-Straus, Erik Erikson, Hannah Arendt, Karl Marx, S. Freud ve Musa İbni Meymun, bu isimlerden birkaçı. İslam dünyası ise 15. yüzyıla kadar Kindi , Fârâbî, Amiri, İbn Sînâ, İbn Miskeveyh, İbn Bacce, İbn Tufeyl ve İbn Rüşd gibi entelektüel ve filozof çıkarma konusunda önce başı, sonra da sıfırı çekmekte.

Bu konuda bugünlerde bitirdiğim Mustafa Akyol’un “Müslüman Aklın Uyanışı” kitabı, Medyascope’ta Prof. Mustafa Öztürk ve Ali Bulaç ile yaptığım “İslam siyasal düşüncesinde medreselerin rolü” üzerine söyleşiler oldukça ufkumu açtı.

Kafamdaki soru şu idi: Selefi altyapısı, katı kelamcılık ve medrese geleneği ile Yahudilikteki Midraş ve Talmut’un öğretildiği kurumlar arasında ciddi metodolojik benzerlikler mevcuttu. ABD’deki Gazze protestolarına aktif katılan bir Yahudi aileyi yıllar önce tanımıştım. Onlar beni kendi vakıf kurumlarının hafızlık eğitimini veren gençlerinin yanına götürmüşlerdi. Bu yakınlığı orada müşahede edebilmiştim. Bu katı Yahudi geleneği aynı zamanda belki de 2000 yıllık kimliklerini korumaktaydı. Ancak yakın katı Şer’i yöntem ile kültürel altyapısı olan Yahudiler ve Müslümanlardan birinden düşünür ve bilim adamı çıkmakta, diğerinde ise pek çıkamamakta. Peki farkı yaratan neydi?

Bizde genel yaklaşım 600 yıldır dış dünyaya kapısını kapatmış medresenin zihin altyapısını inşa etmiş bir dindarlık anlayışından bilim ve düşünce insanı çıkamayacağı şeklinde. Yahudilikte çıkan bilim ve düşünce insanlarının ekserisi ise Yahudi teolojisini karşısına alabilmeye cesaret gösterenler tarafından gerçekleştirilmiş başarılar olarak yorumlanmakta.

Sorumun kendisini okuduğunuzda üstteki yanıtın da yetersizliğini fark edebileceksiniz. Öncelikle Yahudilik ve İslam dünyasını, katı Midraş veya medrese geleneği üzerinden tanımlayamayız. Bu kültürün seküler yönünün de oluşması bu kurumlardan bağımsız olamaz. Freud veya Marx’a seküler veya agnostik diyebiliriz. Ancak 2000 yıllık kolektif bilincin bu filozofların kendi düşünce biçimlerini yönlendirmesini de ihmal edemeyiz.

Burada kişisel görüşüm olarak belirleyici faktörlerden birinin İslam dünyasının dönüştüremediği göçebelik ve taşralılığın olduğunu fark etmekteyim. Medreseler, âlimler ve mutasavvıflar bu sosyolojiden çıkabildiler. Yahudilik ise büyük sürgünden sonra hep menkul ile uğraşmak zorunda kaldı. Yahudiler hep zorunlu bir şehirlilik hali içinde bulunmak zorundaydılar. Gayri menkul onlar için risk idi. Hep menkule dayalı üretici bir burjuva lokomotifi olabilmek güvenliklerini sağlayabiliyordu.

İslam dünyası ile Yahudilik arasındaki bu farkı yaratan belki de sosyolojiden çok Musa İbni Meymun’un (ö.1204 Mısır) başlattığı Tevrat-Tora kutsal metinlerinin metafizik-determinal âlem ilişkilerinde nasıl anlaşılması gerektiğine dair bilgi mimarisi inşasıdır. Buna epistemolojik kodifikasyon da diyebiliriz.

Tarihe dürüst ve objektif bakabildiğinizde İslam medeniyetinin saadet asrının öncelikle Endülüs dönemi olduğunu görebiliriz. Burada Müslüman devletlerin oluşturduğu otonom alanlar vardı. Tüccarlar bilginleri finanse edebiliyorlardı. Müslüman, Yahudi, Hıristiyan ve Pagan düşünürlerin özgürlükleri ve karşılıklı alışverişleri vardı. Endülüs bilgi devrimi aslında Rönesans gibi, kadim geçmişin irfani ve determinal dünyaya ilişkin deneyimlerini Latince ve Yunanca’dan tercüme ettiriyordu. Kur’an ve kutsalın anlaşılmasının diğer medeniyetlerden bağımsız olamayacağı aklın, ilhamın, sezginin, maddi âlemin işleyişinin nasıl bir felsefe ile anlaşılabileceğine dair geliştirdiği yaklaşım ile İbni Rüşd ve talebeleri bu havzada zirve yaptı. Müslümanlar belki de Aristo’nun nasıl doğru anlaşılmasına yönelik en doğru metodu da burada geliştirdiler.

Bu metodu Dominiken, sonradan da aziz unvanını alacak Thomas Aquinas, Hıristiyan teolojisi olarak uyguladı. Akıl ve din ilişkileri bu teolojinin ayrılmaz parçası oldu.

Bir İbni Rüşd talebesi diyebileceğimiz Yahudi doktor İbni Meymun ise bunu Müslüman ülkelerde yöneticilik yaparken yayma ve okul haline getirme fırsatını buldu. Meymun’un “Kafası karışanlar için rehber” kitabındaki esaslar Mesih inancı zorunluluğu dışında adeta İslam itikadı esaslarıydı. Meymun’un yorum geleneğine karşı çıkanlar olmasına rağmen, bu, “Haskala”, yani Yahudi aydınlanmasının da temelini teşkil etti. Moses Mendelssohn (ö.1786) ile bu gelenek gelişti. Yahudilerin kadim Talmut geleneği seküler kültürün yeni doğmuş alanlarına aktarıldı. Bu durum kalıpların dışında düşünme yeteneği ile birleşince Yahudilere sanat ve fende büyük başarılar getirdi.1

Ne yazık ki bizler İbni Rüşd ile çıktığımız bu yolu merkezi otokrat yönetimlerin iktidarı kaygısıyla tasfiye ettik. Yahudilik ve Hıristiyan dünya Rönesans’ın katkısıyla bu geleneği devam ettirmekte.

Bugün İslam dünyasının mevcut bir ahlak-vicdan felsefesi üretememe sorunu varsa İbni Rüşd gibilerin sistematiğinin tasfiyesi ile başlayan İslam-iktidar ilişkisine yönelik şer’i ve teolojik tarihsel kafa karışıklığından kaynaklanmaktadır.

1 M. Akyol “Müslüman Aklın Uyanışı” s 221

 

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.