Ümit Aktaş: Bir halk ve iki maduniyet öyküsü

23.11.2022

Ümit Aktaş, indyturk.com’da “Bir halk ve iki maduniyet öyküsü” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Yazıyı aşağıya alıntılıyoruz.

Görsel: Wikipedia

Toplumlar gelişse ve iktidarlar değişse de popülist siyasetler kadar halkı madunlaştıran iktidar teknikleri de değişmemekte: şiddet, baskı, korku, ayartma, yoldan çıkarma ve aşağılanmayı bile arzulatan iktidar mekanizmaları…

Öyle ki Kur’an’ın sözünü ettiği “firavunun kâhinleri” de, aslında Hitler’in propaganda bakanı Goebbels’in taktiklerini uygulamaktan başka bir şey yapmakta değillerdi.

Baskı ve korkunun ötesinde İktidar zaten bir büyüleme ve arzu yaratma mekanizmasıdır. Arzular ve korkular yaratarak aldatır ve ikna eder.

İnsanoğlu ise aklını kullan(a)madığı sürece aldanmaya meyyal ve yatkındır. Hatta kimi zaman aklı bile aldatır onu. Sorun bu aldatma mekanizmalarına karşı bilinçli ve dikkatli olunmamasındadır.

“Tanrı kral”lık miti etrafında oluşturulan liderlik kültü, efsaneler, gösteriler, şaşaa, ideolojik söylemler ve halkı etkileme teknikleri (sihirbazlık, retorik, gözbağcılığı…) yoluyla kitle bu sözüm ona “tanrı kral”a tâbi ve hatta kul kılınarak madunlaştırılır. 

Toplumsal dikkatsizlik ve bilinç yitimi, tarihsel süreçler içerisinde tüm değerlerin tepetaklak olmasına da yol açabilir.

Öyle ki Hz. Yusuf zamanında üreticilikleriyle Mısır halkının teveccühünü kazanan İbranilerin bu edimleri ve hatta bizatihi çalışma, giderek bu üreticilerin kölelere dönüştürüldüğü ve aşağılandıkları uğraşlar haline de gelebilir.

Salih Akdemir’in dilbilimsel çalışmalarıyla gösterdiği gibi “abd” (kul, köle) kavramı, başlangıcındaki yapmak, üretmek, çalışmak ve hatta yaratmak anlamındaki olumluluğunu kaybederek, üreticilerin ve yapıcıların köleleştirildiği bir antropolojik sürece koşut olarak anlamını değiştirip, bir köle uğraşı, yani kölelik anlamına gelebilecektir.

Dolayısıyla toplumun egemen kesiminin temel niteliği artık çalışmaması, elini bir işe sürmemesidir.

Onlar buyruklar verirler sadece ve yönetirler. O zaman ise söz (emr) de giderek buyruk anlamına gelir.

Benzeri süreç Türkçenin tarihinde de yaşanmış olacak ki, “kol”dan, kol uğraşından “kul”a, kulluğa ve köleliğe doğru bir değişim bu dilde de ortaya çıkmıştır. 

Toplumsal bir değişim süreci içerisinde kelime (biçim) aynı kalsa da kavram (anlam)’ın değişimi, edime zıt bir anlatıya yol açabilecek ve hatta bu, bazı toplumsal kesimlerin yüceltilmesine karşı bazılarının ise alçaltılmasına yol açabilecektir.

Sanatsal becerinin, beceri sahiplerinin giderek proleterleştirildiği bir “alçalma” biçiminde maduniyete dönüşmesi gibi, Allah’a yoldaşlıktan köleliğe/kulluğa doğru yaşanılan bir antropolojik seyir de, toplumsal hayatımız kadar kelamı ve ilahiyatı da etkileyecek ve değiştirecektir.

Dolayısıyla, toplumsal ve siyasal ilişkilerin değişimi ve bunun dilbilim kadar kelama da etkileri, kavramın (abd, ubudiyet) başlangıcındaki olumluluğundan günümüzdeki olumsuz çağrışımlarına ve hatta anlamaya doğru bir değişime yol açabilecektir. 1

Bu haliyle dinler tarihi, genel olarak özgürleşmeden köleleşmeye giden süreçler olarak, en belirgin izlerini sözcüklerde ve dolayısıyla da kavramlarda bırakmıştır.

Ama onları da ancak yazı sonrası kültürler içerisinde izlemek mümkün. Beri yandan İbn Haldun’un da farkına vardığı gibi, iktidar döngüleri içerisinde de benzeri süreçlere tanık olabiliriz. Hatta kuşaklar arası mücadelelerde.

Oralarda da hep dünün egemenleri yarının kölelerine dönüşmekte ama krizden kritiğe (düşmekten düşünceye) gidilemediği sürece, bu kısır döngüden bir türlü çıkılamamaktadır.

Bu tip değişimler kuşaklar boyu (kısa ve uzun döngülerde) sürse de, olaylar çoğu kez gözlerimizin önünde cereyan eder.

Nesillerin ayrıntılar karşısındaki dikkatsizlikleri ya da umursamazlıkları ve değişimin hızındaki zamana yayılan yavaşlık gidişatın vahametini kavramayı önlese de, buna karşı duyarsız tüm nesiller bu gidişattan sorumludur.

Kırbaç darbeleri altında bu uykudan uyanan ise çoğu kez sonraki kuşaklar olacak ve hiç umulmayan bir manzara ile karşılaşılacaktır.  

Hüsnüniyetle kabullendiğimiz, muhabbetle bağlandığımız birinin, günü geldiğinde eli kırbaçlı bir sömürgene dönüşmesi ya da değişme eğilimini pek de umursamadığımız bir kavramın, nesiller sonra temsil ettiği olguyu tersine çevirmesi ve bu durumun sindirilerek kabullenilmesi gibi.

Oysa zihnimizi birazcık zorlasak, gidişatın veya olup bitenin farkına varmamız işten bile değildir.

Ne var ki kuşaklara yayılan bir umursamazlık, dikkatsizlik, boş vermişlik ve sorumsuzluk, sonuçta bir kıyamet gibi çökecektir omuzlarımıza: siyasi/kavramsal prangalar ya da dinî/ideolojik yükler olarak. 

Kurtuluş arzusu ise ağır kış aylarından sonraki bir bahar esintisi gibi, neden sonra zuhur eder.

Toplumun içerisine düştüğü yozlaşmışlık ve maduniyetten kurtulması ve yeni (özgür) bir toplum haline gelmek için çıkılır yola.

Kur’an’ın “Biz de mustazaflara lütfetmek, onları yeryüzünde önderler ve varisler kılmak ve onları yurtlandırmak istiyorduk…” ifadesinde dile getirdiği gibi bir umut muştulanır ezilmiş yüreklere.

Böylece, firavunlar tarafından madunlaştırılan toplum (Yusuf’un ardılları), bir bilgelik yoluyla Mısır’dan çıkarak yurtlanacakları bir mekân arayacak ve özgürleşme çabası içerisine girecektir.

Bir mekâna (yurda) sahip olmak ise coğrafi olduğu kadar sosyolojik bir anlam da taşır. Toplumdur bu yurt; zaman zaman yalpalasa da özgürleşmeye ahdetmiş bir toplum.

Çünkü İsrailoğulları Mısır’da mekânsız bir toplumdu. Ülkenin aslî halkından sayılmadıkları için madunlaştırılmış, hiçbir hak, hukuk ve statüye sahip olmayan bir halk.

Ve bu halk, Sina’da köleliklerinin yaralarını sağaltmak ve bilinçlerine çökmüş olan maduniyetin etkilerinden kurtularak özgürleşmek için yıllar süren bir yolculuğa çıkacaklardır.

Ali Şeriati hicreti maduniyetten kurtulmak, yeni ve özgür bir toplum oluşturmak için en önemli yollardan birisi olarak zikreder.

Toynbee’nin de uygarlaşma stratejisi olarak andığı bir yoldur bu. Aynı zamanda bir manevi arınma yolu.

İbrahim ve Musa gibi Muhammed (as) de, hicret yoluyla özgürleşmenin pratiklerini ortaya koyarlar.

Hatta birçok uygarlık da toplumların içerisinde madunlaştıkları coğrafi veya sosyolojik mekânı terk etmeleriyle oluşturulur.

Bu ise öncelikle yerleşik toplumsal kabuller (kavramlar)’den, mülkiyet ve iktidar ilişkilerinden kopuşla başlar; sonrası ise özgürleşmiş bir toplumun vücut bulmasıdır.

Bu özgürleşme muhacereti sadece İsrailoğullarını kurtarmak gibi bir amaç da taşımakta değildir.

Mısır’da kalmaya devam eden işbirlikçi veya köleliklerinden kopamayan İbraniler olduğu gibi, muhacerete katılan Mısırlılar da vardı.

Yani bu kıssa, muhacereti İsrailoğulları özelinde anlatmış olsa da (çünkü ekseriyet onlardan oluşmaktaydı veya süreci kavramsallaştıran onların hikâyesiydi), bu özgürleşme sürecine katılmak isteyen Mısırlıları da kapsamaktaydı. 

Freud ise kendi kişiliğini (Avrupalılık) yansıtmak istediği Musa’yı bir Mısırlı olarak takdim eder.

Oysa Musa, bir prens olsa da Mısırlı değildir ve tüm maduniyetten kurtuluş mücadelelerinde de bu tür ayrıksılıklarla karşılaşmak mümkündür.

Ve hatta çoğu zaman ezilenlere bu konuda yardımcı olan ve önderlik yapanlar içerisinde, kendileri doğrudan mustazaf olmadığı halde, bu özgürleşme mücadelesine katılanlar da bulunur.

Ki bunlar ârafta olanlardır; yani ezen/ezilen denklemine girmeyen ârifler, itidal üzere olan bilgelik ve özgürlük tutkunları.

Firavun toplumuyla Nazizm’in arasındaki fark, belki de çok fazla abarttığımız bir “modernite” farkıdır.

Yani teknolojinin gelişmişliği veya maduniyeti pekiştirmek için kullanılan araçların çeşitliliği gibi.

Oysa her çağın imkânları da göreli olarak benzer bir güce sahiptir. Mantık ve mekanizma aynı olduktan sonra, araçların işlerliği, göreli olarak benzer edimleri gerçekleştirir ve benzer sonuçları doğurur.

Şaşılacak olan şey ise Adorno ya da Bauman gibi düşünürlerin modernite ile Holocaust arasında bir bağ kurması değil; aradan onca zaman geçse de bu tip tekerrürlerin yaşanmasıdır.

Yani olumlu anlamdaki bir ilerleme bir yana dursun, toplumsal/teknolojik/bilimsel gelişmişliklerin, kötülükleri çoğaltmaktan yana fütursuzca kullanılabilmesidir. 

Öyle ki Bauman’ın deyişiyle Auschwitz, “modern fabrika sisteminin sıradan bir uzantısıdır… Tanık olduğumuz şey, toplumsal mühendisliğin büyük bir şemasından başka bir şey değildi… Modern uygarlık olmaksızın Holokaust düşünülemez. Holokaust’u düşünülebilir kılan, modern uygarlığın mantıklı dünyasıdır. ‘Nazilerin Avrupa Yahudiliğini kitle halinde katletmesi yalnızca bir sanayi toplumunun teknolojik başarısı değil, aynı zamanda bürokratik bir toplumun örgütlenme konusundaki başarısıdır.” 2 

Bu sadece fabrika sisteminin değil, aynı zamanda ayrık otlarını ayıklamaya dayanan bahçeciliğin de bir ürünüdür.

Bahçeciler açısından ise “yabani otlardan arındırma yıkıcı değil, yapıcı bir etkinliktir.” 3

Bu ise salt bir ahlaki sorun değildir ve “pek çok kibar insan da” şartlar zorladığında ya da teşvik edildiklerinde bu zalimliğe düşebilecektir.

Sorun olan ise modernleşen insanın bunu yapamayacağına dair olan yanlış inançtır. Oysa insan, iyilik kadar kötülüğe olan eğilimini de sürdürmektedir. Bunların öyle veya böyle açığa çıkması ise büyük ölçüde şartlarla ilgilidir. 

Richard Rubenstein da Holocaust’un, “uygarlığın ilerlemesinin kanıtlarını taşıdığını” 4 söylemekte. Zira modern sanayinin teknolojisi kadar bürokrasinin örgütlülüğü olmasa, bu kıyım gerçekleştirilemezdi. Dolayısıyla “uygarlıkla barbarlığın birbirinin karşıtı olduğunu düşünmek yanlıştır.” 5 Belki de daha doğrusu medenilikle (insanilik anlamında) barbarlığın (vahşetin), tarih boyunca birbirine karşı mevzi kazanmaya çalışan ve hatta çatışan sarmal eğilimler olduğudur. Birçok uygarlaşmacı ve Aydınlanmacı uzmanın (Hegel, Freud, Marx, Weber…) rağmına, yaşadığımız tecrübeler bu yalın gerçekliğin değişmediğini göstermekte. 

Biri tarihsel diğeri ise güncel olan her iki örnekteki egemenlerin niyeti kadar, madunların uğratıldıkları aşağılanma ve yok edilme stratejileri de ortak yönler taşımakta ve bu durum, insanlığın değiştiremediği nakısalara dikkat çekmekte.

Nitekim iki olayın sonuçlarında da yaklaşık bir benzerlik bulunmakta. Her iki strateji de Yahudi halkını Filistin’e, bir zamanlar yaşadıkları topraklara göç etmek zorunda bırakmıştır.

Ne var ki günümüzdeki özgürleşme mücadelesi Yahudi halkının özgürleşimini bir başka halkın maduniyeti üzerinden gerçekleştirmeye çalıştığında, buradan olumluluğa doğru bir yol alınamayacaktır.

Bu, travmatik bir yaralanmışlıkla baş edememek kadar, egemenlik-maduniyet döngüsünden çıkamamakla ilgili de temel bir sorunsaldır.  

Musa’nın onca yıl Sina’da özgürleştirmeye çalıştığı İbrani toplumu ise hep aynı sorunlarla, geçmişe yani özümsedikleri o madunlaştırıcı baskılara ve fetişizme dönme istekleriyle çıkagelmişlerdir Musa’nın karşısına.

Kalplerine sindirilen o aşağılatıcı kültürü aşamadıkları için çöldeki göçebelikleri sürdürülerek, fiziksel kopuşun onları ruhsal özgürleşmeye de götüreceği yeni ve özgür bir toplumun inşasına çalışılmıştır.

Günümüzde ise değişen, bu özgürleşme çabasına önderlik eden bir bilgeliğin olmayışıdır.

Nitekim yirminci yüzyılın en önemli ahlakçıları arasında zikredilen Yahudi düşünür E. Levinas bile, etiğinin temelini oluşturan “başka”sının yüzü meselesinde, sıra Filistinlilere gelince, etik-filozofik tutumunu bir yana bırakarak, Siyonist devletin çıkarlarını ve dolayısıyla siyaseti öne alan bir tutuma yönelmiştir. 

Oysa “Holokaust’un en tehlikeli mirası, günümüz faillerinin, dünün acılarının öcünü aldıkları ve yarının acılarını önledikleri inancıyla, başka bir deyişle, etiğin onlardan yana olduğu kanaatiyle davranıp yeni acılara yol açarak, bunun aynısını yapma fırsatını dört gözle bekleyen yeni kurban kuşakları yaratma olasılığıdır.

Bu belki de Holokaust’un en büyük lanetlerinden ve Hitler’in ölüm sonrası zaferlerinden biridir. İşgal altındaki el-Halil’de ibadet eden Müslümanları katleden Goldstein’ı alkışlayan kalabalıklar, onun cenazesine üşüşenler, adını siyasi ve dinsel pankartlarına yazanlar, bu lanetin en şiddetli musallat olduğu kişilerdir…

Kalıtsal kurbanlık, “kötülüğün sistematik üretimine ve dağıtımına hizmet eden en önemli bir sosyo-psikolojik araçtır.” 6

 

1.  Daha geniş bilgi için bkz. Salih Akdemir, Kur’an’a Dilbilimsel Yaklaşımlar, Kuramer Y. s. 331-360.
2.  Z. Bauman, Modernite ve Holokaust, Alfa Y. s. 33, 40.
3.  Age, s. 145.
4.  Age, s. 34.
5.  Age, s. 34.
6.  Age, s. 335, 336.

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.