Ümit Aktaş: Boyun eğmeyen hayalperest: Franz Kafka

10.06.2023

Ümit Aktaş, indyturk.com’da “Boyun eğmeyen hayalperest: Franz Kafka” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Yazıyı aşağıya alıntılıyoruz.

İllüstrasyon: Cricket Fine Art

Georg Lukacs’ın Dostoyevski’yi tanımlaması gibi, Kafka da “romantik bir antikapitalist”, bir hayalperesttir.

Ernst Fisher’in yaklaşımıyla ise “romantizm, bir protesto hareketidir; burjuva kapitalist dünyaya, ‘kayıp düşler’ dünyasına karşı, işletmenin ve kârın kaba şiirsizliğine karşı tutkulu ve çelişkili bir protesto”dur. 1 

Anarşizme de yakın olan bu protesto edebiyatı, temel eleştirisini kendisini tebaasına ulaşılamaz kılan devletlûlara karşı bir tutum olarak ortaya koyar. Ezilmişlerin sesi olmak ister ve belki onun da bir yarası vardır.

Hem şu yeryüzündeki yalnızlığını ve çaresizliğini duyumsayan, kendisine bir çıkış yolu, bir umut arayan, bulan ya da bulamayan kim yaralı değildir ki?

Kafka ise hem antisemitizmin en yoğun olduğu Avrupa’nın ortasında, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun Prag şehrinde hayata tutunmaya çalışan bir Yahudi, hem de zorba bir babanın gölgesinde kalmış sessiz, çekingen, yersiz-yurtsuz bir yazar olarak iki kere yaralıdır.  

Anlatılarını okurken kendinizi, daha sonraları edebiyata Kafkaesk anlatı kavramını kazandıracak çıkmazların, baş edilemez güçlerin desiseleriyle boğuşulan kâbusların içindeymiş gibi hissedersiniz.

Nitekim Kafka da kendisini, Max Weber’in tanımlamasında olduğu gibi adeta bir demir kafeste hissetmektedir; sadece bürokratik çarkların içinde çalışırken değil üstelik, her yerde ve her koşulda.

Bu kadar büyük bir suç sonunda kötülüğün kölesi olmaya varır. Doğaldır bu. Yaratılışın en yüce yanı ve el yordamıyla bile olsa, sınırlandırılması en imkânsız olanı, yani zaman, iğrenç ticari çıkarlar ağının esiri bulur kendini. Bu durum, yalnızca yaratılışı değil, özellikle bu yaratılışın yapıcı öğesi olan insanı da kirletir ve küçük düşürür. Bu şekilde Taylorlaştırılmış bir yaşam canavarca bir lanettir, umulan servet ve kâr yerine, açlık ve sefaletten başka bir şey yaratamaz. 2

Charlie Chaplin’in Modern Zamanlar‘da tasvir ettiği bir üretim bandına koşulmuş çalışanların bu devasa üretim çarkının birer dişlisi haline geldiği manzaranın günümüzdeki seyrinde ise süreç daha da karmaşıklaşacak, insanlar üretimden tüketime yönelen bir dağıtım ağının ulaklarına dönüşeceklerdir. 

Tabi sorun sadece kapitalizm de değildir. Hitler, Mussolini, Stalin ya da Eisenhower, birbirlerinden çok mu farklıdır?

Kafka’nın gözünde bunların birer sirk terbiyecisinden, emir erlerinin ise komutlar eşliğinde bilinçsizce devinen dansçılardan bir farkı yoktur.

Zamanla sadece sahne değişir ve askerlerin yerini bankacılar, simsarlar, bürokratlar ve siyasiler alır.

Bu koşullar altında aklı kadar kalbi de derin bir kargaşa içerisinde bunalacak; kimliği, inancı ve hatta insanlığından kuşkuya düşecektir.

Kafka inançlı biri miydi? Haziran 1914’te Grete Bloch’a yazdığı bir mektupta kendini asosyal biri olarak, Museviliğinin ‘Siyonist olmayan (Siyonizm’e hayranım ve tiksiniyorum) ve inançsız’ niteliği nedeniyle cemaatten dışlanmış biri olarak tanımlar. Notları ve aforizmaları incelendiğinde, kuşku ile iman arasında sürekli gidip geldiği izlenimi edinmek mümkündür. Kimi zaman, insandaki ‘sarsılmaz bir şey’e olan güvenini ileri sürer ki bunun ifade olasılıklarından biri ‘kişisel bir Tanrı’ya inanç’tır; kimi zaman ise, sonraki paragrafta, soğuk bir üslupla şu saptamada bulunur: ‘Gökyüzü sessiz, yalnızca sessizliği yankılıyor.’ Bu ikili yaklaşım, umut ile umutsuzluğun incelikli girişikliği, kimi zaman tek ve aynı bölümde ifade bulur. 3

Kendisini anlamsız bir yargılama ve bürokratik bir kargaşa içerisinde bulduğu Dava‘da, Kahramanı Josef K., bir rahipten şöyle bir mesel dinler: 

Bir taşralı Kanuna erişmek ister; ama Kanunun kapılarının bekçisi girmesine izin verilemeyeceğini ona açıklar. O, bekçilerin yalnızca birincisidir, diğerleri, içerde bulunanlar, çok daha güçlüdür. Adam boş yere izin koparmayı bekler. Bir taburenin üzerine oturarak yıllarca bekler ve olduğu yerde yaşlanır. Tam öleceği sırada son bir soru sorar: ‘Bunca yıl benden başka kimse içeri girmeyi nasıl oluyor da talep etmedi?’ Bekçi cevabı kulağına fısıldar: ‘Girme iznini başka kimse alamazdı, çünkü bu giriş yalnızca senin için yapılmıştı. Artık ben gidiyorum, kapatıyorum. 4
 

Kanun kapılarının bekçisi, tıpkı Dava’nın yargıçları, Şato’nun memurları ya da Ceza Sömürgesi’ndeki komutanlar gibi, Kafka’nın gözünde, tanrısallığı (hizmetkârlarını, melekleri, habercileri, vs.) asla temsil etmezler. Onlar özellikle özgürlüksüz dünyanın, kefaretsizliğin dünyasının, Tanrı’nın elini eteğini çektiği boğucu dünyanın temsilcileridir. Onların keyfi, aşağılık ve adaletsiz otoriteleri karşısında tek kurtuluş yolu, boyun eğmeyi reddederek ve yasak engelleri aşarak kişinin kendi bireysel kanununu izlemesi olur. Ancak bu şekilde, ışığını kapının gizlediği Tanrısal Kanuna erişilebilir. 5

Kafka’nın Dava‘daki taşralısının Kanun kapısı önündeki bu bir ömürlük tereddüdünü yorumlayan Derrida’ya göre ise “insan, kanuna olmasa da mekânlara nüfuz etmenin doğal ya da fiziksel özgürlüğüne sahiptir ve şunu iyi saptamak gerekir, içeri girmeyi o kendi kendine yasaklar.” 6

Bernhard Rang’a göre ise, Kafka’nın Şato‘daki (kahramanının) bir türlü kendisine ulaşamadığı Şato bir ulviyeti simgelemektedir ve şayet öyleyse, “öyküdeki beyhude çaba ve girişimler teolojik bağlamda tanrının inayetinin insan irade ve zorlamasıyla elde edilemeyeceğine delalet eder.” 7

Kafka belki teolojik olarak bu görüşte olmayabilir ama ortadaki durum onun anlatısını bu muğlak hale doğru sürükler.

Anlatılarındaki minör kahramanlar otorite karşıtı olsalar da bir türlü onunla doğrudan yüzleşemezler. Tam olarak ezilmiş ya da yenilmiş değildirler gerçi.

Ama bir türlü aradıkları o adaleti, çıkış yolunu bulamadıklarından sürekli takılıp kalırlar mânialar arasında. 

Oysa yargıçlar ve bekçiler kadar ezilenler de hallerinden hoşnuttur. Çıkmaz içerisinde olan ise önündeki açık duran kapıdan bile geçemeyen o mütereddit timsaldir.

Zira o her şeye karşı derin bir tereddüt ve hatta çekingenlik içerisindedir. Bu ise salt korkuyla izah edilemeyecek olan bir yabancılık, belki de kendisini her şeyden uzak tutan bir mesafe duygusu, bir türlü alt edilemeyen bir çekingenliktir. 

Kafka’nın tinselliği ancak etik-toplumsal inançları, özgürlük anlayışı ve otorite karşıtlığı ile anlaşılabilir.

Bu anti-otoritarizm (politik bir tercih olmaktansa varoluşsal bir tutum), nasıl olup da dinsel alana tercüme edilmeyebilir? Bu anti-otoritarizm tanrısallığı temsil ettiğini iddia eden ve onun adına dogmalar, doktrinler, yasaklamalar dayatan her iktidar karşısında bir red biçimini alır.

Sorgulanan şey, tanrısal otorite (tabii eğer böyle bir şey varsa) olmadığı gibi, dinsel kurumların, ruhbanın ve diğer kanun bekçilerinin otoritesi de değildir. Kafka’nın dini (bu deyimi kullanabileceğimiz ölçüde), heterodoks Yahudi esinli, terimin en güçlü ve en mutlak anlamında bir tür ‘özgürlük dini’ (bu terim dostu Felix Weltsch’e aittir) olabilir.” 8
 

Felix Weltsch’e göre, İbrani geleneğinde bir ‘lütuf dini’ de vardır, ama Kabala’da da Hasidilik’te de baskın çıkan ‘özgürlük dini’dir ve bunun uzantıları Alman düşüncesinde (Schelling, Fichte) olduğu kadar çağdaş Yahudilikte de (Buber) görülür. Lütfa iman dinginciliğe götürürken, özgürlüğe iman da eylemciliğe ve özgür eylem etiğine götürür ve bu eyleme, yenilgisinden ya da başarısından bağımsız olarak, mevcut haliyle değer verilir. Kafka, dostuna (Felix Weltsch’e) yazdığı bir mektupta, Lütuf ve Özgürlük adlı kitabına özellikle Dinsel İlke Olarak Yaratıcı Özgürlük adlı son bölümüne duyduğu büyük ilgiyi belirtmişti. 9

Düşünürlerin özgürlüğe ulaşmak için açmaya çalıştıkları izlekler ise ruhbanlarca kuşkuyla ve tereddütle karşılanır ve bu ayrıksı izler sıkı sıkıya örtülerek kapatılmaya çalışılır.

Ve hatta bunun için kutsal metinlerde bahsi geçen Firavun, Haman, Belam ve Karun dörtlüsü el ele verirler.

Muhalifler, hakikat ve/veya adalet arayıcıları ise korkutularak, yıldırılarak, aldatılarak ve hatta ikna edilerek yoldan çıkarılmaya, susturulmaya ya da ezilerek yok edilmeye çalışılır. 

Bazı açılardan, kapı bekçisi aşırı-güçlü bir baba imgesidir ve oğlun kendi bağımsız yaşamına girmesini engeller. İnsanın Kanuna ve yaşama doğru engeli aşamamasındaki derin neden, korku, tereddüt ve cesaret yokluğudur. Girme hakkı için yalvaran kişinin kaygısı (Angst), kapıcıya yolu kesme gücünü özellikle veren şeydir.

Dinsel otoriteye gelince, rahip (aslında mahkûmların din adamı) yanıltıcı teolojik söylemiyle, bekçinin konumunu ‘doğru değil ama zorunlu’ olarak haklı göstermeye çalışır ve onun argümantasyonu, Hannah Arendt’e göre, ‘bürokratlar son tahlilde zorunluluğun görevlileri olduklarından, bürokratların kendi için zorunluluğa inanç şeklindeki içsel inançlarını ve gizli teolojilerini’ temsil eder.

Rahibin gönderme yaptığı ‘zorunluluk’ Kanunun zorunluluğu değil, hakikate erişmeyi engelleyen çürümüş ve düşkün dünyanın kanunlarının zorunluluğudur. Bu yorum, bence, Kafka’nın bütün eserlerini (deyim yerindeyse, içerden) aydınlatan anti-otoriter duyarlılıkla uyum içinde olan tek yorumdur. 10

Sosyalist, faşist ya da kapitalist sistemler, görünürlükteki biçimsel farklılıkları ve hatta karşıtlıklarının ötesinde temelde aynı inanca, ilerlemeye bağlıdırlar ve aynı yöntemle, baskıcı bir bürokratik yöntemle yönetilmektedirler.

İnsanların bileklerinde artık zincirler yoktur belki ama Kafka’nın tanımıyla, “duman buharlaştığında geriye yalnızca yeni bir bürokrasinin çanağı kalır; işkence gören insanlığın zincirleri ise yetkililerin kâğıtlarından yapılmıştır.” 11

Kendisi için bir cesaret kaynağı olmakla nitelendirdiği sosyalist Lily Braun’ın fikirleri, Kafka’nın ‘özgürlük dini’ne oldukça yakındır:

Dinimin kilisesini yavaş yavaş, taş üstüne taşı çabayla yığarak inşa ediyorum. Eserimin tamamlandığını gördükçe bir mutluluk duygusu beni ele geçiriyor ve benim olmayan herhangi bir inancın bana dayatılmasını kabul etmeme yönünde kesin kararımı aldım. 12

Temelde Mesihçi bir anlayışa sahip olmasa da o da Walter Benjamin gibi adeta seküler bir Mesih anlayışıyla yorumlar bu beklentiyi ve oradan devrimci bir eda üretmeye çalışır.

Mesihin gelişi Kafka’ya göre bu bireyci iman anlayışına, bu ‘özgürlük dini’ne doğrudan bağlı gözükmektedir. Tuhaf bir aforizmada şunu yazar:

‘Çığrından en fazla çıkmış bireyciliğin iman içinde mümkün olacağı an, ne bu olasılığı yok edecek birinin ne de bu yok edişe hoşgörü gösterecek birinin olacağı an, yani mezarlar açıldığında Mesih gelecektir.’

Bu şaşırtıcı dinsel anarşizm (Gershom Scholem’in pek sevdiği bu kavramı kullanalım) bir başka Mesihçi notta da kendini gösterir:

‘Mesih artık ona gerek duyulmadığında gelecek, varışından bir gün sonra gelecek, sonuncu değil, en sonuncu gün gelecek.’

İki aforizma ilişkilendirildiğinde şu hipotez ifade edilebilir: Kafka’ya göre Mesihçi kefaret insanların, kendi iç kanunlarına uygun olarak, dışsal kısıtlama ve otoriteleri yıktıkları an, onların kendi eseri olacaktır; Mesihin gelişi yalnızca insani bir öz-kefaretin dinsel mükâfatı olacaktır – ya da en azından bu, Mesihçi mutlak özgürlük çağının hazırlığı, önkoşulu olacaktır. Yahudi Ortodoksluğundan elbette çok uzak olan bu tutum, Buber’in, Benjamin’in ya da Rosenzweig’ın insan özgürleşmesi ile Mesihçi kefaret arasındaki diyalektik üzerine tavırlarıyla ilişkisiz değildir. 13

Kafka tüm bu düşünsel ve manevi derinleşmelerin ve örtük de olsa isyankâr tavrının ötesinde bir üslupçu, kendine özgü anlatım tarzı açısından bir devrimcidir.

Düşünmenin eşiğinde olduğu için asla düşünemeyecek olan hayvan gibi (Nietzsche’nin Zamansız Düşünceler’de bahsettiği bir süreç), Kafka’nın yeniden icat ettiği minör edebiyat da ‘kendini ifade etmeden kavramsallaştırmaya başlamaz. 14

Düz bir politik anlayıştan gündelik hayatın gözümüze çarpmayan ayrıntılarına ve inceliklerine dönüş gibi gözüken bu minör edebiyat, paradoksal olarak oldukça politiktir.

Hayatın karmaşası içerisinde görünmezleşmiş ama dikkatli bir bakışla gün ışığına çıkarılan alışılmadık simgeler ve deyimlerle silahlanmış minör politika, “bir ofisten diğerine, dilden dile, ülkeden ülkeye” savrulan ve yorulmaz bir gayretle savunulan bu sessiz kitlelerin öfkesi, bir açıdan da devrimci bir adalet arayışıdır. 

Aslında ise “minör edebiyat, minör bir dilin edebiyatı değil, daha ziyade, bir azınlığın majör bir dilde yaptığı edebiyattır.” 15

Her ne kadar majör bir dille de yapılsa bu minör edebiyat belli bir az(ın)lığın kendi sorunsallarının ve acılarının açtığı bir çıkış yolu bulma umudunun, kurtulma ve özgürleşme çabasının bir ifadesidir.

Bastırılmışlığın yaralarının yol açtığı bu anlatım biçimi, acıların bir sağaltımı, dahası isyanın dışavurumudur.

Zira dil, yaşanılan bir vakıa olarak yersiz-yurtsuz oluşun etkisi altında olsa da, aynı zamanda anlatıcının yurtlandığı asli mekândır.

Beri yandan o, verilebilecek olan herhangi bir özgürleşme savaşımının da yegâne imkânıdır. 

 

1. Costas Despiniadis, İktidar Anatomicisi, Franz Kafka ve Otorite Eleştirisi, Sümer Y. s. 43.
2. Michael Löwy, Franz Kafka, Boyun Eğmeyen Hayalperest, Versus Y. s. 38, 39.
3. Age, s. 58.
4. Age, s. 60, 61.
5. Age, s. 69.
6. Löwy, age, s. 61, 62.
7. Walter Benjamin, Kafka Üzerine, ALTIKIRKBEŞ Y. s, 43.
8. Löwy, age, s. 63.
9. Age, s. 64.
10. Age, s. 66.
11. Gilles Deleuze – Felix Guattari, Kafka – Minör Bir Edebiyat İçin, YKY, s. 85.
12. Michael Löwy, age, s 68.
13. Lowy, age, s. 70.
14. Walter Benjamin, Kafka Üzerine, age, s. 93. (Reda Bensmala’nın Kafka Efekt adlı metninden alıntı.)
15. Gilles Deleuze – Felix Guattari, age, s. 25.

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.