Ümit Aktaş: Dilde Yurtlanmak (2)

27.01.2024

Ümit Aktaş, indyturk.com’da “Dilde Yurtlanmak (2)” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Yazıyı aşağıya alıntılıyoruz.

 Fotoğraf: Etienne Girardet/Unsplash

Çeviri faaliyeti sadece öte dillerin ana dile çevrilmesiyle sınırlı olmayan, temelde insanın hayata intibakıyla birlikte başlayan bir anlama ve etkinleşme çabasıdır.

Dilin vücuda gelme halidir ki dil, içerisinde oluştuğu tabiattaki olguların sözcüklere çevrilmesidir.

Bu süreçten Kur’an’da Âdem’in nesnelere adlar verme faaliyeti olarak söz edilir.

Öyle ki tabiat ya da varolanlar, varlığın yüzünü örten veya saran nesnelerin adeta ikonografik bir anlatısıdır.

Dil, işte bu resimsel anlatının sözcüklere dönüştürülmesidir ki bunun bir ileri adımı, sözcüklerin de yazıya çevrilmesidir.  

Tüm bu süreçler ise temelde bir anla(ş)ma faaliyetidir. 

Aslında ise ilk yazma biçimi zihnin olguları kendi içindeki yazma faaliyetidir ki biz adeta oradan okur veya onun üzerinden düşündüklerimizi ifade eder ya da yazarız.

Zihindeki yazının kalemle yazıya çevrilmesi yani dışarıklaştırılmasına dair ilk deneyimler, Sümerlerin çizgisel çivi yazısı ile Mısırlıların resimsel yazılarıdır (ikonografik hiyeroglifleri).

Böylece daha en başında iki farklı anlatı ya da çeviri karakteri belirginleşmekte.

Biri mantıksal (aritmetik) öteki ise resimsel (sembolik) anlatılar. Bunlar ise özünde tabiatın dilinin insanlar arası iletişim diline ve akabinde de yazıya çevrilme çabalarıdır.

“Asya’dan gelip de bir kısrak başı gibi Akdeniz’e uzanan” Türklerin de bu macera içerisinde geçtikleri dil coğrafyalarında karşılaştıkları en önemli sorun anla(ş)ma ve çeviri sorunudur.

Az çok yerleşik bir hale gelinen Anadolu’da, Doğu ile Batı’nın hem karşılaştıkları hem de karşıtlaştıkları şartlarda ister istemez iletişimsel bir zorunluluğa da tâbi olunacaktır.

Bu ise sadece dilsel değil, kültürel ve yaşamsal çevirileri de gerektiren bir yerleşiklik hali.

Doğu’nun ve Batı’nın, Kuzey’in ve Güney’in kesiştiği Afro-Avrasya kıstağı, aynı zamanda medeniyetlerin de karşılaştığı bir “ara” coğrafya.

Bu coğrafyada yaşama mecburiyeti ise tüm bu kültürler arası bir iletişimsel ve ilişkisel mecburiyetleri aynı zamanda birer imkâna dönüştürebilmeyi ödevleştirmekte.

Başlangıçta öte dillere tâbi kalarak, bilimsel ve düşünsel faaliyetlerimizi sürdürmeye çalıştığımız bu mecburiyet, zamanla ve kaçınılmaz olarak, aslında ise geç kaldığımız bir çeviri zorunluluğunu getirdi.

Üstelik sadece dilin değil, kültürün, düşüncenin ve yaşamın da çevirisini.

Çeviri meselesi, kendiliğini öte(ki)lerden beri tutma çabasından tutun da yabancılaşma ve hatta benlik yitimine kadar dayanan karmaşık sorunlarla malul.  

Öte dillere karşı tepkisel tutumumuz ve kendi dilimizde sebat, ötekileşme korkumuz kadar kendi dilimizden memnuniyetimizle, dilimizle varolma halimizin doğallığıyla ilgili olabileceği gibi, beri yandan mükemmel/kutsal bir dil arayışı da bakışımızı farklı ve başat kültürlere de çevirebilir.

Bu kritik nokta egemen dillere boyun eğmekle kendiliğinde direnmek arasındaki durumu bir karar(sızlığ)a dönüştürür.

Olduğun halde diretmek ise bir çeviri mecburiyetine yol açar. Beri yandan yaşamakta karar kıldığımız bu coğrafya, Doğu veya Batı kültürünün, dolayısıyla da dillerinin, kutsal diller sayılan Arapça ya da Latincenin baskısı altında kalmamıza da yol açacaktır. 

Öyle ki her iki alanın da baskılaması nedeniyle girişilen çevirilerin büyük ölçüde alfabetik bir çeviri olarak kaldığı, kültürel ve düşünsel çevirilere dönüşemediği ve dolayısıyla da bir türlü anlaşılamadığı eksik çeviriler, birçok eserin çevrildiği halde kültürel ve düşünsel dünyamızda tam anlamıyla dolaşıma girememesine de yol açmakta.

Ve her iki dil alanı da kutsal sayıldığından, Türkçeleşmeleri tabir caizse bir türlü “sekülerleşemiyor” (toplumun konuşma diline dönüşmüyor).

İlahiyatçılar kendi iştigal alanlarındaki metinleri, dilin kutsallığı kaygısı ve sekülerleşme korkusuyla bir türlü tam anlamıyla konuşulan dile çevirmiyorlar.

Felsefeciler ve bilim insanları ise kavramsal çevirileri yap(a)madıkları için Batı dillerini tam olarak Türkçeleştir(e)miyorlar.

Tabii bu sadece dilsel değil, kültürel ve düşünsel bir Türkçeleştir(e)meme sorunu.

Öyle ki her iki kesimde de bunu ilkesel bir tutum olarak benimseyenler olduğundan Türkçe, Arapça ve Latin dillerinin baskısından kurtulamadığı için özgünlüğüne, kavramlarına, ilahiyatına, bilimine ve felsefesine de bir türlü ulaşamamakta.

Bunda çeviri alanının hâlâ önemsenemeyişi ve kelimenin tam anlamıyla işin erbabı insanların yürüttüğü bir uğraş haline gelememesinin önemli bir etkisi var elbette.

Ama daha da önemlisi, felsefe ile iştigalin “esas olarak profesyonelleşmiş uzmanlar tarafından yapılacak yarı teknik, sözde teknik, özerk bir sorgulama olarak kavranmasının” abesliği ve bunun adeta belli bir zümreye ait mesleki bir uğraş ya da profesyonellere özgü bir alan olarak görülmesi.

“Felsefede teknik unsurların gerçekten büyük ve meşru bir yeri vardır ama içinde mevzubahis olan şeyin herkes için önemli olduğu ve sadece akademik felsefeciler için önemli olmadığı bir sorgulama türünün amaçlarına hizmet ettiği” 1 de asla görmezlikten gelinemeyecek bir hakikattir ki bu, din kadar bilim için de geçerlidir. 

Mesela daha yenilerde çevrilen Kadı Abdulcebbar’ın “Adalet ve Zulüm” adlı eserinde, “ivaz”, “aslah”, “makdü”, “kabih”, “muhdis”, “tafaddul”, “nedb”, “memlük”, “merbür”, “makhür”… gibi kelimeler, bunlar sanki Türkçenin apaçık kelimeleriymiş gibi, hiçbir dipnot veya parantez içi açıklamaya ihtiyaç hissedilmeksizin veya Türkçeleştirilmeksizin bırakılmış.

Oysa sonuçta bu bir çeviri ki benzeri bir tarz Molla Sadra’nın Dört Akli Yolculuk, Aşkın Hikmet adlı eserinin çevirisinde de uygulanmakta.

Üstelik her iki çeviri kitapta Arapça asıl metin de yer almakta. Dolayısıyla Arapça bilenler zaten metni özgün dilinden de okuyabilirler.  

Buradaki temel sorun ise bu kelimelerin çevrilemez, kutsal ya da “teknik” kavramlar gibi düşünülmesi.

Oysa bu kelimelerin hepsinin de Türkçe karşılıkları var; kaldı ki olmasa da üretilmeli.

Bir aydının ve âlimin sorumluluklarından birisi de dile kelime ve kavram kazandırmak ve dili öte dillerin baskısından kurtarmak olmalı değil mi?

Temel kaygı ise bunların çevrilmesinin mevzuyu dinî bağlamından koparacağı, adeta sekülerleştireceğine dair duyulan korku ya da endişe.

Ve farklı saiklerle de olsa benzeri bir durum Batı dillerinden çevrilen felsefi veya bilimsel metinler için de geçerli.

Bu tutumda diretildiği sürece ise Türkçe okuyup yazanların öte dillere ve kültürlere bağımlılığı ve hatta madunluğu süregidecek.

Oysaki “tercümenin disipliner bilginin hegemonik ve madun konumlarını yerinden eden yeni bir bilgi biçimi olarak başlamasının anlamı” 2 bu konumların alt edilmesi olmalıdır.

Yani tercüme topluma anlayamayacağı üst bir dil dayatmak yerine, anlamadığı bir dili ve anlamı anlaşılabilir kılmalı, bilişimi tam anlamıyla sağlamalıdır.

Aksi halde okuyucuyu madunlaştıran kültürel baskıyı daha da pekiştirmiş olur.

Nitekim geriye dönülüp bakılsa, yıllardır çevrilemez denilen Batı ya da Doğu’ya ait kutsal ya da çetrefil metinlerin zamanla nasıl da çevrilmiş oldukları görülebilir.

Tabii bu tür çevrilemez metinler ya da kavramlar söyleminin gerisinde, okuyucuya yutulması zor ve acı bir lokma bırakmanın o asla vazgeçilemeyen mesleki ya da akademik kibrinin bulunduğu da unutulmamalı. 
 

Şurası da bir gerçek ki cumhuriyetin ilk döneminde uygulanan sert devrimci havanın, tavrın hedeflerinden birisi de dindarların dildeki kutsalcı tutumlarıydı.

Buna karşı dini ve dili koruma güdüsü, tepkisel bir muhafazakârlığı ortaya çıkaracak ve hatta bu, egemen zümrenin jakobenliklerine karşı kimileyin gerici nitelikler de gösterecekti.

Bu tarz bir sertleşme, yanlış anlamaya veya aşırı duyarlılığa da müsaitti.

O nedenle alfabe değişikliği ve dildeki yenileşme/arılaşma çabası, karşı taraflarca, bir dil devrimi kadar bir harf darbesi3  olarak da mütalaa edilebilecektir.

Ki bu tür anlamaları ve tepkileri haklı kılacak bir yığın garabetin yaşandığı da bilinmekte.

Ve hatta eski dilden büsbütün kopmayı amaçlayan bir özgüleşme tarzı olarak öz Türkçecilik de farklı ve seçkinci bir jargon oluşturacaktır. 

Oysa Osmanlı’nın son döneminden itibaren kendiliğinden bir sadeleşme sürecine girilmişti ki bunu en açık bir biçimde Mehmet Âkif’in şiirlerindeki tarihsel seyirde izleyebiliriz.

Beri yandan cumhuriyet döneminin hemen başında, Kur’an’ın ve Sahihi Buhari’nin tercümeleri de oldukça önemli ve geç kalmış girişimlerdi.

Zira Osmanlılar, Selçukluların Farsçayı resmi dil olarak benimsemelerine karşı Türkçeyi resmi dil olarak kabul etmiş ama ilim ve edebiyat üzerindeki Arapça ve Farsçanın egemenliğini önle(ye)memişlerdi.

Ki Yunus Emre’nin dili ve şiiri, bir örneklik ve imkân olmak açısından, tıpkı Mehmet Âkif’in dili ve şiiri gibi, yeni dönem açısından kurucu bir dil ve şiirdir. 

Kuruluş sürecinde Osmanlı’nın dilde göz yumduğu bu Farsça ve Arapçanın ilim ve edebiyat dili üzerindeki egemenliği, etkileri günümüze değin gelen Türkçe düşünme ve edebiyatla ilgili derin sorunlara yol açacaktır.  

Dolayısıyla günümüzde asıl yapılması gereken, Doğu kadar Batı’yı da ihmal etmeksizin ve aradaki dengeyi kurarak, kendi dilimizin etkinliğini, işlekliğini ve üretkenliğini sağlayacak çabaları öne alan bir dikkatliliktir.

Bu ise elbette sadece kamu kurumlarına bırakılamayacak, doğrudan toplumun sahip çıkması gereken bir duyarlılık ve sorumluluktur.

 

Kaynaklar:

1.  Alasdair Macintyre, Kimin Adaleti, Hangi Rasyonellik, Livera Y. s. 12.
2.  Walter D. Mignolo, Yerel Tarihler Küresel Tasarımlar, Sömürgecilik, Madun Bilgiler ve Sınırda Düşünmek, İnsan Y. s. 329.
3.  Tanım, Jacques Derrida’ya aittir.

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.