Ümit Aktaş: Filistin direnişi ve Hamas

27.10.2023

Ümit Aktaş, indyturk.com’da “Filistin direnişi ve Hamas” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Yazıyı aşağıya alıntılıyoruz.

Fotoğraf: Ali Ali/DPA

Birçok açıdan kendisini yenileyemeyen FKÖ‘nün yerine Hamas‘ı etkinleştiren ve kabul edilebilir kılan “intifada“nın başlangıç tarihi, “bir İsrail kamyonunun iki Filistin taksisine çarparak dört kişinin ölümüne yol açtığı 8 Aralık 1987’dir. Bir gün önce, Gazze’de bir İsrailli bıçaklanmıştır ve bu araba kazası, mülteci kamplarındaki genç Filistinliler tarafından fütursuz bir misilleme gibi yorumlanarak çok kalabalık bir kitlenin toplandığı öfkeli mitingler yapılır. Bu hareket, dışarıdaki FKÖ yöneticilerini (ve ‘Müslüman Kardeşler’i) şaşırtarak çabucak dinmeyip kalıcı bir ayaklanmaya dönüşmüştür. Kuruluşunu Şubat 1988’de açıklayan Hamas (Hareket el Mukaveme el Islamiyye) Filistin İslamcılığı olarak tanınacaktır. Hamas, gençliğin karma ve öngörülemeyen toplumsal öfkesinin önünde kanallar açmaya ve onu kendi özel toplum projesinin hizmetinde dindar bir ‘gayret’e dönüştürmeye çabalayacaktır.” 1

Dolayısıyla Filistin‘deki mücadele ancak 1987’den itibaren bir toplumsal “direniş”e (intifada), hem de sivil ve silahsız bir direnişe dönüşecektir.

Çünkü korku duvarını aşan Filistin halkı, İsrail askerlerine karşı doğaçlama bir biçimde ellerine geçen taşları atarak topyekûn bir mücadeleye girişmişlerdir.

Bu mücadele biçimi bir projeye veya programa göre değil, kendiliğinden ortaya çıkan bir bilince dayanmaktadır.

Zira gerçek bir gelecek ancak yaratıcı ve olumlu bir bilince dayanır. Bu, ne İsrail’in ne de FKÖ’nün beklediği ve belirlediği bir durumdu ve kelimenin tam anlamıyla bir halk hareketiydi.

Bu durumu takiben FKÖ de “terörizmden vazgeçtiğini ve İsrail’in varlığını kabul ettiğini” 2 açıklayarak, diyaloğa kapı aralar.

Akabinde, 15 Kasım 1988’de, Filistin topraklarının oldukça uzağında, Cezayir’de, Filistinlilerin ellerinde kalan ve Filistin topraklarının ancak yüzde 22’sine tekabül eden topraklar üzerinde bir Filistin devletinin kuruluşu ve iki devletli çözümün kabulü ilan edilecektir.

Bu girişim, Yaser Arafat ile İzak Rabin’in 13 Eylül 1993’te el sıkışmalarıyla sonuçlanacaktır.

Avrupa anti-semitizminin kurbanı olan Yahudiler, Filistin’e geldiklerinde yeni bir kurban yaratmışlardır. Yani bugün kurbanların kurbanları olmaktan başka bir şey olmayan Filistinlileri. İsrail’in yaratılmasının Filistin’in yıkımı anlamına geldiği şeklindeki yürek parçalayıcı tarihsel gerçeği hiçbir şey hafifletmez. Kutsal topraklarda yeni bir halkın iktidara gelmesi, diğerinin boyunduruk altına alınması, müsadere edilmesi ve bastırılması anlamına gelmiştir. 3

Üstelik bu sadece Filistinlileri değil, komşu coğrafyaları da dönüştürmeyi (maduniyetin dönüşümünü) amaçlayan küresel planın bir parçasıdır.

Bu strateji ise İslam dünyasının karşı küresel bir yönelime gidişini önlemeye ve Müslümanların direncini kırmaya yönelikti.

Avrupa’dan, yüzyıllardır uğradıkları kıyımların hıncını taşıyarak gelen Yahudiler, tarihsel atıflarla dolu topraklarıyla buluştuklarında burada barışçı ve olumluluğa (komşuluğa) dayanan bir iskân politikasını gerçekleştirmek yerine, biriktirilmiş ve bastırılmış bir hıncın öfkesi ve tepkisiyle hareket edeceklerdir.

Başlangıçta kendilerine olumlulukla yaklaşan Filistinlileri, kimi zaman zorla, kimi zaman parayla ikna ederek ya da Batılı yönetimlerin de desteğini aldıkları terörle yıldırarak, yurtlanma sürecini kendi maduniyetlerini dönüştürmenin bir aracı haline getirirler.

Irkçı düşüncelerle beslenmiş bu modern dinsel ırkçılık (Siyonizm), maduniyetten kurtuluşun ancak yeni madunlar yaratarak mümkün olacağını öğrenmişti.

Buradaki “madun” ise tarihsel komşuları ve düşmanları Filistinlilerdi.

Hegelist öğretiye göre onlar da madunluğun alevli ateşinden geçerek pişecek ve şayet buna güç yetirebilirlerse özgürleşmenin o zorlu yollarında yürüyerek kurtuluşa erebilecek yahut da kölelerin dilsiz sessizliğine gömüleceklerdi.

Yaser Arafat, 13 Aralık 1988’de, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda, “iki devletli çözüm”ü kabullenen bir konuşma yaparak, 4 Filistin tarihinde yeni bir dönemi başlatır.

Bu konuşmanın akabinde ise gizli bir biçimde İsrail’le barış görüşmeleri başlar.

1987 yılında Şeyh Ahmed Yasin ve Abdülaziz el Rantisi tarafından Mısır’daki Müslüman Kardeşler örgütünün Filistin kanadı olarak kurulan Hamas ise “1992’de, reddedeceği Oslo antlaşmalarının imzalanmasından bir yıl önce, el-Kassam Tugayları’nı kurar.” 5

Oslo görüşmelerinde İsrail, Filistinlilere bağımsızlık yerine özerklik, yani mevcut durumun kantonal bir yapı olarak sürdürülmesini teklif eder.

1995 yılında Oslo II, 2000’de Camp David müzakereleri ve 2007 görüşmeleriyle süreç devam ettirilmişse de, somut bir sonuç ortaya çıkmamıştır.

Bu süreci akamete uğratan etkenlerden birisi İsrail tarafının Ariel Şaron gibi şahinleri iken, diğeri de FKÖ karşıtı Hamas’ın barış görüşmelerini sabote eden ve ardı ardına gelen intihar eylemleridir.

Nitekim 1993’ten itibaren başlayan ve daha sonra vazgeçilen intihar eylemlerinin sivil hedeflere yönelik kışkırtıcı ve ses getiren etkisi, taraflar arasındaki güveni ortadan kaldırdığından, Oslo görüşmelerinin de sonunu getirir.

Zira barış anlaşmasının şartlarından birisi de silahlı saldırıların sona erdirilmesidir. Ama halk desteğini kaybeden Arafat’ın bu saldırıları durduracak bir gücü yoktur. 

Hamas’ın intihar eylemleri, hedef gözetilmeksizin sürdürülen saldırılar biçimiyle, İslami ilkeler açısından sorunlu olduğu gibi, direnişin silahsızlandırılması olan intifadayı yeniden silahlandıran ve bu açıdan da gerek barış görüşmelerini çığırından çıkaran gerekse İsrail’in terörüne meşruiyet kazandıran bir girişimdir.

Bu koşullar altında Filistin yönetimi, 25 Temmuz 2019’da, artık anlamsızlaşan ve önemini kaybeden süreci askıya aldığını açıklayacaktır.

***

1995 Eylül’ünde 2. Oslo Antlaşması’nı da imzalayan İzak Rabin, kasım ayında Yahudi teröristler tarafından katledilecektir.

Onun katledildiğini duyan Yaser Arafat’ın tepkisi, şahinler arasındaki bir güvercin kadar çaresizcedir:

Barış süreci bugün ölmüştür. 6

Sorun sadece bundan ibaret değildi kuşkusuz. Yılardır terörün gölgesinde mücadele eden her iki tarafın cepheleri de yolsuzluklar, niteliksiz şahinler, zorbalıklar ve yalanlarla beslenen bir çürümenin içerisindedir.  

Yıllar sonra, barış görüşmelerinin diğer tarafı olan Yaser Arafat da 2004 yılında, iki yıldır kuşatma altında tutulduğu Ramallah’tan tedavi için götürüldüğü Fransa’da ölecektir.

Hamas’ın önderleri olan Şeyh Ahmed Yasin ve Abdülaziz el-Rantisi de İsrail’in saldırılarıyla öldürülecektir.

Hamas’ın barış sürecinin rağmına şiddeti tırmandıran politik stratejisi ona, 2006 yılında girdiği ilk demokratik seçimi kazandıracak ve 2007 yılında iktidar olacaktır ama bu, Gazze’deki kuşatmayı aşamayan bir iktidardır.

Üstelik de artık bir “örgüt” gibi elleri rahat olmadığı gibi,7 duvarla deniz arasında sıkıştırılan Gazze halkı, 2008 ve 2014 yıllarında İsrail’in topyekûn saldırılarına (işgale) uğrayacaktır. 

Bu süreçte Ortadoğu’daki şartlar da değişecek, Suriye-İran ittifakının İsrail karşıtı duruşuna karşı, 1979’da Mısır’la birlikte başlayan İsrail’i tanıma ve sorunu barışçı çabalarla çözme eğilimine zamanla diğer Arap ülkeleri (Körfez ülkeleri) de katıldığından, süreç adeta bir kördüğüm haline gelecektir.

Bölgedeki denklemin başat belirleyicisi haline gelen ise İran ile Körfez ülkeleri arasındaki hegemonik savaşlardır.

Tarihsel düşmanlıkların canlandırıldığı bu savaşlar sırasında ve İsrail’i oldukça rahatlatan bir biçimde, Suriye ve Lübnan ciddi bir biçimde tahrip edilecektir. 

İran İslam Devrimi’nin boğulmasını amaçlayan Batılı güçlerin baskısı, bu stratejisini büyük ölçüde bölgedeki Sünni-Vahhabi kesimlerle işbirliğiyle birlikte yürütmeye çalışınca, İran’ı da ister istemez Doğu’ya, Rusya ve Çin’in Şangay, yani Asya Birliğine doğru itecektir.

Böylece tarihsel Batı-Doğu karşıtlığı, bir kez daha güncellenerek tekrarlanacaktır. İslam dünyasını bölen bu güncelleme, İslam birliği düşüncesini, dolayısıyla da devrimin de şiarı olan ve İslamcı güçlerin birliğini amaçlayan “ne Doğu ne Batı” ya da “ne Sünnilik ne Şiilik, İslam” tezini de büyük ölçüde zayıflatacaktır. Bu ise, farklı tezler ve tartışmalar bir yana, İslamcılığın da tüm zeminini yitirmesidir.

Çünkü ne mezhepçi bölünme aşılabilmiş ne de siyasal tevhid sağlanabilmiş; üstelik Batılı ve Doğulu güçlerin savaşımlarının birer parametresine dönüşülmüştür.

Tarihsel şartların, etkilerin ve fırsatların izleklerinde yürüyerek, bu şartlara ve süreçlere sorgulamaksızın tâbi olan ana akımlar yanında, her şeye rağmen bunları sorgulayan ve aşmak için zorlayan, sözgelimi barışçı politikalar geliştirmeye çalışan insanlar ve gruplar da vardı:

Rachel Corrie ya da Thomas Hurndall gibi bireysel barışçı girişimciler, “Gazze Özgürlük Filosu” olarak yola çıkan uluslararası barış girişimleri gibi.

Gazze etrafındaki ablukayı kırmak için yola çıkan ve “32 farklı ülkeden 663 yolcu bulunan filoda Almanya, İsveç, Kuveyt parlamentosundan milletvekillerinin yanı sıra Holokost’tan sağ kurtulan kişilerden Hedy Epstein, Nobel Barış Ödülü sahibi Mairead Corrigan ve İsrail parlamentosu milletvekili Hanin Zuabi de bulunmaktaydı. Filodaki 663 kişiden 380’i Türkiye, 38’i Yunanistan, 31’i Birleşik Krallık, 30’u Ürdün, 28’i Cezayir vatandaşıdır.” 8

Ne var ki İsrail açısından bu gösterilerin bir anlamı yoktur. Silahların gücü ve uluslararası toplumun lakaytça bakışları altında İsrail, tüm bu özünde oldukça kıymetli girişimleri ezerek yok etmekte bir beis görmez.

Nitekim İsrail bu girişimi de saldırganlıkla cevaplamış, 31 Mayıs 2010 tarihinde filoda bulunan Mavi Marmara gemisine uluslararası sularda yapılan saldırıda, on kişi öldürülürken, ellinin üzerinde kişi de yaralanmıştır. 

İsrail içerisinde de “Barış Şimdi,” “İşgale Son,” “Bir Sınır Var” gibi barışçı gruplar, Filistin halkına yönelik yapılan saldırıların ve ayrımcılıkların durdurulması için çaba göstermekte, bunun için çeşitli girişimlerde bulunmaktadır.

Bunların yanı sıra, Abie Nathan, Udi Aloni, Şlomo Sand, Ezer Weizman, Glad Atzmon, Ilan Pappe gibi aydın, sanatçı veya aktivist Yahudiler de birçok zorlukları göze alarak barış girişimine destek vermektedirler.

Bu tür tepkiler ve destekler oldukça önemli ve değerli olsa da kendilerini karşısında hissettikleri bir blok olarak Batı ile girişilen savaşın asimetrik şartları, İslam dünyasını giderek taşralılaştırmaktadır.

Zira Müslüman savaşçılar bir süre sonra savaşın Allah (hak ve adalet) için cihat olma anlamından uzaklaşarak, devletlerin veya örgütlerin aklı başında bir stratejiden (hikmet) uzak savaş makineleri haline gelmektedirler.

Hamas, önceleri halefi olduğu FKÖ’nün kimi olumsuz yöntemlerini sürdürse de (asker sivil ayrımı göstermeksizin gerçekleştirilen intihar eylemleri gibi), süreç içerisinde hareketini bu tür şaibeli eylemlerden arındırmaya çalışacaktır.

Bu konuda daha ilkeli bir örgüt olan Hizbullah ise Arap Baharı sürecinde Suriyeli muhaliflerle girdiği çatışmalarda, karşısında durduğu El Kaide ve IŞİD’in koşullarına çekilerek bu niteliğini yitirecektir.

Birinci (1987-1993) ve İkinci (2000-2005) İntifada döneminde Hamas, sivil direniş yöntemlerine başvurarak, İsrail’in ezberlerini bozar.

Ancak İsrail saldırılarının şiddeti sonucu, bu saldırılara karşı verilen cevabın silahlı karşılıklara dönüştürülmesinden de vazgeçilmez.

Ve hatta “Abdülaziz er-Rantisi”nin tanımıyla ‘kendini şehit olarak seçmek” gibi “intihar eylemleri”nden de.

Şeyh Yasin ise “insan bombaların Filistinlilerin elindeki en iyi silahlar olduğunu” 9 söyler.

Ancak bu savrulmanın yanlışlığı kısa sürede anlaşılır ve süreç içerisinde Hamas intihar eylemlerinden vazgeçer. 10

(Bu eylemler daha sonra el-Kaide ve IŞİD tarafından geliştirilerek sürdürülecektir. Zira onların yerleşik bir topluma karşı siyasal ve insani herhangi bir sorumlulukları ve temel anlamıyla toplumcu ve özgürlükçü bir amaçları yoktur.) 

Her ne kadar direniş biçimleri çeşitlendirilse ve derinleştirilse de, İsrail, Filistin toprakları üzerindeki egemenliğini giderek daha da yaygınlaştırmakta ve etkinleştirmektedir.

Birleşmiş Milletler’in 1948 kararlarında belirlenen Filistinlilere ait olan toprakların büyük bölümü İsrail tarafından işgal edilerek buradaki yerleşik halk, Müslüman Hıristiyan farkı gözetilmeksizin sürgüne gönderilir ya da “apertheid”ı andıran bir maddi ve manevi kuşatılmışlık içerisinde tüketilmeye çalışılır.

İsrail parlamentosunun 19 Temmuz 2018’de kabul ettiği Ulus-Devlet Yasası’nca, birleşik Kudüs’ün İsrail’in başkenti olduğu, İsrail’in Yahudi halkının tarihi anavatanı olup, bu coğrafyada self-determinasyon hakkına yalnızca Yahudilerin sahip olduğu, Arapçanın resmî dil olma statüsünün kaldırıldığı, dünyadaki tüm Yahudilerin İsrail’e yerleşme hakkına sahip olduğu kabul edilmiştir. 11

Bu yasanın “İsrail’deki tüm etnik ve/veya dinî gruplara karşı Yahudileri üstün kılması, İsrail’in sadece fiili olarak değil artık resmî olarak da ırkçı bir devlet olduğunu tüm dünyanın gözü önünde tescil etmiştir.  Dahası İsrailli bir Yahudi olan Ilan Pappe’nin deyişiyle, ‘bir paradigma olarak İsrail, sömürgecilik ile post-sömürgeciliğin bir karışımı olan, Muhaberat devleti olarak hüküm süren bir garabet örneğidir.” 12

Filistinli bir Arap olan Edward Said de yıllarca önce şunları yazmıştı:

1967’den bu yana İsrail, Batı Şeria ve Gazze’yi ve oranın neredeyse 2 milyon Filistinli nüfusunun işgali ile uğraşmaktadır. 1987 sonunda intifada başladığından bu yana 1100’ün üzerinde silahsız Filistinli İsrail askerleri tarafından öldürüldü, 2000’in üzerinde ev yıkıldı, 15 binin üzerinde politik mahkûm İsrail hapishanelerinde işkence gördü.

(Bu ise) Güney Afrika ırkçılığı örneğindeki benzerlerinin sayı olarak 2 katıdır. Tüm bölgelerde 24 saat dışarı çıkma yasağı geçerli olup; 120 bin ağaç kökünden sökülmüş; okullar ve üniversiteler yıllardır ‘bir süre’ kapalı, binlerce dönüm toprak kamulaştırılmış, tüm köylüler yoksullaştırılmış; 150’nin üzerinde yeni yerleşim bölgesi kurulmuş, 80 bin civarında Yahudi yerleşimci Arap nüfusunun tam ortasına yerleştirilmiş ve orada hiçbir ceza görmeden silahlı olmak, Arapları dövmek ve öldürmek hakkını kendilerine veren kanunlara göre yaşıyorlar… ‘Filistin’ kelimesi ve Filistin bayrağının renkleri bile yasaklanmıştır… 13

Bölgedeki stratejik sıkışmışlık bir yandan ABD’nin egemenliğini sürdürme, öte yandan ise Çin’in karşı hegemonya çabaları karşısında, zaten oldukça karışık olan denklemi daha da karmaşıklaştırmaktadır.

Körfez ülkelerinin İran ve Çin’le yakınlaşma çabaları, Ukrayna savaşı ve Suriye’deki çözümsüzlüğün yarattığı sıkışmışlık, en kırılgan yerinden yani Gazze’den patlayarak tüm stratejileri bir kez daha altüst edecektir. Ancak bu sadece siyasal stratejilerle sınırlı olmayan, ahlaki değerleri de tartışmaya açan bir patlamadır.  

Her ne kadar kendisini Batı karşısındaki bir konumlanış içerisinde bulsa da Müslüman halkların diriliş, direniş ya da maduniyetten kurtuluş çabaları, aynı zamanda hangi şartlarda olursa olsun insanların ahlak ve adaletten ayrılmaması gerektiğine dair oldukça yalın ve temel ilkeleri ayakta tutma yükümlülüklerine de dayanır.

Evet, İslam siyasal bir araca dönüştürülmemeli ama Ayetullah Humeyni’nin de vurguladığı gibi, İslam’ın siyasetini ortaya koyma çabasından da vazgeçilmemelidir.

Evet, iktidarlar ahlakçılık yapmamalı ama Aliya’nın da vurguladığı gibi, insanlar kadar iktidarlar da ahlaki ilkelere riayet etmelidir.

Çünkü tüm bu stratejilerin ve cephe savaşlarının ötesinde, asıl önemli olan, bu oldukça şaşırtıcı trajik eylemlerin güncel etkisinden geriye ne kalacağı, insanlık adına nasıl bir örneklik ve kazanım sağlanacağıdır. 

 

 

1. Gilles Kepel, Cihat, İslamcılığın Yükselişi ve Gerilemesi, Doğan Kitap, s. 184, 185.
2. David Hırst, Silah ve Zeytin Dalı, İYİDÜŞÜN Y. s. 41.
3. Edward Said, Sürgün Üzerine Düşünceler, Hece Y. s. 408, 506.
4. “Filistin Devleti 138 BM üyesi tarafından tanınmaktadır ve 2012’den beri Birleşmiş Milletler’de üye olmayan bir gözlemci devlet statüsündedir.” Kaynak: https://tr.wikipedia.org/wiki/Filistin_Devleti.
5. Hamit Bozarslan, Ortadoğu: Bir Şiddet Tarihi, İletişim Y. s. 282.
6. Ian Black, Komşular ve Düşmanlar, Filistin ve İsrail’deki Araplar ve Yahudiler (1912-2017), Pegasus Y. s. 299.
7. Gerçi gerek ABD tarafından öldürülen Üsame bin Ladin’in bir “özgürlük savaşçısı” olarak kutsanması, gerekse Ocak 2017’de IŞİD tarafından yapılan bir eylemin kutsanması, Hamas’ın söylemlerinin hâlâ örgütlükle devletlik arasında bir itidali yakalayamadığını göstermektedir. Söz konusu atıflar için bkz. Ian Black, age, s. 386, 405.
8. https://tr.wikipedia.org/wiki/Mavi_Marmara_Sald%C4%B1r%C4%B1s%C4%B1#Filo_organizasyonu.
9. Hamit Bozarslan, age, s. 273.
10. İntihar eylemleri 1. Dünya Savaşında Fransız askerleri tarafından kuramlaştırılmış ve özellikle Sihler ve Tamil gerillaları tarafından uygulanmıştır. Bkz. Hamit Bozarslan, age, s. 276.
11. Berdal Aral, Bitmeyen İhanet, Çıra Y. s. 209.
12. Aral, age, s. 285.
13. Edward Said, Sürgün Üzerine Düşünceler, Hece Y. s. 408. (Kısmi değişikliklerle.)

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.