Ümit Aktaş: Humeyni, Devrim ve Velayet-i Fakihlik Meselesi (2)

11.02.2024

Ümit Aktaş, indyturk.com’da “Humeyni, Devrim ve Velayet-i Fakihlik Meselesi (2)” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Yazıyı aşağıya alıntılıyoruz.

İran İslam Devrimi’nin lideri Ayetullah Humeyni’nin sürgünde bulunduğu Fransa’dan uçakla ülkesine dönmesinin üzerinden 45 yıl geçti / Fotoğraf: AFP 

Sürgünde de olsa Humeyni’nin toplum üzerindeki etkisi önlenemeyince, istihbarat örgütü SAVAK etkinleştirildi ve doğrudan toplumu yıldırmaya yönelik saldırılara girişildi.

Hatta “Humeynî’nin oğlu Seyyid Mustafa’nın 23 Ekim 1977’deki esrarengiz ölümünden SAVAK sorumlu tutuldu”1 ve İran’ın birçok şehrinde protesto gösterileri yapıldı.

Bu gösteriler giderek monarşiye karşı olan birçok kesimi bir araya getiren ve yaygınlaşan bir Şahlık karşıtlığına dönüşünce Humeyni Neceften de uzaklaştırıldı.

1978 sonbaharında, kendisini kabul eden hiçbir İslam ülkesi çıkmayınca, ona kapılarını açan Fransa’ya sığınmak bir mecburiyet olduğu kadar, dünya ile tanışmak ve hatta hesaplaşmaktı.

Burada iken demokratik bir cumhuriyet vadeden Humeyni artık tüm muhaliflerin özgürlük umuduydu ama devrimin ilk başbakanı Bazergan için o hâlâ “türbanlı bir Şah”tı.  

Devrimi önemseyen Fransız düşünür Michel Foucault içinse Devrim, toplumun “siyasi maneviyat” arayışıydı. 

Giderek önlenemez hale gelen tepkiler karşısında çaresizleşen Şah bu gerilimi daha fazla kaldıramadığından İran’ı terk edecek; Humeyni, daha sonra değişikliklere uğrayacak olan anayasa taslağıyla birlikte 1 Şubat 1979’da, kovulmuş olduğu Tahran’a muzaffer olarak dönecektir.

Şahlık yıkılmış, halkın mücadelesiyle ve nihai olarak oylarıyla İslam Cumhuriyeti kurulmuştur.

Başlangıçta her ne kadar demokratik bir yönetimden söz edilse de giderek velayet-i fakih ilkesi ve ulemanın yetkisi gündeme gelmekteydi.

Nitekim aralık ayı başlarında yapılacak olan referandumla velayet-i fakih ilkesi anayasal bir esasa dönüşecektir. 

ABD ile süren gerilimin sonucu devrimci öğrencilerin ABD Büyükelçiliğini basarak (5 Kasım 1979) çalışanları rehin alması akabinde tırmanan gerilime ve olağanüstü duruma dayanamayan Mehdi Bazergan başbakanlıktan ayrılırken, yapılan seçimle ilk cumhurbaşkanı Beni Sadr olacaktır (25 Ocak 1980).

Bir yıl sonra o da yerini Ali Hamaney’e bırakarak ülkeden ayrılacak, bir kaos ve şiddet dönemi başlayacaktır.

Ayetullah Humeyni, başlangıçta imamet geleneğindeki gibi siyasete mesafeli bir stratejiye tâbiyken, siyasal bir aktör olarak öne çıkması ve devrim sonrası doğrudan siyasal sorumluluğu yüklenmesiyle birlikte “istisna hali”ne uygun bir biçimde siyaseti fıkhın da önüne çıkaran bir hükümranlık anlayışına yönelecektir.

Oysa Fransa’da, belki bulunduğu şartların, etrafındaki liberal ve muhalif aydınların etkisiyle demokrasiden de söz etmişti. 2

Ve hatta Devrimden sonra da şunları beyan edecektir:

Hareketimiz ve İslami Devrimimiz önünde herkes özgürdür ve kimin söyleyecek bir sözü varsa dini, mezhebi ne olursa olsun bunu dile getirebilir. 3

Demokrasi ile şûra arasındaki fark ya da benzerlik, dahası örgütlenme, temsil ve katılım özgürlükleri konusunda bir fikri ya da kaygısı var mıdır?

Hem buna bir ihtiyaç var mıdır veya toplum buna hazır mıdır?

İslam dünyasının tıkanma noktaları nerelerdedir?

Sadece Batı’nın baskılarına galebe çalmak yeterli midir?

Sorun toplumun biçimlendirilmesinde mi yoksa etkinleştirilmesinde midir?

Öyle ki haklı bir biçimde sürdürülen kötülükleri önleme çabası aşırılaştıkça, bir noktadan sonra bu, iyiliklerin de önlenmesine yol açmakta ve iyilik/hamiyet salt bir devlet/otorite baskısı haline geldiğinde, kötülüğe/zulme de dönüşebilmektedir.

Anayasanın 5’inci maddesine göre;

Yönetme yetkisi (velayet-i emr), İslam cemaatinin meseleleri konusunda adil ve Allah’tan korkan din adamına aittir.

56’ıncı madde ise egemenliğin halka devredildiğinden söz eder.

Şeriatmedari bu atıflardaki çelişkileri ve ulemaya tanınan yetkileri (velayet-i fakih ilkesini) eleştirir:

Kimse halkın egemenlik hakkını sorgulayamaz… (Dolayısıyla), halkın isteğine dayalı ve İslam hukukunun ışığında, azınlık haklarını da dikkate alan bir demokrasi tesis edilmelidir. 4

Usule ilişkin süregiden bu gibi tartışmaların ötesinde Devrim bir yandan Halkın Mücahitleri örgütünün terörüyle mücadele ederken, öte yandan ise 22 Eylül 1980 tarihinde Irak’ın (Saddam Hüseyin’in) açtığı savaşla, daha doğrusu Devrimin boğulması çabalarıyla karşı karşıya gelir.

1982 yılında Irak ateşkes ilan etse de bu kez savaşı sürdüren Humeyni olur.

Ortaya çıkan bu olumlu şartlarda barışı yani savaşın sonlandırılması talebini savunan Şeriatmedari tutuklanır ve Humeyni de ancak 1988 yılında, adeta “bir zehri içer gibi” savaşı sonlandırdığını ilan eder.

Aynı yıl İslami hükumetin, maslahat ilkesi gereği olarak her türlü fıkhi ilkeyi yasaklayabileceğine veya mubah kılabileceğine dair bir fetva verir. 5

Bu, doğrudan velayet yetkisiyle ilgili bir tasarruftur. Akabinde ise halefi olan ama sürdürülen baskıcı ve adalete mugayir uygulamaları eleştiren Muntazıri’yi azlederek halef olarak Ali Hamaney’i atar. İpler ise bir Uzmanlar Meclisi’nin elindedir. 

Her ne kadar “Anayasa, yasama sorumluluğunu meclise vermiş olsa da aynı zamanda -üyelerinin hepsi de kıdemli fakihlerden oluşan- Anayasayı Koruyucular Konseyi’ne, bu yasaları onaylama ve parlamento üzerinde yetki kullanma otoritesi verdi.” 6

Bu sorumluluğun hakkıyla sürdürülebilmesi içinse öncelikle o güne değin siyasete karşı mesafeli olan din adamlarının siyasileşmesi gerekmektedir.

Ama siyaset barışçı bir yönteme dayanmalı, terörü ve silahı esas almamalıdır. Öyle ki bu konudaki stratejik ayrımını, Devrim sürecinde Fedaiyan-ı Halk ve Halkın Mücahidleri gibi silahlı mücadele yanlısı gruplarla işbirliğine yanaşmayarak açık bir şekilde ortaya koymuştur. 

İkinci Dünya Savaşı akabinde yükselen İslam ülkelerinin bağımsızlaşma ve özgürleşme mücadelesi, postkolonyal bir dönemin ve kuşağın sömürgeciye karşı verilen küresel savaşımıyla koşuttur.

Bu süreçte sömürgelere bulaşan modernist etkiye karşı Humeyni’nin ileri sürdüğü sadece madunlara özgü bir tepki olmaktan öte, bir kavramsal ağ ve yeni bir ideolojidir.

Kuşkusuz bu İslamcı ideoloji de, sömürgeciye karşı mücadelenin devam ettiği yüz elli yıl boyunca en az üç veya dört kez farklı kuşaklar ve yorumlarla yenilenerek mücadelesini sürdürmüştür.

Sosyalizmin iddiasını yitirdiği, liberalizmin kendisine uygun bir taban bulamadığı ve ulusçuluğun karmaşık kültürel cemaatlerin ihtilaflarını çözümleyemediği bir tarihsel kertede İslamcılık, sadece devrimci bir siyaset olarak değil, bir entelektüel teklif olarak da öne çıkacaktı.

Bugün artık siyasal gerçekliğin şartlarına ya da çıkarların baskısına boyun eğilen bir manzara karşısında göklere yükselen o feryatlar kadar sloganlar da anlamsızlaşmış olabilir.

Zira yaşadığımız dünya postkolonyal dönemin koşullarından oldukça uzaklaşmış durumda.

Geldiğimiz noktanın kazanımları ise günümüzde artık göze çarpmayan ya da önemini yitirmiş bir heyecanın ve ütopik romantizmin kaybına değmeyecek kof bir iyileşme olarak da görülebilir ve buna karşı ileri sürebileceğimiz hiçbir aklı başında itiraz da olamaz.

Ama her kuşak bir öncesine borçlu olarak doğmaktadır sanki ve İbn Halduncu (kadersi) bir değişimin bu fazında asıl, hayallerin kaybıdır trajik olan ve yerine hiçbir şeyi koyamayacağınız bir umudun yitimi.
 

Yine de şu notlar, sadece bir devrimcinin günlüklerinde ya da gökyüzünün katlarına yükselmiş olan çığlıklarda değil de, yaşayan toplumsal belleklerde de varlığını sürdürmektedir.

Sözgelimi Şeriati’nin Ali’nin Şiasında ifadesini bulan devrimci arayışı ya da Humeyni’nin adeta Gandici bir bakışın izleğindeki şiddeti reddeden stratejisi ki Cevdet Said’in mücadele anlayışı da bu bakışı izler.

Ve hatta Kutub’un köktenci toplumcu adaleti, Malcolm X’in o özgürlükçü öfkesi…

Kaldı ki ancak bu sıçramadan sonra İslam dünyasında kadınlar kamusal alana çıkarlar ve bu bazıları için bir farkındalık veya olumluluk olarak nitelenmese de bir daha da dönmek istemezler evlerine.

Böylece kamusal alan salt eril bir dünya olmaktan çıkarılarak ehlileştirilir. Büyük ölçüde eril ve otokrat bir cumhuriyete tabi olunmanın ötesinde önemli bir adım atılamasa da bir dönemin sona erdiği de açıktır.

Ulusçu ve mezhepçi taassuplar yıkılamasa da zorlanmış ve ABD karşısında küresel bir direnişin imkânı ortaya çıkmıştır.

Sünnî bir imamın arkasında Şiîler’in kıldıkları namazın câiz olduğunu söyleyen ilk Şiî otorite de Humeynî’dir. 

Cumhuriyetlerin demokratikleştirilemediği bir kerte ise aslında Kur’an okumalarının ilerletilemediği, tarihin eril ve otokrat okumasının alt edilemediği bir eksiltili toplumsallığın kültürel belirtisidir ve bunun sorumluluğu sadece bu kuşağa ait değildir.

İstişarenin eksiltildiği bir İslam tarihi, Ensar kadar kadınları, sözgelimi Fatıma ve Aişe’yi de eksiltir siyasetten ve geriye eril ve monarşik hanedanlıklar dışında hiçbir tortulanış bırakmaz.

Devrim ise, din adamlarının kadınlara karşı çekincelerine rağmen, özellikle devrim sürecince kadınları hareketlendirerek kamusal alana çıkarsa da Devrim’den sonra yeni kısıtlamalara maruz bırakır.

Ama genel olarak bu kısıtlamalar alkol yasağı ve örtünün biçimsel de olsa icbarının ötesini zorla(ya)maz. Müzik, sinema, eğitim, çalışma hayatı, siyasete ve kamusal hayata katılım gibi alanlarda artık geriye dönülmez.

Tüm bunlara rağmen “ne Doğu ne Batı” ya da “ne Şiilik ne Sünnilik” sloganları artık boşlukta yankılanan karşılıksız çağrılar olmaktan öteye gitmez.

Tıpkı eşitlik, kardeşlik, hakkaniyet, ümmetin birliği çığlıkları gibi. Yeni soylar ve yeni feodaller belirmiştir sadece ve tarih bir kere daha içererek aşılmış, yani safralarından kurtulanamadan geleceğe itilmiştir.  

Tüm bunlara rağmen oldukça zorlu bir mücadele süreci izleyen Humeyni, sonuç olarak İran’da, hiç kimsenin hayalini bile kuramadığı bir devrimi gerçekleştirmiştir.

Büyük bir dikkat, sabır ve azimle geçtiği o zor ve imkânsız gibi gözüken yollar ise beş evrede özetlenebilir: Siyasetin dışında olduğu 1920-1940 yılları, Anayasacılığı (1940-1971), Devrimci dönemi (1971-1979), Velî-i Fakih (1979-1987) ve Mutlak Velî-i Fakih dönemleri. 8

Sabır ve itina ile örgütlediği Devrimi ise ölümünden önceki nihai Anayasa değişikliğiyle Velayet-i Fakih’e, ama reformcu Muntazıri’ye değil de muhafazakâr Ali Hamaney’e emanet ederek dünyadan ayrılacaktır.

Devrim olayı, o âna kadar zihinlerde bir fikir olarak dolaşıp duranı alenileştirir ve ortalıkdalaştırır. Gün gelip heyecanlar durulunca asıl elde kalanlar da belirginleşir.

Bu, tam olarak umut edilenler olmasa da, eski dünya yıkılmış ve yeni bir gerçeklik olabildiğince hayata geçirilmiştir.

Daha ötesi yok mudur? Vardır elbette. Ama bu, yaşayanların inisiyatifine bırakılmış olan yeni bir süreçtir ve orada ise ütopyalar değil de gerçeklik ağır basacaktır.

İran Devrimi’nden intifadaya ve Arap Baharı’na kadar giden süreçler aslında İslam dünyasının Cemaleddin Efgani’ye kadar dayandırılabilecek, oradan 1891 yılındaki müçtehit Hasan Şirazi’nin başlattığı tütün kıyamı ile sürdürülecek bir özgürleşme ve bağımsızlaşma mücadelesinin hikâyesidir.

Bu sürecin içerisinde koşut bir biçimde başka sarmal hikâyeler de vardır elbette.

Namık Kemal’den Âkif’e, oradan Aliya’ya doğru giden ve Âkif’in “İnkılâb istiyorum ben de, fakat Abduh gibi…” dediği, aynı yöne doğru akan farklı hikâyeler.  

Şeriati’nin özgürlükçü devrimciliği, Aliya’nın demokratik çoğulculuğu gibi.

Siyasal taleplere ve isyanlara değil de eğitime, tefekküre, özgürlüğe ve özerkliğe dayanan farklı toplumsal değişim arzuları ve biçimleri gibi…

 

Kaynaklar:

1. TDV Ansiklopedisi, HUMEYNÎ md.
2. “Aslına bakılırsa, İslam Cumhuriyeti’nin (Ayetullah Humeyni’nin Paris’te onayladığı) anayasa taslağı oldukça seküler ve demokratikti. Fransa Cumhuriyeti’nin anayasasından esinleniyordu ve ilahi egemenliğe ya da velayet-i fakihe hiçbir atıfta bulunmuyordu, sadece yasamaya nezaret edecek altı hukukçu ve beş din adamı içeren bir ‘koruma konseyi’den bahsediliyordu. Ne var ki planlanmış bir kurucu mecliste nihai olarak onaylanmasından önce, Devrim Konseyi’ndeki ve yeni kurulan İslam Cumhuriyeti Partisi’ndeki (şeriat yönetimi ve İslami hükümet isteyen) sertlik yanlısı İslamcılar taslağı kökten değiştirdiler ve ona aşağı yukarı bugüne dek süren biçimini verdiler.” (Asef Bayat, Siyaset Olarak Hayat, Metis Y. s. 402.)
3. Arshin Adib-Moghaddam, age, s. 267.
4. Amirpur, age, s. 190.
5. Amirpur, age, s. 208.
6. Arshin Adib-Moghaddam, age, s. 376.
7. TDV İslam Ansiklopedisi, Humeynî md.
8. Arshin Adib-Moghaddam, Vadi Y. age, s. 109.

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.