Ümit Aktaş: İttihatçılık ve demokrasi

17.06.2023

Ümit Aktaş, indyturk.com’da “İttihatçılık ve demokrasi” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Yazıyı aşağıya alıntılıyoruz.

İllüsrtrasyon: Eva Vázquez-Foreign Policy

Michel Foucault, “tarihsel olarak, birbiri üzerine yaslanan üç iktidar rejimini ayırt eder. Kral tebaasının hayatı ve ölümü üzerinde hak sahibi olduğundan, özünde dikey bir şekilde işleyen (cezalandırıcı) iktidar biçimi kraliyet egemenliği, üretken bireyler yaratmayı görev edinen disipline edici (gözetleyen: panoptikon) rejim, düzenleyici ve ıslah edici bir dizi mekanizma ve bilgi aracılığıyla bireylerin yaşamlarının sorumluluğunu üstlenme amacı taşıyan bir biyopolitik sistem (kitlesel bakım, eğitim ve üretim: sosyal devlet ve kapitalizm).” 1

Biyopolitika toplum üzerinde nüfusun gözetimi, denetimi, eğitimi, kültürü ve belli amaçlara yöneltimi gibi iktidar teknolojilerinin uygulanmasıdır.

Kapitalizm ve neoliberalizm, yani toplumun belli bir üretimsel organizma ve yönetimsel mekanizma haline getirilme çabaları, kavramı daha da belirginleştirmiştir.

Modern yönetim tekniklerinin toplumun bütün hayatına nüfuz ettiği, üretimden tüketime, sağlıktan eğitime, yönetimden siyasete değin bireyi ve toplumu ürettiği ve örgütlediği bir aşamadır bu.  

Osmanlı İmparatorluğu da Fransız Devrimi’nden itibaren başlayan modernleşme ve ulusallaşma süreci içerisinde, yaklaşık 30-50 yıllık gecikmelerle bu süreci takip eder.

Tabii bu, geleneksel tarih ve toplumdan kopmayı gerektiren, emperyalist baskılar yanında toplumsal bir dirençle de karşılaşılan oldukça sancılı ve sorunlu bir süreçtir.

Öyle ki padişah dahi yaşanılan kriz karşısında bir güvenceye sahip değildir. Nitekim bu süreç içerisinde III. Selim ve Abdülaziz katledilir. II. Abdülhamid İttihatçı bir darbe ile iktidardan düşürülür. Vahdettin yurdunu terk etmek zorunda kalır. 

Padişahlıktan meşrutiyete, oradan ise cumhuriyete bu geçiş süreci İttihatçı bir ideoloji ve örgütlenmede vücut bulur.

İttihatçılık, vatanın çöküşüne karşı teyakkuza geçen toplumsal bir kesimin yeni bir sosyopolitik mekânda yurtlanması ve İmparatorluğu da bu yurtlanma biçimine zorlamasıdır.

Bu kuşak her ne kadar yenik düşmüşse de ortaya konulan belki de kendilerini de içerisinde buldukları bir kriz tutumu, sistemin damarlarında dolaşmayı sürdürmüştür. 

Esasında ise böylesi bir tutum, çöküş sürecinde yaşanan kriz durumuna verilen bir cevaptır.

Buradaki temel sorun, geleneksellikten modernliğe geçme çabası içerisinde olan bir toplumun ayağının altındaki zeminin kayması ve bu zeminin büsbütün kaybedileceğine dair bir korkudur.

Bu hissiyatı güçlendiren, Anadolu’daki yerleşikliğini bir türlü güvenceye kavuşturamayan, göçebeliğe dair bilinçaltı bir korku halidir ki bu korku günümüzde de sürmektedir.

Bu süreç içerisinde ardı ardına birçok akılsızca eylem yapılmış, sonuç olarak ise Anadolu coğrafyası elde tutulabilmiştir. 

İttihatçılık, her ne kadar bu korkunun bir sonucu olarak ortaya çıksa da, diğer bir yönüyle Tanzimat’la başlayan modernleşme meselesini de rasyonalize eder ki bunun en önemli tarafı, o güne değin bir imparatorluk mantığına dayanan kozmopolit milletler anlayışı içerisinde olan sosyolojiden Türklüğe dayalı bir millet yaratılma sürecine geçiştir.

Bu ise ister istemez derin ve kanlı çatışmalara; göç, mübadele, tehcir ve tenkile dayanan yeni bir toplum (millet/ulus) yaratma mecburiyetine yol açar. 

Coğrafya bu millet içindir artık ve bu, Türklüğün vatanıdır. Bu millet eğitilmeli, aktifleşmeli ve siyasal sürece dahil olunmalıdır; zira artık Asyalı değil, Anadolu’ya ait bir millettir.

Salt tarımsal üretimle yetinmemeli ve teknolojik bir üretime geçirilmelidir. Bu aynı zamanda bir öznelleşme, belli bir modern imgenin izleğinde bireyleşerek toplumsal hayata katılma ve toplumsallık içerisinde etkinleştirilmeye dair de bir arzunun yaratılmasıdır.

Böylece birey artık emredilen bir otomat, bir çiftçi ya da asker olmaktan çıkarılarak, bu buyruğu içselleştiren bir arzulayış, bir yurttaş haline ge(tiri)lir. 

Abdülhamid‘den itibaren imparatorluktan millete, tebaalıktan (din esaslı) milliyete yönelen bu çaba, İttihatçılarla birlikte oradan da (ırk esaslı) ulusalcılığa doğru bir sürece evrilmiştir ki bu çaba, özünde, biyopolitik bir siyasallığın da göstergesidir.

19’uncu yüzyıl boyunca aktarılan modern kurumlarla birlikte modernlik zihniyetinin ve siyasetinin alımlanmaması düşünülemezdi zaten.

Abdülhamid bu süreci bir otokrasi eşliğinde götürürken, ilk meclisi (Meclis-i Mebusan) kapatarak ve meşrutiyetçi meclis tarafından da iktidarından edilerek, her iki meclis arasındaki o geleneksel himayeci eda ile çok dinli, çok dilli imparatorluktan modern bir millet oluşturma çabası içerisine de girilmiştir zaten.

Bu çaba, kendisi iktidarını kaybetse de maksadına büyük ölçüde ulaşmış ve geriye mantıksal olarak ulusal bir yeni durum bırakmıştır.

Abdülhamidçi millet ile Kemalist ulusalcılık arasındaki geçişi sağlayan İttihatçı tutum, bu iki dönem arasında, hemen her kriz durumunda ortaya çıkan bir kriz yönetme işlevi olarak da belirginleşecektir.

Cumhuriyetle birlikte, milletin sultana bağlı muhafazakârlığıyla ulusun Ata‘ya bağlı cumhuriyetçiliği ortak bir zeminde yurtlansalar da, şizofrenik bir bölünmeyle siyasetten ahlaka, kültürden örfe değin bir yarılmayla aynı coğrafyada iki farklı halk (millet ve ulus) oluşturacaktır.

Bu farklılaşma üzerinde zihinlerini yoran sorumlu aydınlar, dar da olsa bir ortak/ara zemin üzerinde uzlaşının yollarını arasalar da, bunu üretecek bir siyasal yenileşme ve etkinlik de sağlanabilmiş değil.

Kaldı ki aradan geçen süreç içerisinde gelinen noktada tartışılması gereken, bir millet/ulus veya padişahlık/cumhuriyet çatışmasından ziyade, yeniden etkinleşen İttihatçı ulusalcılığa ve bunun üstüncülüğüne karşı, demokratik eşitlikçiliğin siyasal arayışı ve bunun ortaya konulabilmesidir.

Bu arayışın kökleri 1960 sonrasında meclise temsilcilerini gönderen sosyalistler ve 1970 sonrasındaki Milli Görüş hareketinin, ulusalcı partiler dışında meclise girerek fiili bir demokratikleşme mücadelesi başlatmalarına dayanır ki, 1980 sonrasında ise bu iki demokratik (halk tabanına dayanan) akıma bir de Kürt hareketi eklenmiştir. 

Batı dünyasında demokratik eğilimlerin etkinleştiği süreci takiben, Türkiye’de de post-kolonyalist süreci de izleyen bir insan hakları mücadelesi ve demokratikleşme çabaları başlarken, öte yandan da kapitalizmin etkinleştiği bir neoliberalist sürecin baskıları da hissedilir.

Ve bütün bu eğilimler AK Parti iktidarının ilk döneminde kendilerini bir biçimde ifade ederek fiili bir demokratikleşme sürecine katkıda bulunmuş olsalar da bu süreç, anayasal bir değişimle kemale ulaşamadığından, 2013’ten itibaren belirginleşen bir krizle sistem, cumhuriyetçi ulusallıkta direterek yeniden İttihatçı kodlarına dönmüştür.

Temel sorun ise artık bölünme ya da şeriat korkusu değil, demokratik bir siyasetin imkânı ile toplumun iplerinin elden kaçırılabileceğine dair himayeci/seçkinci bir korkudur.

1980’den, yani Turgut Özal’ın neoliberalist politikalarından itibaren her iki temel eksen açısından da büyük ölçüde değişim yaşanmış olup, sorunların tartışılması kadar çözümü açısından da artık bu yeni durum üzerinden hareket edilmektedir.

Bu süreci devam ettiren AK Parti 2011 seçimleri de dahil girdiği üç seçim dönemi içerisinde kendi siyasal sosyolojisini oluştururken, Türkiye sosyopolitiğini de yeniden biçimlendirmiştir.

Bir tür biyopolitik faaliyet çerçevesi içerisinde sürdürülen bu çaba, demokratik bir toplumsallığa ve çoğulcu bir siyasete yönelince, siyasal ve kültürel çoğulculuğun toplumsal birliği tehdit eden bir parçalanma olarak algılanmasına dair ortaya çıkan ulusalcı tepki, AK Parti’yi de kendi zeminine çekerek, yeni İttihatçılık diyebileceğimiz bir milliyetçi, muhafazakâr, ulusalcı koalisyona yol açmıştır.

Giriştiği o yoğun demokratikleşme çabasını toparlayamayan AK Parti’nin, gidişattan kaygıya kapılan devlet güçlerince ikna edilerek yeniden sistemin kodlarına dönülmesi sürecinde yaşanan panik havası, esasında bu tür bir sürece yeterince hazırlıklı olunamayıştan kaynaklanan stratejik bir yenilgidir.

Kendisini tarihsel alışkanlıklarına ve hatta içgüdülerine dayanarak kurtarıcı bir askeri söylem ve pratik içerisinde ifade edebilen bu kriz durumları, ulusalcı bir tepki üretme yordamı olarak belirginleşerek, ürettiği bilinçaltı korkuyla, ortaya çıkan demokratik çoğulculuğa karşı ulusalcı tekilcilikte diretecektir.

Askeri bir söylem (ideoloji) ve çözüm (pratik) olarak tezahür eden bu yegâne sorun çözme biçimi, tarihsel deneyimin öğrettiği en bilinen (içgüdüsel) davranış biçimidir ve adeta bir avadanlık gibi ulusal bir felaket/panik ânında el atılacak bir yordamlar manzumesidir. 

Belki de önümüzdeki süreçte üzerinde kafa yorulması gereken de işte bu içgüdüsel tutum olmalıdır ki bu avadanlığı İttihatçılar kadar yeri geldiğinde ve kendilerine özgü biçimlerde Fetullahçılar, Milli Görüşçüler, sosyalistler ve Kürtler de kullanmıştır.

Dolayısıyla bu, coğrafya üzerinde hak iddia eden güçlerin bilinçaltındaki yegâne çözüm önerisi ve biçimidir.

Oysa mesela depremler karşısında toplum siyasetten farklı, dayanışmacı bir avadanlık kullanır ki sorun toplumsal güçlerin neden bunu siyasal süreçlerde de kullanmayışındadır.

Esasında siyasal süreç, daha Anadolu’da yurtlanma çabasının başlangıcında toplumun elinden çekilip alınmış; Ahilik ve Bektaşilik gibi sivil toplum örgütleri tasfiye edilerek devlete dair yetke de gazilerin inisiyatifine bırakılmıştır. Bunun en yakın bir misali de İstiklal Savaşı sürecidir. 

Geldiğimiz nokta itibarıyla Cumhuriyetçi ittifak, kendi ideolojik sosyolojisini oluşturduğu gibi toplumsal rolleri altüst ederek karşı toplumsal kesimleri, yani sosyalist, İslamcı, Kürt, Alevi ve liberal kesimleri de demokratik bir zeminde buluşmaya zorlamıştır.  

Bir tarafta vatanın ve milletin tehlike içerisinde olduğuna dair bir endişe taşıyan derin Anadolu, öte yanda ise toplumun farklı bileşenlerinin kendilerini demokratik bir çoğulculuk içerisinde ifadesinin imkânını savunan çeperler: Cumhuriyetçi ulusalcılıkla demokratik çoğulculuk. 

İttihatçılığın Cumhur İttifakı’nda vücut bulan organik modeline karşı ise demokratik eğilimler, Millet İttifakı’nda HDP’yi ve sosyalistleri de sürece dahil edebilecek çoğulcu bir organik uzlaşıyı sağlayabilmiş değil.

Dolayısıyla demokratik eğilimlerin, son seçim sürecinden de yola çıkarak toplumun bu konudaki (laik veya dinî) teopolitik bilinçaltı ya da örfü üzerinde daha bilinçli ve uzun vadeli çalışmalar yapması gerekmekte.

Zira muhtemel bir uzlaşının en sorunlu yönleri, laikliğe ve muhafazakârlığa dair rezervlerdir.

Dayandığı sosyolojilerin duyarlılıklarını dikkate alan ve gelenekle bağlarını ihmal etmeyen demokratik ittifak, Doğu ile Batı arasındaki o kritik dengeyi de korumayı gözetmeli; Doğucu ya da Batıcı bir sapmaya izin vermemelidir.

Medine kadar Atina’yı da dikkate almalı, eşitlikçilikle pastoralliği harmanlayabilmeli, kapitalizm kadar despotizme karşı da mesafesini koruyabilmelidir.

Sonuçta bu bir ölüm kalım meselesi değil, toplumun geleceğine dair tasarının biçimlendiği siyasal bir rekabet alanıdır. 

Görülen o ki Türkiye, Osmanlı gelenekselliğinden kopsa da belli bir sürekliliği de korumaktadır.

İttihatçı eğilimlerce oluşturulan Cumhur İttifakı milli iradeye ve bu iradeyi şahsında somutlaştıran, kendisine olağanüstü nitelikler atfedilen karizmatik bir lidere dayanırken, lidere veya ulusa bağlılıkta kültleştirilen anlayışlara karşı çıkan demokratik eğilim (Millet İttifakı) ise el yordamıyla da olsa yeni ve toplumsal farklılıklara dayanan bir stratejiye, arkaik yüceltmelere ve bunun yol açtığı zorbalığa karşı çıkan bir anlayışa yönelmekte.

Ama tüm bunları belli bir bilinçle yaptığını, kendi misyonunun farkında olduğunu söyleyebilmek de pek mümkün değil.  

Dolayısıyla henüz dağınık olan bu anlayışın tartışmaya açılması, kendi sosyolojisinin parçalarını geçici seçim ittifaklarının ötesine giden bir biçimde uzlaştırması ve bir bilince kavuşturması gerekmekte.

Bu ise zorunlu olarak eleştirelliğin güvencelenmesi ve ifade özgürlüklerinin savunulmasının yanı sıra, toplumsal ve siyasal sorunların lider merkezli çözümü yerine şûra, istişare, müzakere gibi insanların eşit şartlarda katıldığı ve toplumsal tabandan itibaren edimselleşen yollarla tartışılarak bir sonuca bağlanmasını gerektiren farklı bir siyasal anlayıştır.

Dolayısıyla da siyasal karar süreçlerine toplumun katılımı etkinleştirilmelidir; zira toplum, iradesinin bir liderde cisimleştiği ulusal bir birlik değil, farklı eğilimlerin belirginleştiği, çatıştığı ve uzlaştığı çoğulcu bir rekabet alanıdır.

Siyaset kadar hayatın farklı alanlarında da tercihler, ehliyet ve liyakate göre yapılmalı; adaletin tecellisi ise iktidar güçlerinin otokrat liderdeki tecessümü ile değil, yasama, yürütme ve yargı arasındaki güçler ayrılığı yoluyla sağlanmalı ve tüm bunların siyasal olduğu kadar ahlaki bir mesele olduğu da unutulmamalıdır.

1. Özgürlük ve Bilgi, Fons Elders’le Söyleşi, Michel Foucault, Sel Y. s. 68. (Parantez içleri bana ait.)

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.