Ümit Aktaş: Kur’an’ın anlaşılmasına dair

31.07.2023

Ümit Aktaş, indyturk.com’da “Kur’an’ın anlaşılmasına dair” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Yazıyı aşağıya alıntılıyoruz.

Fotoğraf: Anis Coquelet/Unsplash

Vahyolduğu o 23 yılın heyecanından, sıcaklığından ve bu süreç içerisinde yaşanan gerilimlerden uzaklaşmış haliyle Kur’an, onunla karşılaştığımızda bize ne söylemekte?

Dahası bizler bu karşılaşmadan ne murat etmekteyiz?

Kuşkusuz bu karşılaşma, müminlerin o dönemdeki ilk karşılaşmalarından, o karşılaşmanın olaylarla yoğrulmuş heyecanından yoksundur.

Sadece duygular değil elbette, kavramların da başlangıçtaki renkleri tarihin tozuyla o canlılığını kaybetmiştir.

Diri olan anlamı bulup çıkarmak ve o anlam haritasında bize özgü bir yol bulabilmek ise işin içerisine kişisel ya da cemaatsel hissiyatın da karıştığı bir feraseti gerektirir.   

Temel amacı insanları uyarmak, hakikati açıklamak ve bu hakikat uyarınca bir yandan mevcut toplumu eleştirirken diğer yandan ise yeni bir toplum inşa etmek olan Kur’an ayetlerinin vahyi, bu temel strateji çerçevesinde gerçekleşmiştir.

Dolayısıyla yeni okumaların da bu strateji boyunca yapılması, anlama ve eyleme açısından daha doğru bir yol olacaktır.

Bu artsüremli ve biçimsel anlam haritasının ötesinde elbette metaforik anlatımın (müteşabihat) katmanlı anlam derinlikleri vardır ki bunun için de tarih, siyer, antropoloji, kültür, sosyoloji, felsefe, yorumbilim, dilbilim, edebiyat gibi alanlardan yararlanılması gerekmekte.

Hayatı bir anlama kavuşturma çabası, olumsuzluklarla karşı da bir mücadele çağrısıdır. Kendi kurtuluşun, başkalarının da kurtuluşuyla mümkündür çünkü.

Dolayısıyla Kur’an, cari anlayışlara karşı salt eleştirel bir tutum izlemekle yetinmez; üslubu reddiyeci, savaşçı ve dünyayı değiştirmeye yönelik söylemlerin dolayımından geçerek hayatın mahiyetini aydınlatır.

Müşrikler karşısında kullanılan sert dil, kitap ehline karşı polemiklere dönüşür, münafıklığın ruh halini ve şahsiyet sorunlarını çözümler ve müminlerle, uyarılarla birlikte dostane, kimi de eleştirel öğreticilikle bir sohbet yürütür. 

Okumaların yüzeyselliğini ibadetleştiren biçimsellik ise anlatıda izlenen temel stratejinin, dolayısıyla da kastın ve katmanların anlaşılmamasına yol açabilir.

Bunda sözün tarihsel süreçle ilişkisi kadar mekânın, içerisinde olayların olup bittiği soyut bir sahne olmaktan öte ideale doğru değişime uğrayan toplumsal bir karmaşa olarak kavranamamasının da etkileri vardır.

İnsanın fail niteliğinin, öznelliğe doğru gidişindeki iniş çıkışların kavranamaması da bir başka sorundur.

Zira anlatıdaki insanlar ve toplum salt olaylara maruz kalmaz; bizzat olayların içerisindedir ve hatta olayların da failidir.

Medine toplumunun (medenî toplumun) oluşumunu sağlayan Kur’an’daki hitap, olgu düzeyi, mümkünat düzeyi ve ideal düzeyi olmak üzere, birbiriyle ilişkili olsa da farklı düzeylere ve ufuklara doğrudur.

Bu düzeylerin karıştırılması ve aralarındaki farklılığın kavranamaması yanlış anlamaların en büyük nedenlerinden birisidir. 

Olgu düzeyi doğal olarak tasvirîdir ve mevcut örfü veya toplumsal durumu (cahiliye) tanımlayarak kimi yerde eleştirir, kimi sükût eder (mubahlık), kimi de destekleyerek onaylar (örf).

Muhatap genel olarak tüm toplum, özel olarak ise Müslümanlardır. Müşrikler, münafıklar, Yahudiler ve Hıristiyanlardan, onların iddialarından ve bu iddialarının cevaplandırılmasından söz edilerek, duruma göre ret, eleştiri ve tasvip gibi sonuçlara gidilir.

Mesela ruhbanlığın, münzeviliğin, hurafelere dayanan inanışların, zalimane yönetimlerin eleştirisi ve reddi gibi. Bu tip tasvirî anlatımlar esas olarak mevcut dünyayı, tarihsel sahneyi tanımlamaktadır.

Dolayısıyla buradaki anlatıların olumlu anlamda ideolojik veya yargısal hükümlere konu edilmesinden ziyade yaşanılan sürecin anlaşılmasına dair kültürel bir düzeye hamledilmesi gerekir.

Bu tasvirlerde geçen köleci, şiddete meyyal ve ataerkil toplumun niteliklerinin eleştirel ve hatta olumsuzlayıcı yönü dikkate alınmaksızın okunması, ortaya buna dair uygulamaların (köleciliğin, ataerkinin, hurafelerin, akıldışılıkların…) olumlanarak sürdürülmesi gibi bir çelişkiyi de çıkarır.

Mümkünat düzeyi mevcut şartları zorlayarak da olsa, uygulanması gereken hedefleri belirtir.

Anlatının temeli müşrik zihniyetin reddine dayanır ki bu sadece dinsel bir ret olmayıp, hayata sinmiş olan o pagan kültür ve cahilî örfe varıncaya kadar köktenci bir rettir.

Bu olumsuzlamanın ve hesaplaşmanın çatışmalarından geçen Müslümanların kendilerini değiştirmesi aynı zamanda verili dünyanın da değişmesi anlamına gelir.

Bu düzeyde ele alınan meseleler, günün şartları içerisinde değiştirilebilecek meselelerdir.

Sözgelimi akrabalık ve muaşerete dair hükümler, ticari ve toplumsal ilişkiler, ibadetler, işlerin istişare ile yürütülmesi, adaletin sağlanması, sözleşmelere riayet, selamın (barışın= yaygınlaştırılması gibi. Ama yine de bu hayatın kemali anlamına gelmez.

Zira kimi şeyler de vardır ki bir ideal olmakla birlikte ancak toplumdaki ve hatta dünyadaki değişimle birlikte hayata geçirilebilecektir. 

Anlamın ideal düzeyi işte bu hedefler vaz edilerek insanları oraya doğru çağırır. Bu hitabın muhatabı genel olarak tüm insanlar olsa da, özel olarak müminlerdir.

Zira hitabı içtenlikle anlayan ve bundan sonuçlar çıkararak kendileriyle birlikte verili toplumu, onun da ötesinde tarihi değiştirmekle yükümlü olanlar onlardır.

Sözgelimi köleliğin kaldırılması, ırk ayrımcılığının ve sömürünün önlenmesi, insanlar arasında eşitliğin, adaletin ve barışın gerçekleştirilmesi, tarihin ve toplumun anlaşılmasında hurafeler ve büyücülük gibi insanı ve toplumu aklîlikten olduğu kadar sahih bir Tanrı anlayışından da uzaklaştıran anlayışların tasfiyesi gibi.

Yani Medine toplumu (ümmet) tarihsel olarak belli bir olgu içerisinde yaşamaktadır ama bu olgunun doğru ve eğri yanları vardır.

Müslümanlara (cemaate) düşen doğrulukları pekiştirirken, eğriliklerin düzeltilmesi, bunun için cehd edilmesidir.

Ama bu da yeterli değildir. Özellikle de müminler (öncüler), olgunun çok ilerisinde olan ideale, insanî kemâle doğru adımlar atarak, bir yandan fiili durumun gereklerini ifa ederken (kendi çağlarında yaşarken), diğer taraftan ise ideali (geleceğin dünyasını) gerçekleştirmeye çalışmalı; şimdiki ânın gereğini yerine getirirken, ideali gerçekleştirmekten de geri durmamalıdırlar. 

Bu gerilimin insanoğlunun temel yükümlülüğü ve imtihanı olduğu bilinciyle verili dünyaya boyun eğilmemeli, ideallerden vazgeçmek için mazeretler üretmek gibi bir “kötü niyet”e düşülmemelidir.

Kaldı ki cahiliye veya kötülükler çözümlenip bir kenara bırakılacak mevzular da değildir.

Her kuşakta tarihsel sahne yenilenmekte ve neredeyse her şeyin sil baştan yeniden ele alınması gerekmektedir.

Zira toplumsal gelişme teknolojinin birikimsel gelişmesine benzememekte, gelişmeler kadar geriye gidişler de mümkün olmaktadır. 

Nitekim Peygamber (as) sonrasında süreç, cahili örfün ağır bastığı bir biçimde işleyerek kitabın ve hayatın anlaşılma süreçlerine pagan anlayışlar kadar ehli kitabın anlatıları da karışmış, anlamanın saflığından ve olumluya doğru mücadelenin pratiğinden uzaklaşılmıştır.

Sözgelimi İsrailî rivayetler muteberleştirilmiş ve bir sözde bilim mertebesine çıkarılmıştır. Kadınlara yönelik cahilî bakış etkinleşerek kadınlar mescitlerden yani kamusal hayattan uzaklaştırılmıştır.

İstişare ilkesi keyfileştirilerek siyaset sonuç olarak şûra sistemi yerine cari dünyaya uygun bir biçimde sultanlık ve hanedanlığa dönüştürülmüştür.

Irkçılık ve kölecilik tasfiye edilemediği gibi Arapların dışındaki Müslümanlar da ayrımcılığa tâbi tutularak mevaliler olarak aşağı bir statüye yerleştirilmişlerdir. 

Bütün bunlar Kur’an’ın bahsini ettiği tasvirî anlatıların ve dönem örfünün bizatihi kıymet arz eden olgular olarak anlaşılması veya kötü niyetli yaklaşımların bunları kendilerine dayanak kılmasıyla ortaya çıkan sapmalardır.  

Bu tip bahislerdeki olumsuzluklar meşrulaştırılmaya çalışılırken, mümkünat düzeyindeki çabalardan da uzaklaşılmaya başlanmış, ideal düzey ise gerçekleştirilmesi imkânsız ütopik bahisler olarak görüldüğünden ona dair yükümlülükler de bir kenara bırakılmıştır. 

Ütopyaların ideal olana dair çağrışımları yanında muhayyel ve gerçekleşmeyecek düşler olduğundan da bahsedilmekte.

Theodor Adorno, ütopyaların bugünü çekip çeviren olumluluğundan söz ederken, olmamız gereken yeri hesaba kattığımızda, bize bugünümüzden daha da yakın olduklarını belirtir.

Bu uzak ışık, günümüzü de aydınlatan ve kendisine doğru çeken bir umut ışığı ve adeta bir deniz feneri gibi bize yol ve yön gösterir.

İçeriğin peşine düşen bilgi, aslında bir ütopyanın peşindedir. İmkânın bilincinde olmaktır ütopya ve bu bilinç, tahrif edilmemiş olana, somutluğa sarılır. Ütopyanın önündeki engel kesinlikle şimdi gerçek olan değil, mümkün olandır; mevcut düzen içinde soyut görünmesinin nedeni budur. Ona solmayan rengini veren, varolmayandır. Düşünce ona, bu varolmayana -negatif bir biçimde de olsa- yakınlaşan, bir parça varoluş sunar. Esas yakınlık ancak en uzakta olan aracılığıyla elde edilebilir; felsefe o uzaklığın renklerini hapseden prizmadır. 1

O uzaklığı yakınlaştıran felsefe, düşüncelerimiz, ideallerimiz ve hatta solmayan, soldurulmaması gereken tahayyüllerimizdir.

Mümkün olanın ideali ufkumuzdan uzaklaştıran yakınlığı ise ideal olandan caydırıcı bir anlama da sahiptir ki bu çoğu kez tersinden bir anlatımla “çok güzelin, güzelin düşmanı” addedildiği biçimiyle, ehveni şerci bir yaklaşımın olumsuzluğunu da ifade eder.

Yani “ütopyaların ardına düşerek elindeki imkânı da kaçırma, Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan da olma” anlamındaki bir halk bilgeliğini.

Bu tip bilgelikler ise hep sakındırma peşindedir; yaşanılan olumsuzluklardan yola çıkarak olanla yetinmeye çağırmaktır onun muradı. 

Bu kötümserlik, meleklerin insana karşı olumsuzlayıcı bakışını ve Allah’ın bağışlayıcı, olumlayıcı umudunu hatırlatmaz mı?

Yarıda kalmış girişimlerin biriktirdiği olumsuzluklarından çıkabilmek, bizatihi bizi bir insan kılan yön değil mi?

Sözgelimi barış içerisinde yaşama, silahların ya da tiranların olmadığı bir dünya umudu gibi.

Veya sınırların olmadığı, insanların eşit şartlarda yaşayabildiği, saygının ve sevginin yaygınlaştığı bir dünya.

Ama bu ütopik istekler çoğu kez, özellikle de konformistler tarafından, içerisinde olduğumuz durumu altüst edebilecek, elimizdeki nimetleri de kaybedebileceğimiz hayalcilikler ve hatta fesada çağrı olarak da takdim edilir.

Yine de biliriz ki insanı benzerleri arasından sıyrılıp da öne çıkaran işte bu yönü, hayalleri ve umudu ve bunlardan asla vazgeçmeyen yorulmayan azmidir.

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.