Ümit Aktaş: Kürt sorunu

24.06.2022

Ümit Aktaş, indyturk.com’da “Kürt sorunu” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Yazıyı aşağıya alıntılıyoruz.

Son zamanlarda Kürt sorununu, “Kürt sorunu” olarak adlandırmamak ve hatta yok saymak gibi bir eğilim peyda oldu.

İşin tuhaf yanı, iktidar çevrelerinin yaygınlaştırmaya çalıştığı bu eğilimi bazı muhalefet partilerinin de benimsemesi.

Bu sorunu diğer sorunların da yer aldığı bir sepete sıkıştırarak önemsizleştirmeye çalışmak, aslında klasik Cumhuriyetçi reflekse rücu ve Türkiye tarihini Onuncu Yıl Marşı’nın çerçevesine daraltmak gibi bir anlam taşımakta.

Peki, nedir Kürt sorunu?

Kürt sorunu temelde bir demokrasi sorunudur. Yani, yüz yıldır bize demokrasi diye yutturulmaya çalışılan ama özünde padişahlığın (otoriter meşrutiyetin) ana ekseninden pek de çıkamayan bir Cumhuriyet’i sürdürme ısrarının takıntılı halidir.

Cumhuriyetin kapsayıcı bir halk hareketi olduğuna dair bir klişeyi bize, yani halka ezberletmeye çalışan bir zorbalığın çuvala sığdırılamadığı bir göstergedir.

Türkiye’yi neredeyse tüm insani göstergelerde klasman altı bir seviyede tutan başarı(!)nın sırrıdır. İslam ülkelerini horlayan ama Avrupa Birliği’ne de giremeyen ayrıksılığın hazin öyküsüdür.

Kürt sorunu bir insan hakları sorunudur. Farklı halklardan müteşekkil pek çok ülkede çok dilli eğitimin sürdürüldüğü ve birkaç da resmi dilin bulunduğu bir dünyada, ülke nüfusunun beşte birinin konuştuğu dili ve bu etnitsitenin ırksal ve kültürel farklılığını inkârın trajik hikâyesidir.

İnsanlığın biz ve ötekiler diye ayrımsandığı arkaik bir çağda yaşamanın barbarca arzusudur. Kendisini kanıtlamak için ötekini icat etmeye ve bu ötekiliğin varlığı üzerinden yürürlüğe sokulan bir köle efendi diyalektiğini kendi tarihsel mantığı kılma çabası; Kürt kelimesini kürt olarak yazmanın ve hatta büsbütün silmenin -ne olduğu bilinmeyen bir dilin sessiz (dilsiz)’liğine dönüştürmenin- sapkın tatminkârlığıdır.

Kürt sorunu bir dinî sorundur. Ayrı bir Tanrı tarafından yaratılmış olmak veya başka Tanrı’nın kulları olmak ve hatta başka bir tür olmak gibi, kitaba ve hikmete muhalif bir sapkınlıktır.

“Yüce Türk ırkı”na mensup olmamak ya da “seçkin” Hanefiliğe değil de Şafiliğe mensup olmak gibi bir mezhepçiliktir.

Dolayısıyla da insanlığı bir tarağın dişleri gibi eşit kılan bir dini, ırkçı bir bakışla tahrif etmenin modernliği(!)dir.

İnsanın Allah ile baş başa kaldığı o ibadet (Tanrı ile hemhal olma) vaktine bile ırkçı bir baskılayışla müdahil olan, Tanrı ile kul arasına arsızca giren, girme hakkını kendisinde gören bir müstekbirliktir.

Kendi dilleriyle ibadet edenleri terörle suçlayacak kadar vehimler içerisinde olan bir kendini bilmezliktir.

Kürt sorunu bir kültür sorunudur. Medine Sözleşmesi ile farklı dilleri ve dinleri bir arada yaşamaya (bir ümmet olmaya) razı eden bir Peygamber’in çoğulculuğunu ulusalcı bir tekilliğe indirgemenin sadece Türkiye ile sınırlı olmayan bir ırkçılığıdır.

Çok dilli ve çok dinli Avrupa Birliği’ne üye olmaya çalıştığı halde, ülkesindeki farklı etnisiteleri, dilleri, dinleri ve hatta mezhepleri bile yok saymayı veya azgelişmişlikle itham etmeyi marifet bilmenin yüzsüzlüğüdür.

Her dilde türkü söylenen bir ülkede türküyü kültürünün temel koşulu, bir var olma biçimi haline getirmiş bir halkın dilini koparmaktır.

Dengbejlik gibi otantik bir kültürü yaşatmaya çalışmak yerine, yeryüzünden silme çabasıdır. Anadolu’nun çok renkli, çok dinli ve çok dilli kültürel coğrafyasını silerek, bu toprakları çölleştirmenin ilkelce arzusudur.

Arapçanın, Farsçanın silindiği bir coğrafyadan Kürtçeyi de silme uğraşıdır. Avrupa’nın geçmişinde bırak(maya çalış)tığı faşizmi bu ülkede diriltmeye çalışma sorunudur.

Dahası kendi etnik kökenlerini Türklükle örtmeye çalışan muhacirlerin yerli halkları yerlerinden etmeye dair bir alt faşizmidir.

Bu faşizm(ler)in uygulamaya koyduğu bir iç sömürüyü meşrulaştırmasak içinse tüm sömürgeciler gibi bir azgelişmişlik edebiyatı üreten, ırklaştırılmış bir halkı ucuz işçiliğe ve az vatandaşlığa razı etmeye ve dolayısıyla da kapitalizme açmaya azmeden bir geç kalmış ırkçılıktır.

Kürt sorunu bir dil sorunudur. “Göklerin ve yerin yaratılışı ile dillerinizin ve renklerinizin farklı oluşu da O’nun âyetlerindendir. Şüphesiz ki bunda bilenler için nice ibretler vardır” (Rum, 22) ayetinde ifade edilen fıtri gerçekliği inkâr etmek; ana sütü gibi helal ve kutsal olan bir hakkı ortadan kaldırmaya çalışmaktır.

Bu fıtri hakkın tanrısal bir hak olduğunu anlamamazlığın izansızlığıdır.

Tarihleri yüz seneyi bile bulmayan birçok ülkenin başarıyla ve insanca sürdürdüğü çok dilli ve çok kültürlü bir medenileşmenin yerine bir tür vandallığı sürdürmeye çalışmanın atacıl kıvancıdır.

Farklılıklarla karşılaşmanın her ürküntüsünde Onuncu Yıl Marşı’na ve Andımız’a sığınmanın çocuksu tepkisidir.

Komşularıyla birlikte barış içinde yaşamaktan ve krizleri kritiklerle aşmanın elbirliği zahmetine katlanmaktansa, kabadayı bir eda ile hır çıkararak etrafa korku salma dürtüsüne indirgenmiş bir hoyratlıktır.

Kürt sorunu temelde siyasal bir sorundur. Siyasetin farklı seslerin bastırılmasını değil de temsilinin sağlanmasını amaçlayan çok seslileşme anlayışı yerine, tüm farklı seslerin kısıldığı veya susturulduğu bir zorbalığın, geçtiğimiz yüz yıl içerisindeki acı tecrübelerden ders çıkaramayan bir eblehliğin bir kez daha dışavurumudur.

Yerel yönetimlerin güçlendirilmesine dair AB şartını, buradan bir özerkleşme çıkar korkusuyla reddeden ve bu korkuyla AB’ye bile girmekten kaçınan, bu klasman altı konumu bile içine sindiren ama bunu da bir türlü alenileştiremeyen bir kaypaklıktır.

“Arada kalma”nın bu olumsuz ve sinik biçimiyle hem AB’yi hem de Kürdistan’ı sömürmeye çalışırken, varması muhtemel tüm olumluluklardan da uzaklaşan bir akılsızlıktır.

Kendisine sadece bir arada yaşamaya dair değil, birlikte siyaset yapma gibi bir fırsatın sunulduğu bir çoğulculaşma imkânını geriye çevirerek, tekdüzeliğin avuntusuna mahkûm olmanın aptalca yalnızlığıdır.

Siyasetin kelle avcılığı olmaktan çıkarılarak kelimenin tam anlamıyla demokratik bir çoğulluğa evrilmesinin gereğini bilmezlikten gelen, beri yandan ise “Anadolu irfanı”nı dilinden düşürmeyen bir irfansızlıktır.

Kürt sorunu bir iktisadi sorundur. Gelirinin çoğunu zoraki icat edilen ve bir var olma şartı haline getirilen terörle mücadeleye ve askeri harcamalara ayıran, siyasetin en basit tezahürlerini bile bir güvenlik sorunu addederek dikkatini bu alanlarda yoğunlaştıran bir bakış açısının azgelişmişliğidir.

Halkını ezerek, sömürerek ve sömürterek, üstelik de acentelik ettiği bu iç sömürüyü sanki hiç kimsenin bilmediği bir stratejiymiş gibi takdim ederek iktidarını sürdürmenin rezilliğidir.

Kapitalizme kullaştırdığı kendi halkı kadar buna direnen Kürt halkını da bu oyuna sokan ve bu işbirliğine mahkûm kılan bir alçalmanın müşterek söylemidir.

Hayatındaki en önemli kıvancını askeri başarılara indirgeyen, yaratıcılığını büyük ölçüde silah üretimine hasreden, düşünmektense öldürmeyi tercih eden yabanıl bir kabileci paradigmanın sözüm ona çağdaşlığıdır.

Halkının sofrasındaki ekmeği (ç)alarak silahlanmaya sermaye kılan militarizme, sosyopolitik sorunların müzakerelerle çözülebileceğinin ve barış içerisinde insanca yaşanılabileceğinin öğretilememesi sorunudur.

Kürt sorunu farkına pek de varılamamış olan bir ekolojik sorundur. Endemik bir kültürün varlığını koruyabilmesiyle ilgili insani bir ihtimamla imtihan meselesidir.

Onun da ötesinde bir yurdun topraklarının, bu her neye mal olursa olsun, sözgelimi o yurdun sınırları genişlesin ya da daralsın, bombalanamayacağına, atılan her bombanın bir çevre felaketi yarattığına dair bir duyarlılık, bir insani gelişmişlik ve sorumluluk sorunudur.

Bir halkın coğrafyası ile bütünleşmişliğine, bu iç içeliğin kutsal mahremiyetinin dokunulmazlığına rıza sorunudur.

Dilin, kültürün, değerlerin binlerce yılda oluşan sesini anlamaya çalışmanın insaniliğini ve onu her ne için olursa olsun yok etmeye çalışmanın barbarlığını anlayabilme, yani bir izan sorunudur.

Daralmanın sadece coğrafyayı kaybederek değil, değerlerini, saygınlığını, insanlığını, sevgiye ve rızaya dayalı ilişkilerini yitirerek de gerçekleştiğini; coğrafyaların sadece toprağın değil, kültürlerin de kaybedilerek çölleştiğini; bu çölleşmenin yarattığı kuraklığı ve tekdüzeliği görebilme, bu kuraklıkla içinin yanması, karşı tarafın insanlığını yok ederken kendi insanlığını da kaybettiğinin anlaşılabilmesi sorunudur.

Bir kültürel varlık olarak insanın, bir tür olmaktan öte ve özel bir değer olduğunu anlayabilme; aksinin bir yabanıllık, bundan kurtuluşun ise kelimenin tam anlamıyla bir özgürleşme olduğuna vukufiyet sorunudur.

Kürt sorunu bu ülkenin önünde yüz yıldır beklediği bir eşiği atlayıp atlayamamaya, insanlık değerleri içerisinde kalarak yurtlanmaya, dolayısıyla da yurdunu kaybetme korkularından kurtuluşa (ergenleşmeye/rüşte) dair psikanalitik bir sorundur.

“Çağımıza yakışan vakur, sade” bir insanlığın, barışın, korkularından kurtulmanın ve medenileşmenin temel koşuludur.

Dolayısıyla da Kürt sorunu temelde bir Türk sorunudur. Türklerin barbarlıkla medenileşme arasındaki o temel tercihe dair adımı atıp atamaması sorunudur.

Medenileşmenin bir yapılaşma ve teknoloji transferi meselesi olmayıp, insanca yaşamanın huzurunu, eşit olmanın tevazuunu, özgürleşmenin sorumluluğunu, kardeşlik ve dostluk ilişkisinin adaletini benimseyerek kendi hakkına rıza gösterilebilmesi sorunudur.

Önerilen Yazılar

Bir yorum: “Ümit Aktaş: Kürt sorunu

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.