Ümit Aktaş: “Maduniyetin Dönüşümü” Üzerine… 

15.12.2023

Ümit Aktaş, Sait Alioğlu ile hertaraf.com’da “Ümit Aktaş İle “Maduniyetin Dönüşümü” Üzerine… ” başlıklı bir söyleşi gerçekleştirdi. Aşağıya alıntılıyoruz.

Ümit Aktaş: “Diyalektiğin zıt uçlarını bütünleştiremeyen, karşılıklı olarak birbirlerini sağaltamayanlar, ortaya gerçek bir özgürleşme ve maduniyetten kurtuluş hikâyesi de koyamazlar. O zaman ise olagelen, maduniyetin dönüşümüdür.”

Maduniyet, bir eşikte olma halidir. Genelde özne olmaya çalışma ile olamama halidir. O kritik eşiği aşamama, engellenme ve hatta bu hali içselleştirme olarak da tanımlanabilir.

Köle efendi diyalektiğinin mazlum ve madun tarafıdır.

İnsanlık tarihi madunlaşma ile ilgili birçok olaya, olguya, yaşanmışlıklara, hikâyeye ve malzemeye sahiptir.

Kişiyi madunlaştıran, sömürgeleştiren bu “olma hali” genelde, Malik bin Nebi’nin de haklı olarak vurguladığı üzere, “kişinin kendi kendisini sömürge hale getirmesi” sonucunda oluştuğunu, oluşabileceğini belirtmiş olalım.

Biz de, konu ile ilgi olarak, bu konulara eğilen ve kafa yoran, zihinsel çabalar içerisinde bulunan araştırmacı yazar Ümit Aktaş ile “Maduniyetin Dönüşümü” adlı eseri üzerinden bir söyleşi gerçekleştirdik.

Umulur ki beğenilir.

İNSAN HAKLARI…

“İnsanların ve onları çevreleyen dünyanın öne alındığı hatta imtiyazlı kılındığı bir insan hakları kavrayışı doğal haklar kadar vahye ve akla da dayanabilir. İnsanı diğer varlıklardan farklı, özel ve hatta ayrıcalıklı gören bu yaklaşıma göre insanoğlunun yeryüzünde gerçekleştirmesi gereken bir amacı, ideali ve bunu gerçekleştirebilecek bir sığası bulunmaktadır.” (S, 141)

İnsan hakları insanlar arasındaki ilişkilere ve konumuz açısından da oluşan “maduniyet” sonucu var olan hak gasplarına karşı kurgulanmış bir temele, insan aklına ve vahye dayanır.

1) Buradaki amaç var olan maduniyet durumunu ortadan kaldırmaksa, bu iki taraflı görünen şey, temelde bir çelişki mi, yoksa olması gerekenin vücuda gelmesi ve kendini ortaya koyması mıdır?

Bir çelişki ve gerçeklik. İnsanlar arası mücadele insan doğasından da kaynaklanan bir biçimde egemenlik ve iktidar mücadelesidir. Bu egemenlik ise doğal olarak tâbi kılınanları madunlaştırma ihtimaline açıktır. Dinî hareketler kadar toplumcu veya anarşist hareketler de bu ihtimali önlemeye ve ortaya eşitler/kardeşler/yoldaşlar arası sınıfsız ve hiç kimsenin ezilmediği, madunlaştırılmadığı bir yol ve yordam koymaya çalışırlar. Pozitivist anlayışlar maduniyetin aşılmasının aşamalı ve evrimsel bir dönüşümle gerçekleşebileceğini söylerken, dindar, anarşist ve toplumcu hareketler bunun toplumsal bir mücadeleyle tarihin her döneminde gerçekleştirilebileceğini savunmuşlar ve kimi yer ve zamanlarda gerçekleştirmişlerdir de.

***

MADUNİYET – MADUNLUK…

“Maduniyeti sınıfsal ve siyasal açılardan okumak mümkün olsa da, egemenler önündeki buyuruya, tâbiliğe açık bir (gönüllü) kullukla, yoksulluk ve hatta kölelik bile tam olarak anlaşılamayacak olan daha derin, adeta varoluşsal bir sorundur.” (S, 170)

Bu ifadelerden hareket ettiğimizde, yukarıda belirtildiği üzere, maduniyet söz konusu olduğunda, bunun sınıfsal ve siyasal boyutla ve o boyut içerisinde kalan insanları ve insan kümelerinin girmesi gerekir. Ama bu böyle olmayıp Malik bin Nebi’nin de belirttiği üzere bu durum “insanı kendi kendini –o da gönüllü olarak- sömürge haline getirmesi şeklinde de değerlendirilebilir.

2) Normalde insan fıtratı tekil olarak böyle bir şeye pek yatkın olmadığı halde, o ne adına kendine “böyle bir statüyü” layık görebilir?

***

Bu durum maduniyetin daha ileri bir aşamasıdır. İnsanın içerisine düştüğü zaaf ve ezilmişlik halinden çıkamaması ve giderek bu durumu içselleştirmesidir. Zira sömürge ülkelerde olsun, proletarya karşındaki kapitalist tavır alışta olsun, ilk aşama ezilenleri baskı ve yoksunluk yoluyla tâbileştirmektir. Bunun daha ileri bir aşaması ise madunluğun mustazaflarca içselleştirilmesidir. Bu durumda artık madun kendi altlığını, köleliğini veya insansılığını içselleştirir; bu durumunu benimser. O artık bir tarla zencisi değil, bir ev zencisidir. Tüm isyan duygularını bırakmış, evin kölesi olma halin içselleştirmiş, bu duruma boyun eğmiştir. Öte yandan, bunun bir başka veçhesi, insanın kendisini dinî veya siyasi önderler ve hatta Allah karşısında alçaltmasıdır. Oysa Allah bizden bu anlamda bir alçalmayı, özerkliğimizi kaybetmeyi, hiçleşmeyi istemez. İsteseydi şayet bizi böyle yaratırdı. Bizden istediği yoldaşlıktır, velayettir, dostluktur. İnsanın özgürleşmesidir. Madunun ise insani yönleri bütünüyle yok edilerek adeta bir canlı makine haline gelir. Efendisine gönüllü bir biçimde boyun eğen, tâbi olan ve bu durumu içselleştiren biri. Bu ise Kuran’da zikredilen “aşağıların aşağısı” konumudur. Ki insan bu duruma zorla olduğu kadar bile isteye de düşebilir. Bu ise insan olmanın kaybı ve beşeriliğe düşmedir. Oysa insan, beşerilikten insanileşmeye doğru olan çabası sonucu özgürleşerek bir insan haline gelmekte; onur, haysiyet, erdem ve sorumluluğa sahip olarak özgürleşmektedir.

***

MADUNİYETİN DÖNÜŞÜMÜ… MAZLUMLIKTAN ZALİMLİĞE İSRAİL…

“Nazizm bir “şeytanî figür” olarak takdim ettiği ve kendi ideolojisini neredeyse bu karşıtlık üzerinden oluşturduğu ve karşısında maduniyete uğradığını savunduğu Yahudilerden, gerçek bir madun yaratarak, İsrail devletinin kurulmasına bir meşruiyet üretilmesini sağlar.”(S, 219)

Belli ki, Naziler, hem Yahudilerden kurtulmak, buna bağlı olarak Almanya’yı tek ulusun, yani Almanların yaşadığı bir ülke haline getirmek ve aynı zamanda da Müslümanları onlarla uğraştırıp uyanmalarına engel olmak gibi emperyalist bir hayalle işe koyulmuşlar…

3) Nazizm’in, küresel güçlerle birlikte, Avrupa’da madunlaştırılan bir halk üzerinden bu kez toprakları işgal edilen Filistin halkını madunlaştırmasından neler çıkarılabilir?

Yahudiler Avrupa’da yüzyıllarca madunlaştırılmış olsa da, Fransız Devrimi sonrası süreçte giderek medeni haklarına kavuşmaya başladılar. Bu süreçte bir yandan sermayedarlaşırken, öte yandan sosyalist hareketlerde etkili olmakta, dahası ise bilim ve sanat dünyasında önemli isimler yetiştirmekteydiler. Avrupa toplumunun ırkçılığı bunu hazmedemediğinden, Yahudileri yerleştirmek için, Birinci Dünya Savaşından sonra topraklarını idarede zaafa düşmüş olan Filistin’e gözlerini diktiler. İkinci Dünya Savaşı içerisinde Yahudilerin soykırıma uğramasını telafi etmek için, yeni kurulan BM tarafından alınan bir kararla bunu egemen devletlerin zoruyla da desteklediler. “Bir daha asla!” sloganıyla yola çıkan Yahudiler hızlı bir biçimde Filistin topraklarını işgal ederek burayı adeta sömürgeciliğin yeni bir üssü haline getirdiler. Batılı ülkeler böylece hem İslam dünyasını sonu gelmeyen bir krize tâbi kılarken, kendi içlerindeki ciddi bir sorun olan Yahudilerden de kurtulmuş oldular. Tabii bunun bir başka sonucu ise Yahudilerin maduniyetten kurtulmalarına karşı, bu kez de kendilerinin Filistin halkı özelinde İslam dünyasını madunlaştırma ve taşralılaştırma gibi bir işlevi yüklenmeleridir. Bu ise kitapta vurguladığım gibi maduniyetten kurtuluş değil, maduniyetin dönüşümüdür.

***

İSLAMCILIĞIN KÜRESELLEŞ(TİRİL)MESİ VE GARABET…

“Soğuk savaş” süreci içerisinde oluşturulan iki kutuplu ve üçüncü dünya ülkelerini madunlaştıran statüko çatırdamaktaydı. Özellikle İslam dünyasından gelen tepkiler, bir açıdan da bu dünyanın devrimci potansiyelinin tüketildiği bir geçiş dönemine yol açacaktı. “Arap Baharı” ile birlikte sürdürülmeye çalışılacak değişim ve maduniyetin alt edilme çabalarının önü ise Batı dünyası tarafından da desteklenen verili tahakkümler yoluyla, bir daha kesilecektir.” (S, 246)

İslamcılığın kendi dinamikleri incelendiğinde, bu dinamiklerin hemen her coğrafyada esasa dayanan belirli olgular ve kriterler dışında, sair dünya görüşleri için geçerli olan yerel unsurların baskın çıktığı görülür. Bu baskınlık haline bakıldığında, bu hareketler doğru bir strateji oluşturmuş olsa dahi, bu hareketlerin birden bire farklı coğrafyalara açılması ve küreselleşmesi pek mümkün görünmemektedir. Arap Baharı süreci içerisinde ortaya çıkan isyanlar sonucunda İslamcılığın küreselleştirildiği görülse de sonuç olarak bu durum beklenen maksadı sağlamış gözükmemektedir.

4) İslamcılığın, Arap Baharı gibi, genelde dış etkenlere sahip hadiseler üzerinden değil de, onun kendi öz dinamiklerinin hızıyla, ama temkinli bir yer kaplama durumunun olası getirisi hakkında neler söylenebilir?

Arap Baharı sürecinde ortaya çıkan hareketler devrim niteliğinde olmayan isyanlar veya sokak hareketleriydi ve genel olarak da mevcut duruma tepkilere dayanmaktaydı. İsyanla devrimin karakteristiği ise oldukça farklıdır. Devrimler siyasal, toplumsal ve kültürel açılardan belli hazırlıklara dayanan uzun soluklu hareketlerdir. Oysa isyanlar tepkilerin ortaya konduğu ve sonrasında tavsadığı kısa süreli ve hazırlıksız eylemlerdir. Zaten Asef Bayat da bu hareketleri gayri hareketler olarak, yani örgütsüz toplulukların sokak hareketleri olarak nitelemekte. En örgütlüleri Mısır İhvanı olsa da, onun da önemli stratejik hatalar yaptığı ortada. İslamcı kuşağın yaşadığı karşılaşmalarda zaafa uğraması ise bir yandan geleneksel kültürün baskınlığı, öte yandan ise küresel sistemin baskılarını aşamadığı bir deneyimsizlikle ilgili. Aslında içerisinde bulunduğu postkolonyal sürecin baskılarının dışına çıkamadığı bir küreselliğe boyun eğiş, beri yandan aşamadığı ve kendisini yenileyemediği geleneğin karşısındaki boyun eğiş, İslamcılığı klasik davranışların dışarısına çıkmaya zorlamakta ama buna dair de yeterli bir özgürleşme arzusuna sahip değil. Yüzyıllardır baskılanmış toplulukları maruz kaldıkları bu maduniyetin cehenneminden çıkarmak ise hiç de kolay değil. Hz. Musa ile ilgili kıssalar bütünüyle bu sorun etrafında dönmekte. Sonuçta firavunlar, tipik otokratik egemenler olarak halkın İsrailoğullarının da dahil olduğu belli bir kesimini zulmederek aşağılama ve ahmaklaştırma yoluyla mustazaflaştırmakta, yani madunlaştırmaktaydı. Allah ise insanların özgürleşmelerini diler; nebilerin mücadelesi de büyük ölçüde bunu sağlayabilmek içindir. Ama insanlar bunu içten bir biçimde benimsemeli, bir özgürleşme arzusu içinde olmalıdırlar.

***

STRATEJİK YENİLENME KİTABA VE HİKMETE DÖNÜŞ…

“Demokrasiyle İslamiliğin farklı köklere ve havzalara dayanan tecrübeler olduğu ortada olsa da, insanî deneyimlerin geçmişte olduğu gibi günümüzde de paylaşılmaya açıklığı, tartışmadan uzak bir gerçekliktir. Demokratik uygulamalar ise doğal olarak birçok açıdan eleştirilmektedir; ancak daha olumlu bir alternatifin olmaması, bu eksikli tecrübenin, en azından siyasal kazanımları ve pratikleri açısından dikkate alınmasını gerektirmektedir.” … “Buna karşı İslamcılığın siyasal tecrübesi olan “şura sistemi”nin … “ruşeym halinde kaldığı” … şura sistemi” kavramının ise … Ömer bin Abdülaziz tarafından zikredilse de oldukça kısa süren hilafeti döneminde kalıcı bir uygulamaya dönüştürülemediği de ortadadır.” (S, 284)

Var olan gerçekliğin, yani ilk dört halife yönetiminin oldukça kısa sürmesine mukabil geleneksel Sünniliğe göre hilafet Osmanlının hitamına kadar sürmüştür. Bu iş böyle kotarılıp düşünüldüğünde hilafet, bir de ona adeta kutsallık zırhının geçirildiği dikkate alındığında kesintisiz, pürüzsüz ve yanlışsız bir şekilde düşünülebilir. Buna binaen şura ile ilgili yeterli pratiklerin olmadığı bir vasatta, demokrasi gibi alternatiflerden yararlanmak kaçınılmaz gibi gözükmekte.

5) Bunlara bakarak İslam dünyasından ziyade ülkemiz açısından demokrasiyi, laiklik gibi baskıcı anlayışların tasallutundan kurtarıp çoğulculuk içeren bir itidale kavuşturmak, hakkaniyete ve adalete dayanan bir sistem ihdas etmek ne kadar mümkün?

***

Burada işte, arâf kavramına müracaat ediyorum. Yani kutuplar arasındaki çatışmaların parametrelerine sıkışıp kalmış ve dolayısıyla da özgürleşme tutkusu kadar inisiyatifini de yitirmiş olan insanlığın önünü açacak olan o âriflerin, yüksek bakış sahiplerinin anlamı, işlevi ve gerekliliğine. Zira toplumlar kadar tarihi de değiştirenler genellikle azın azı olsalar da düşünce ve pratikleri üretenler, özgür ve özgün düşünceleriyle toplumlarını içinde sıkıştıkları kutuplaşmanın cehenneminden çıkarabilenlerdir. Burada asıl sorun ise farklı bir bakış üretebilmek ve toplumun sıkıştığı o körlüğü aşabilmektir. Oysa karşılıklı bir madunlaşma etkisi, efendiyi de köle kadar kötürümleştirerek zihinsel bir ketlenmeye uğratır. Köle bir yanıyla, efendi ise diğer yanıyla kötürümleşir. Dolayısıyla diyalektiğin zıt uçlarını bütünleştiremeyen, karşılıklı olarak birbirlerini sağaltamayanlar, ortaya gerçek bir özgürleşme ve maduniyetten kurtuluş hikâyesi de koyamazlar. O zaman ise olagelen, maduniyetin dönüşümüdür. Bu çıkmazı aşabilmek içinse varolan toplumsal mekânlardan çıkarak yeni bir kavramlaşmayı önerebilmeyi gerektirir. Karşıtlıkçı toplumsal çatışmalarda ise belirleyici olan güce/niceliğe dayalı bir üst gelme anlayışıdır; yani köle ve efendi diyalektiği. Bu durumdan çıkış, karşıtlıkların mekaniğine gömülmüş, kendi hizbinin mantığına boğulmuş tarafların körlükleriyle sağlanamayacaktır. O zaman işte bu süreci dikkatle izleyen ve bu sorunu aşmaya dair kafa yoran bağımsız, nitelikli ve yüksek bir fikriyatın bakışına gereksinilir. Demokrasiye gelince, bu, cumhuriyetin milli irade kavramının tekilliğine dayanan bakışına karşı çoğulluğu ve katılımı önermesiyle elbette ki daha avantajlı bir yönetimdir. İkincisi ise şûra sistemine yani müzakereciliğe yakınlığı açısından ve sınıf egemenliğinden ziyade eşitlikçi ve özgürleşmeci bir siyasal anlayışta olduğundan ötürü de daha tercih edilebilir bir yönetimdir. Zira şûra sistemi tarih içerisinde pratiğe kavuşturulamadığı gibi, kuramsal olarak da rüşeym halinde kalmıştır. O nedenle mevcut pratiklerden de yararlanarak bir yerlerden yeniden başlamak, tarihi yenilemek gerekmekte.

***

6-MADUNİYETİN DÖNÜŞÜM ÇABALARINDAKİ OLUMSUZ DURUMLAR…

“Aklın yolunun bir olduğu” gerçeğini dikkate aldığımızda maduniyete uğrayan kişi ve herhangi bir toplumun yaşadığı bu durumun başkalarına reva görülmemesi arzulanır. Ama genel olarak vukubulan; “İsrail ve bunu izleyen Filistin örneğinde olduğu gibi maduniyetin dönüşümü çabaları hep bir başka madun üzerinden kendi kurtuluşunu sağlamak gibi bilinçli ya da el yordamıyla üretilmiş olumsuz ve tepkin çabalardır.” (S, 286)

İnsanlık tarihinde yaşanmış maduniyet öykülerinden yeterli dersler çıkarılabilmiş değil ki, doğrudan kutsal kitaplardaki kıssaların temel konusu insanların ve halkların madunlaş(tırıl)maları ve bundan kurtuluş çabalarıdır. Peygamberler tam da bu noktada belirerek, zaafa düşürülmüş insanlığın elinden tutarak kurtuluşa doğru yola çıkarır. Günümüzde ise İsrail ile Filistin arasında benzeri bir karşılaşma var ama İsrail tarafından madunlaştırılan Filistin halkı henüz kurtuluşunu sağlayabilmiş değil.

6) Bu konuda elde var olan kaynaklar, yaşanmışlıklar ve tecrübeler üzerinden neler söylenebilir?

Söylenebilecek ilk şey, bu olayın hakikaten de kutsal metinlerde sözü edilen o kurtuluş mücadelelerini hatırlatması. Üstelik olayın sahnesi kadar aktörleri de aynı. Şaşırtıcı olan ise her iki halkın da belleklerinde bu deneyimleri taşıdıkları halde bu kültürlerinden geleceğe doğru çıkarımlar yapamamaları. Yahudi halkı evet, oldukça trajik bir soykırım sürecinden geçti ve onlar açısından baskın olan, bu yakın duygu. Filistin halkı ise bu soykırımım öfkesinin kendi üzerlerine boca edilmesinden ötürü afalla(tıl)mış durumda. Öyle ki Batı toplumunun işlediği suçun cezası adalete aykırı bir biçimde bu halka ödetilmeye çalışılmakta. Yahudiler ise soykırım vakası karşısında bastırılmış bellekleriyle dünyaya hınçla bakmaktalar ve bu tepkin bilinç kadim kültürlerine dair hiçbir uyarıyı dikkate almamakta. Oysa bunu yapmak, kendi maduniyet travmalarını atlatabilmek için bir başka halkı kurban kılmak yerine Filistin halkını madunlaştırmadan, toprağı, ekmeği ve özgürlüğü paylaşmanın bir yolu bulunabilirdi. Ama bu yapılmadı ve Yahudilik belleği yerine inşa edilen İsrail’in hıncı, Hegelist köle-efendi diyalektiğini nebevi hikmete yeğlendi. Bu durum kendisini de özgürleşmekten yoksunlaştırdığı gibi (çünkü karşındakini emin kılamayan kendisi de emin ve dolayısıyla da özgür olamaz), Filistin halkını da madunlaştırdı.

***

7-SÖZLERİMİZİN YARIM KALMIŞLIĞI…

Türkiye’de de Kemalistler ve İslamcılar arasında benzeri bir karşıtlaşma ve maduniyet öyküsü yaşandı. 1960’lardan sonra İslamcılar bu maduniyeti aşmak için çeşitli yolları denediler. Bu minvalde o dönemi yaşayan İslamcılarının da birçok sözü yarım kalmış olup o hengâmede yitip gitmiştir. Bunun da ötesinde, sistem tarafından İslamcılığa galebe çalan muhafazakârlığın ve onunla işbirliğine giden milliyetçiliğin de marifetiyle hem yarım kalan sözler tamamlanamayıp hükümsüz kalmış ve İslamcılık unutturulmak istenmiştir.

7) Bu durumda İslamcılar, bu madunluğun bilincindeler mi ve bunu aşabilme ve özgürleşebilmek için, neleri yaptılar veya yapamadılar?

Abdülhamid’den beri gelen otokratik geleneğin karşısında tutum alan İslamcılar, 1908’de de ister istemez Abdülhamid karşıtı cephe içerisinde yer aldılar. Daha sonraki süreçte ikircimli bir durumda kalsalar da, İstiklal harbinde büyük ölçüde Büyük Millet Meclisini ve istiklal mücadelesini desteklediler. Ama daha sonra sürdürülen baskıcılıktan nasiplerini alarak büyük ölçüde susturuldular. Bu ise Efgani, Abduh ve Âkif izleğini bir biçimde derinleştirmeye çalıştıkları sürecin olumluluğundan kopmalarına yol açtı. 1960 sonrası süreçte geleneği yeniden canlandırmaya çalışsalar da, dünya gündemi epeyce değişmişti. Postkolonyal bir dünya ile Soğuk Savaş ikliminin antikomünizmi, oyalayıcı ve saptırıcı söylemiyle ve siyasal bir karmaşayla zihinleri karıştırırken, Kuran okumalarından bir dil ve düşünce oluşturmaya varana değin bir yığın mesele, zorlu bir çabayı ve sabrı gerektirmekteydi.

En büyük çelişki ise vazgeçilemeyen görkemli bir mazi ile öz yurdunda parya olmak arasındaki gelgitlerdi. Bir bakıma edebiyat ve siyaset dünyaları arasındaki bakış açıları farkını da oluşturan bu çelişkiler, her iki vasata birden basabilmenin ve bunun getirdiği sorunlarla baş edebilmenin çevikliğini gerektirmekteydi. Kemalizm’in yani yeni egemen sınıfın karşısında paryalaştırılan bir iklim içerisinde, hem bu ceberutlukla hem de onu da aşan emperyal zorbalığın tahakküm araçlarıyla baş etmek ve buralardan çıkabilmek için ayağını basabileceği kavi bir zemin ararken, dayandığı İslami kültürün de çok da sağlıklı olmadığının ve dolayışıyla bu yönden de maruz kaldığı bir maduniyet karmaşasının içinde ister istemez parçalanılarak, farklı anlayışlar, eklemlenmeler ve teyellenmelerle farklı hizipleri oluşturulmaktaydı. Şüphesiz maduniyet kavramı kadar olgusunun da pek de farkında olunmuş değildi.

O nedenle İslamcılık, ortaya çıkışından itibaren Doğu dünyasının bu katmanlı madunlaştırılma çabasına karşı verdiği geç kalmış bir özgürleşme mücadelesinde, bir yandan yerel ve küresel zorbalıklara karşı mücadele ederken öte yandan da inkıtaya uğrayan düşünsel yolculuğundaki açıkları kapatmaya çalışıyordu. Bu tür öncüler hep başkaları, maduniyetinin/mustazaflığının farkında olmayanlar adına da mücadele ederler. Zira bu mücadeleler çeşitli eklemlenmelerle oluşan bir cephe olarak verilir.

Karmaşık bir sosyolojinin yarattığı toplumsal devinim, temel olarak bir maduniyetten kurtuluş çabası içerisindeyken, bağımsızlaşma ve özgürleşme gibi amaçlar daha tali isteklerdir. Bağımsızlaşmak bir ölçüde iktidarı amaçlarken özgürleşmek düşünsel, felsefi ve manevi bir ataktır. Talibi azdır. Yolu uzundur. Getirisi de pek yoktur.

Süreç içerisinde giderek yerel müttefiklerinden ayrışırken, daha özel çalışmalara ve eğilimlere yönelirken, çoğullaşan bu eğilimleri ortak bir eksende tutabilmek de güçleşir.

Karşılaştığı küresel cephelere karşı ittifaklarını ve dilini de yenilemeye çalışır. Kurtarıcı çabasıyla küresel zorbalığa karşı bir direnç oluşturmaya çalışırken, karşısında ise yerel ittifakları ve suç ortaklarını bulacaktır. İslamcılık Batıcı cepheye karşı bir duruş içerisinde olmasına rağmen aynı tavrı Batıya karşı göstermez. Türkiye siyasetinin kendi özgüllükleri, özellikle de başörtüsü sorunu onu muhafazakâr cepheye yakınlaştırırken, Kürt sorunu Kürtlere, emek mücadeleleri ise sosyalistlere yakınlaştıracaktır. Muhafazakârlığın yerelleşmesi ve iktidara eğilmesi ve hatta zorbalaşması karşısında ise bu kez muhalif güçlerle ve sol ile yakınlaşır.

Her ne kadar ana eksenini yitirmese de, bakış açısını genişleterek ve yeni hiziplerin ortaya çıkmasıyla daha çoğul bir anlayış geliştirilecektir. Zira bilinmektedir ki sorun temelde bir maduniyetten kurtuluş ve özgürleşme sorunudur. Aksi halde egemen tasfiye edilse ve maduniyetten çıkış sağlansa da bu, muhatabın baskılanması ve madunlaşmaya zorlanması (maduniyetin dönüştürülmesi) gibi istenmeyen bir sonuca doğru da gidebilir ki içinde yaşadığımız süreç zaten buna dair bir hikâyedir ve buna dair öyküler (İran İslam Devrimi, Ak Partinin iktidarlaşması, İhvanın siyasal mücadelesi…) İslam dünyasının birçoğunda da yaşanmaktadır. Buradan çıkış ise maduniyetin dönüştürülmesi yani kendi kurtuluşunu sağlamak için ötekinin madunlaştırılması yoluyla değil, toplumsal bir kurtuluş ve özgürleşme mücadelesi verebilmekten geçer.

 

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.