Ümit Aktaş: Politikacı, göçmen ve şair

13.09.2023

Ümit Aktaş, indyturk.com’da “Politikacı, göçmen ve şair” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Yazıyı aşağıya alıntılıyoruz.

Fotoğraf: Twitter

Şehirlerimizin kimliksizliğe doğru sürüklendiği bir gidişat, kimilerince neoliberalizmin saldırgan küreselciliğine yorulabilir.

Doğrudur. Belki çok da farkına varmadığımız, varsak da umursamadığımız bir mekanikleşme ve yapaylık, akıllı şehirler palavrasının aldatıcılığıyla ruhlarımızı işgal etmekte.

Ruhlarımız derken, şehri, yani mekânı, dahası bir mekânda yaşadığına dair bilinci olmayanın ruhu olur mu?

Bu yüzden midir bilemem ama son sıralarda Hacı Bayram Veli’nin ölümsüz dizelerini yâd edip durmaktayım:

Ben bir ulu şara vardım
Ol şarı yapılır buldum
Ben dahi orda yapıldım
Taşla toprak arasında.

Ahlakın halk/inşa ol(un)makla bu ilgisi, bizim, şahsiyetimizin şehirle, mekânla ilgisini de belirginleştirmekte.

Ne var ki şimdilerde hiçbirimiz kendimizi bir mekânla, şehirle, o şehrin ahlakıyla ahlaklanacak ölçüde özdeşleştirmekte değiliz. Böyle bir sorumluluk duygumuz olmadığı gibi bir aidiyet bağımız da yok.

Mekân, artık bize hayat ve hatta ruh kazandıran bir yer olmaktan ziyade, yollar, satıhlar, parseller ve oralara konuşlandırılan yerleşkelerden, belki biraz da manzaradan ve fiyattan ibaret.  

Çünkü mekânı oluşturan geleneksel kıymetlerimiz; komşular, ağaçlar, bitkiler, hayvanlar, çarşılar, bizi biz yapan ahlaki ustalar giderek önem ve değerlerini kaybettiler ve geride savunmasız, kimliksiz, mekânsız imkânlar bıraktılar.

Şimdilerde herkes o imkânları nasıl sahipleneceklerini konuşmakta ve şehir ancak o ölçekte bir anlam ifade etmekte.

Politikacı için şehir bir oy, yatırım, nüfus, yapı ve suç yoğunlaşması; oranın vadettiği imkânlar, cazibe, üleşim ve işbirlikleri de başlıca ilgi alanı.

Şehir ne kadar büyürse, değişirse ve cazibe yaratırsa, politikacının orayı pazarlama imkânı da o denli artacaktır.

Ama oradaki her değişim, nüfusun da değişimine, yeniden yapılandırılmasına ve dolayısıyla da şehrin kimliksizleşmesine yol açar.

Bir zamanlar şehri koruyan surlar, sözgelimi İstanbul ya da Diyarbakır’ın surları, şimdilerde tarihsel birer kalıntıdan ibaret.

Surları kadar kültürel sınırlarını da kaybeden şehir sürekli yeni banliyöler icat ederek genişlemekte ve albenili isimlerle adlandırdığı bu eşbiçimli yerleşkeleri şehre eklemekte.

Su havzaları, tarım alanları, ormanlar, kuşların göç yolları, fay hatları; üzerlerine çekilen yapay çizgiler ve dökülen betonlarla hırslı tacirler elinde birer parsele dönüşmekte ve sitelere çevrilmekte.

Sitelerin yerli veya yabancı göçmenleri, bu yapay yerleşkelerde ruhsuz nüfuslar haline getirilirken, şehrin ruhu kadar mekânı da bu saldırgan aceleciliğin elinde berhava edilmekte.

Dolayısıyla bu şehre varan hiç kimse Hacı Bayram Veli gibi taşla toprak arasında inşa olunamayacak, yapılanamayacaktır. H

em bilmekteyiz ki oradaki taş ile toprak, şehrin ruhudur, kavramlar ve şahsiyetlerdir, dil ve estetiktir; ve bunlar, seni kavrayarak yeniden yapılandıracak, ahlaklandıracaktır.

Şimdilerde ise süreç tam da bunun aksi bir yönde, değersizleşme ve yozlaşma yönünde işlemekte.

Dolayısıyla günümüzün şehri, geçmişin kozmopolit nitelikteki evrenselşehrini, yani âleme örnek olacak bir şehir kültürünü ya da ruhunu yayacak bir anlamı ifade etmemekte.

Daha en baştan, belli bir yakınlaşma ve komşuluk hissiyatı yerine ortama yayılan yabancılaşma güdüleriyle aynı yerleşkeye rastgelenler, burada, bir mekân duygusundan yoksunlukları nedeniyle iskân olunamamakta, sükûnete ve selamete kavuşamamakta; bir selamı olsun birbirlerinden esirgemektedirler.

Üstelik buraya yerleşenlerin göçmenliği, göç yollarını işgal ettikleri kuşların bilinci kadar bile bir mekân bilincini haiz değil.

Hürmet, paylaşma, yurtlanma ve aidiyet duygularından yoksun bir yerleşme, markalara ve rakamlara ve ancak bunlarla ifade olunan bir itibara tutkun bir cehalet, kendi geleceğine dair hiçbir manevi kaygıyı taşımamakta.

Şair ise bu parçalanmışlığa baktıkça feryat etse de onun da dili giderek daha bir örselenmekte, yoksullaşmakta ve yabancılaşmakta, direnci ve isyanı zaafa uğramakta, yaratıcı bir oluşumun ahlaki inceliklerinden yoksunlaştığı için anlamsızlaşan kelimeleriyle bu tuhaf şehir ahalisi karşısında bir şiir çığıracak sığasını giderek yitirmektedir.

Mekânsızdır çünkü ve şiir ancak bir mekânın diliyle, terennümüyle, kendiliğindenliğiyle seslenebilir.

Distopikleşmiş şehir, nişlerden, heterotopyalardan, hususileşmiş ve şaire bir sığınak olan mekânlardan da yoksunlaşmaktadır ve çığırından çıkmakta olan bu şehirde şair yalnız ve çatısızdır.

Mekânın ruhunu, yurdunu ararken karşılaştığı hep aynı manzara, aynı işgal araçları ve biçimleri, aynı hoyratlıktır.

Ona mümtaz bir tepesinden bakabileceği aziz İstanbul’un yerinde şimdilerde selfi çekimlerinden fırlamış reklam nesneleri ve tıpkı hoyrat turistlerin ellerinden fırlayan simitleri kapmaya çalışan martılar gibi birer görsel imgeye dönüşmüş karton ve plastik siluetler yer almaktadır.

 O kadar dekoratif, o kadar düşünceden ve ruhtan yoksundur ki her şey, albenili sözcükler gibi koflaşmış, pahasından yanına varamayacağınız yapılar gibi derme çatmadır.

Daha yenilerde, kuşların göç yollarına inşa edilen ve cümle âlemin o yüzden bizi kıskandığı havaalanının yakınında, Başakşehir’de yaşanan bilmem kaçıncı sel felaketinin ardından yazmaktayım bunları.

Nice övünçlerle açılan mobilyacılar çarşısının, Millet Kıraathanesinin, daha yeni yapılan metro istasyonlarının, şehir hastanesinin, o olmayacak, olmaması gereken sel baskınına uğramalarının, ölümlerin, yaralanmaların, uğranılan zararların ardından.

Olimpiyat stadyumu olsa da ruhu olmayan, kendini oluşturma ve savunma güçlerinden yoksun, albenili ama sahipsiz, su havzalarının üzerine, kuşların göç yollarına hoyratça el konularak kurulmuş, mekânla sevgi ve saygı bağlarından, sorumluluk, mekânlaşma ve iskân hissiyatından yoksun bir beldede yazıyorum bunları. 

Elbette ki Başakşehir’de yaşananlar, acısı daha yüreklerimizde olan depremde yaşananlarla mukayese edilemez.

Oralarda da yerine yenilerini koyamayacağımız insanları ve şehirleri, çarşıları ve mabetleri yitirdik.

Üstelik yeni inşa edilmekte olan şehirler konusunda hangi bilinç ve duyarlılıkla hareket edildiğine dair de tatmin edici bir malumatımız yok.

Beri yandan bu trajik acıları yaşamasalar da, giderek tekdüzeleşen, kimliklerini ve ruhlarını kaybeden şehirlerimiz, aşırı bir biçimde büyüyen kasabalarımız ve boşalan köylerimizle nasıl bir geleceğe doğru yol aldığımızı da bilememekteyiz. 

Bir seçim geçirdik ve bir yenisinin de iklimine girdiğimiz halde, ülkemizin kaderine, gidişatına, boğuşup durduğu bunalımların çözümüne dair de basmakalıp politik ezberlerin ötesinde bir şey duymadık.

Her gün salt iktisadi sorunlarla değil, kültürel, manevi, siyasi ve toplumsal sorunlarla da boğuştuğumuz halde kimse bize yaptığımız fedakârlıklar ve ödediğimiz maliyetler hakkında ne makul bir şey söylemekte ne de bir özür beyan etmekte.

Siyasilerin hatalarının bedelini ödemekteyiz belki, belki de bu süreçler karşısındaki suskunluklarımızın kefaretini.

Ve bu şartlar altında tahammül gösterdiğimiz, belki de dünyanın en uzun süreli iktidarı ve müzmin muhalif parti liderleri ise her Allah’ın günü neredeyse aynı sözcükleri okudukları “prompter”ları ve lüks araçlarına eşlik eden konvoylarıyla, adeta bir başka dünyada yaşarcasına itibarlarını ve iktidarlarını sürdürmekteler.

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.