Ümit Aktaş: Vahiy, nübüvvet ve insan oluşa dair

04.05.2022

Ümit Aktaş, indyturk.com’da “Vahiy, nübüvvet ve insan oluşa dair” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Yazıyı aşağıya alıntılıyoruz. 

Fotoğraf: Pixabay

Ramazan ayınızı ve bayramınızı tebrik ediyor, tüm insanlık için barış ve huzur dolu günler diliyorum.

el-Belâzurî, Ensâbu’l-Eşraf, I, 105’e göre, Ramadân ayı girdiğinde Kureyş kabilesinden ibadet ve tâat yapmak isteyenler Hirâ dağına çıkardı. Orada bir ay kalır ve Şevvâl ayının hilâlini görünceye kadar yanlarına gelen fakirleri doyururlardı. 1

Muhammed (as) de 40 yaşına doğru burada inzivaya çekilmeye başlamış, miladi 610 yılının muhtemelen 27’sinde, pazartesi günü, ilk vahye muhatap olmuştu. (Serbest bir çeviriyle, daha doğrusu anlamayla):

Rabbinin yaratıcılığı üzerine derinlemesine düşün… İnsanı yaratışındaki incelikler üzerine… Kalemle yazılan ve daha bilmediğin nice şeyler üzerine…

(Alak Suresi, 1-5)

Yine rivayetlere göre, “düşün” olarak çevirdiğim “oku” hitabı üzerine, okuyamadığını söyleyecektir; içerisine düştüğü o derin şaşkınlıkla. Ama bilmediği sadece işin “teknik” yönüdür.

Oysa asıl okuma, yani düşünme, zihinde gerçekleşendir, bilinçtir. Bu anlamda insan zihni düşünürken hem okumakta hem de yazmaktadır.

Okuması, daha doğrusu üzerinde düşünmesi istenen, artık yenilenmiş bir bakışla ve sorumlulukla bakması gereken hayatı, yani o güne değin kıyısında yaşadığı hayattır.

Ve bu, giderek genişleyen bir anlamla, onu münzevilikten mücadeleye, kendisinden başlamak üzere kavmini ve hatta dünyayı değiştirmeye doğru bir çağrıdır.

Sorunlar üzerinde düşünülerek, nefsinin, hayatın ve toplumun anlaşılması ve değiştirilmesi çabasına. Tüm bu çabanın özü ise okumaya/düşünmeye dayanmaktadır.

TDV Ansiklopedisi “KUR’AN” maddesine göre, Kuran’ın bütünüyle o ilk gün vahyedildiği veya bir yıllık kısmının o gün vahyedildiği gibi rivayetler olsa da, doğrusu vahiyin, Peygamber (as)’in etrafında cereyan eden/edecek olan olayların bütünlüğü içerisinde ve peyderpey inzal edildiğidir.

Bu anlamda nübüvvet, peygamberi ve toplumu da kapsayan bir “olay”dır ve vahye bu eşzamanlı/artzamanlı süreç içerisinde ve vaktin icabınca muhatap olunmaktadır.

Allah’ın, insanlığı biçimlendirmeyi ve özgürleştirmeyi amaçladığı bir süreç boyunca süregiden bu insanileşmeyi destekleyen inayeti, kuşkusuz ki insanlığın ihtiyacı kadar onun yol göstericiliğiyle de bütünselleşen bir iklim içerisinde cereyan etmektedir.

O nedenle bu öğreticiliği mekanik bir bakışla anlamak ve izah mümkün ve doğru değildir. Göksellikle yerselliğin bu yakınlığı, karşılıklı söyleyişte dillenmekte, yeni toplum bu diyaloji içerisinde tecessüm etmektedir.

Burada kullanılan göksellik ve yersellik ifadeleri ise mecazidir kuşkusuz ve aslında her şey bir bütünlük (tevhid) ve karşılıklılık ilkesine göre işlemektedir.

Kelami yaklaşımların kısıtlılığı ise, vahyi ezeli bir göksel yaz(g)ıya dayandırarak buradan bir kadercilik öğretisi çıkarmaya çalışmıştır ki bu, sorumlu ve özgür ve hatta “yaratıcı” “insan”ı iptal eden bir kıt akıllılıktır. 

İnsanın “yaratıcı” niteliklerinin şahidi ise onu bu yaratıcılığa dair tüm kelimelerle vasfeden vahiyden (Kuran’dan) başkası değildir. Buna göre insan okuyan, yazan, düşünen, yapan ve yaratandır.

Kuşkusuz ki bu yaratıcılık, onun içerisinde bulunduğu şartlarla sınırlı; kendisine sunulmuş imkânlarla cari olan bir kuvvedir.

Esasında çevremize şöyle bir baktığımızda bile insanın bu niteliklerinin tezahürleriyle karşılaşmaktayızdır ki, Kuran’ın nazil olduğu dönemde bu vasfedişin günümüzdeki örnekleri kadar güçlü tezahürleri bulunmamaktaydı.

Ama insanın tarihe, hayata ve cehde çağrılışı, onun siyasal ve dinsel baskıcılıklardan kurtuluşa, kendisini ve tarihi yenilemesine çağrılışıdır.

Kuran’ın bizden “işittik ve itaat ettik” biçiminde bir iman istemesi, iman edeceğimiz esasları irdeleme özgürlüğü ve hatta yükümlülüğü kadar genel anlamıyla da düşüncelerimizi ve tahkiklerimizi bir iptal çağrısı değildir.

Belki bu, o zor zamanında Resul’ü yalnız bırakmamaya yönelik bir samimiyet çağrısıdır. O nedenle belli şartlara ve olaylara mebni bu tür ayetlerin çerçevelenerek buradan yola çıkan bir genellemecilikle bir akılcılık (tahkik ve tefekkür ve de özgürlük) sorgulamasına girişmek oldukça abes bir işgüzarlıktan başka bir şey değildir.

İnsanın kölece bir itaatle yetinmeyeceği, yetinmemesi gerektiği ise aşikârdır. Bizden istenen ise imanımızdaki içtenliğin ve sözümüzdeki kararlılığın teyididir.

Aksi haldeki o kölece bağlılığın nasıl bir felakete yol açacağı ise oldukça açıktır ve şayet böylesi bir insan amaçlanılmış olsaydı, sahiplerine kölece bağlılıkları cari olan hayvanların yaratılmasıyla yetinilirdi.

İtaatkârlığın bu biçimsel anlaşılması ise, daha çok cemaatsel kapalılıklarda olduğu kadar siyasal güdül(en)melerde işe yarayacaktır.

Oysa bu konuda Peygamber (as)’in uyarıldığını bilmekteyiz. Bakara Suresinin 104. ayeti, Peygamberle müminlerin ilişkilerinin çoban-sürü metaforu çerçevesinde anlaşılmasının ve sürdürülmesinin yanlışlığına dair bir uyarıdır.

Bu uyarıyla birlikte, cari raiyet (çoban-sürü) mantığından insaniyete doğru bir değişimin izlenmesi vaz edilmektedir.

Ve yine bu minvaldeki bir başka basitlik ise “abd” kavramı üzerinden yürütülmeye çalışılan bir hümanizm kaygısına dayanmakta.

Oysa hümanizm, insanı bir tanrısallaştırma çabasıdır ki, Aydınlanma aklının dine karşı girdiği bu çaba, her ne kadar çeşitli dindarlıkların insanı aşağılamasına karşı bir savunu biçimi olsa da, giderek bu savunuyu aşan ütopyaların insanoğlunu hangi noktalara getirdiği ise ortadadır.

Oysa İslam açısından insanın onurlu, özgür ve sorumlu bir varlık olduğu ve bu niteliklerin her türlü saldırıya ve yozlaştırmaya karşı da korunulması gerektiği ise açıkça ortadadır.

İnsan ile Allah ilişkisi ise ubudiyet kadar velayet ilişkisine de dayanır. Ubudiyet ilişkisi insanın var olduğu şartlarla (tarihsellikle), saygı ve takva ile ilgilidir.

Takva ise düz anlamda bir korku olmayıp, pürdikkat yani adeta bıçak sırtında bir yaşama anlamına gelir. Ama orada da kalınmaz.

İnsanlar arasındaki dostlukların ötesinde, Allah ile de sevgi ve dostluğa (velayet ilişkisine) çağrılır insan.  

Verili şartların azalttığı veya çoğalttığı koşullar ve kurallar bir yana, insanın asli yükümlülüğü temel iki ilkede özetlenmiştir:

“Allah’a ve ahirete iman edip salih amel işlemek” ve “emri bil maruf ve nehyi anil münker.”

İmana ve eyleme dair bu temel ilkelere riayet insanı dünya ve ahirette kurtuluşa erdirecektir.

O ise insanlara ve Allah’a duyulacak bir eminlikle birlikte, temel doğruluklara uyarlı olan bir yaşamın inşasıdır.

Ancak “emr ve nehy” kavramındaki tarihsel (antropolojik) sapma, bu ayetin “iyiliği emretmek ve kötülüğü yasaklamak” biçiminde anlaşılmasına, yani bir bakış ve anlayış kaymasına yol açmıştır.

Zira başlangıçta, işlemek, yapmak, söylemek olan “emr” kavramının anlamı giderek buyurmak veya emretmek biçimiyle bir iktidar bakışına tahsis edilmiştir.

Dolayısıyla buradaki asli anlam, iyiliği işlemek veya tavsiye etmek ve kötülükten kaçınmak ya da kötülüğe karşı durmak olmalıdır; zira buyurmak ya da yasaklamak insana değil, iktidara özgü bir bakış ve edimdir.

Bu ise süreç içerisinde İslam toplumlarında insani sorumlulukların iktidarlar tarafından massedilerek insanların iktidarlara amadeleşmesi (kulluk, kölelik, reayalık) ile ilgili bir antropolojinin yarattığı bir dil ve düşünce kaymasına, insanın kendi özüne yabancılaşmasına ve vahyin özgün iklimi kadar dilinden de uzaklaşmasına işaret etmektedir.

Kısacası cari “yoldan çıkış” büyük ölçüde antropolojik değişimlere ve bu değişimlere uyarlı olarak kavramların içeriklerinin de değişimine dayanmaktadır.

Bu konuya dikkat çeken ve ardında bıraktığı oldukça önemli bir çalışmayla bu değişimi gözler önüne seren Salih Akdemir hocamızı bir kere daha rahmetle anıyorum.

Kuran’daki temel bazı kavramlardaki anlam değişimini Akadca’dan itibaren alarak inceleyen Akdemir, Tevrat ve İncil’den itibaren Kuran’a varıncaya değin bu kavramlardaki değişimleri irdelemekte ve sapma noktalarını açığa çıkarmaktadır. 2

Tabi tarih devam etmekte ve bu değişme de sürmektedir. Dolayısıyla elimizdeki değişmeyen metinle değişen hayat arasında ister istemez uyuşmazlıklar ve çelişkiler ortaya çıkmaktadır.

Bu çelişkileri ve kavramla anlam arasındaki uyuşmazlıkları düzeltecek ve doğrulayacak olan ise tefekkür ehli olan insanlardır.

İşte o nedenledir ki İmam Maturidi de, tefsirinde (Te’vilatü’l Kur’an), akıl (hayat)’la ayet (ibare) arasındaki uyuşmazlıkların içtihatlarla düzeltilmesi gerekliliğinden söz etmektedir. 

Salih Akdemir’in araştırmasına göre ise başlangıçta yapan, üreten, eyleyen, yaratan (bir şey icat etmek, bir sanat eserini üretmek, düşünsel yenilikler ortaya koymak…) gibi anlamlara gelen “abd” kavramı, bu temel insani becerilerin giderek kölelerin inisiyatifine bırakılması sonucu ortaya çıkan bir anlam kaymasıyla, salt kölece edimlere tahsis edilmiştir.

Bu ise temelde Tanrı yoldaşlığı anlamındaki ibadeti ve ubudiyeti de neredeyse kölece bir boyun eğişe ve kölelik biçimindeki bir anlayışa dönüştürmüştür.

Hatta Hakkı Yılmaz da, “salat” kavramından eksiltilen toplumsal destek ve mücadele anlamlarına da dikkat çekmekte.

Tıpkı “cihad”ın da giderek “savaş” anlamına daraltılarak, özündeki genel bireysel ve toplumsal mücadele anlamının eksiltilmesi gibi.

Oysa Allah insana lütfetmek istemekte ve onu ezilmişliğe ve küçümsenmeye (istizaf) dayanan ilişkilerden kendisiyle yoldaşlığa (velayete) doğru bir yolda oluşa çağırmaktadır.

Bu ise insanın düşünsel derinleşmeleri ve özgürleşmesiyle sağlanabilecek bir haysiyetin korunmasıyla mümkündür.

Yine bu bağlamda Ahzab Suresi 72. ayette bahsi edilen insanın emaneti (sorumluluğu) üstlenmesi ise onun zalimliği ve cahilliğinin bir işareti olmayıp, tam aksine bu zalimlik ve cahillik, özgürlüğünden ve sorumluluğundan yüz çevirmesi nedeniyle içerisine düştüğü sapmalardır. 

İnsanın davranışlarının basit bir itaatkârlık çerçevesinde sürdürülemeyeceği ve özünde amaçlanılanın bu olmadığı ise ortadadır.

Bu tür sapmalara/düşmelere karşı insanın içerisinde olagelen ve buradan düşünmeye ve özgürleşmeye kapı açan bir derinleşmenin tarihi, daha çok peygamberlerin rehberliğine işaret etmektedir ki Hannah Arendt, buna dair bir düşünsel ve manevi değişme (özgürleşme) izleğini “Zihnin Yaşamı”nda gözler önüne sermekte. (Bu konuya ilerideki bir yazıda müstakil olarak değineceğim.)

İşte bu içsel derinleşme sonucu insanoğlu, bambaşka bir dünyanın, kendisine ait olan o içsel özgürlüğün farkına varacak ve işte o zaman ki bu içsel özgürlüğün dışsal (siyasal) özgürlükle de desteklenmesinin gerekliliği de anlaşılacaktır.

Ve orada da kalınmayacak, özgürlüğe doğru bu derin iştiyak, temel bir insani insiyak olan ölümsüzleşme arzusuyla da kemaline ulaş(tırıl)acaktır.

 

1. Mehmet Apaydın, Siyer Kronolojisi, KURAMER Y. S. 322.
2. Bkz. Salih Akdemir, Kur’an’a Dilbilimsel Yaklaşımlar, KURAMER Y.

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.