Ümit Aktaş Yazdı: Hikmet ya da karizma

20.04.2022

İllüstrasyon: Brian Stauffer/Foreign Policy

Yirmi yılını dolduran iktidarına ve yaşadığımız oldukça ciddi bir iktisadi krize rağmen Erdoğan‘ı ayakta tutan, belli bir kitle üzerindeki karizmatik etkisi kadar, yine bu kitlenin geçmişe dayanan korkuları.

Muhalefeti oluşturan altılı bileşen ise gerek bu karizmatik etkiyi gerekse geçmişe dair korkuları alt edecek bir stratejiyi, yani hikmeti üretebilmiş değil.

Kuran’da sıkça zikredilen “hikmet”, “kitab”ı bütünleyen bir kavram. Teori ve pratik, kuram ve kılgı gibi. Dolayısıyla da hikmet, düşünsel bir amacı uygulamaya dönüştüren bir yol haritası, yani “strateji” anlamına gelmekte.

Bu ise siyasal olduğu kadar düşünsel gereçleri ve bunların akilane bir kullanışını gerektirmekte.

Peygamberlerin kitap kadar hikmete de sahip olmaları, onların vahiy yanında vahyin amir olduğu meseleleri nasıl uygulayacaklarına dair bir donanımı da haiz olduklarına işaret etmekte.

Altılı bileşenin oldukça farklı siyasal cemaatlerden oluşmaları ve hitap ettikleri siyasal yapıların farklılığı, bir yandan bu farklılığı korumaya çalışırken öte yandan iktidara ulaşma çabaları, henüz kendilerini stratejik akla uygun bir davranış çizgisine sokacak bir bilgeliğe ulaştırabilmiş değil.

Esasında ise bu bileşenin mensupları, daha kendilerini küçük parti hesaplarının üzerine çıkararak meseleye ülkenin düzlüğe çıkarılması açısından bakabilecekleri bir ferasete de varabilmiş değiller.

Görülen o ki, meselenin, rakiplerinin hatalarıyla büyüyen bir hoşnutsuzlukla sonuçlanabilecek bir basitlikte olmadığı, asıl zorluğun ortaya kendilerini ifade edebilecek ve halka da güven verebilecek bir stratejinin konulmasıyla ilgili olduğu da tam olarak kavranabilmiş değil.

Ak Parti‘nin, tüm komplo teorileri ve Milli Görüş hareketinin otuz yıllık birikimi bir yana, Türkiye siyasetinin tıkanma noktasına geldiği şartlarda, bu tıkanmayı aşabilecek bir cevabı üreterek halkın oldukça farklı kesimlerinin desteğiyle iktidara geldiği ve bu stratejik farklılığı nedeniyle de yirmi yıldır iktidarda kalabildiği asla unutulmamalı.

Ne var ki bu strateji 2013 yılından itibaren değişmekte olan toplumsal şartları kavrayamadığından veya bunu umursamayarak etkisizleşmiş ve cari Ak Parti siyaseti bunu yenileyecek yeteneği kadar cesaretini de yitirmiştir.

Neticede ise yeni bir değişime olan ihtiyaç göz ardı edilerek olağan siyasetin dışındaki araçlara yönelinmiş ve verili durumun korunmasıyla yetinilmeye çalışılmıştır.

Stratejik akla (hikmete) uzak yöntemlere dayanan bu iktidarını koruma çabası sonucu ülkenin geldiği durum ortada olsa bile, tüm bu olumsuz koşullar, belirli bir olumluluğa dair bir yol haritası geliştirilemediği sürece siyasal akışı altılı bileşenden yana bükecek değildir.

Oldukça farklı tabanlardan gelen altılı bileşenin bir masa etrafında toplanması elbette ki önemli. Ama bu bir gerek şart olsa bile, yeter şart değildir. Bu girişim, buradan bir siyasal strateji çıkarılamadığı sürece sadece iyi bir fikir olarak kalacaktır.

Derde deva bir siyasal stratejinin üretimi içinse, tarafların her şeyden önce kendi siyasal aidiyetlerini, ideolojik rezervlerini ve küçük parti hesaplarını bir yana koyarak, ülkenin geldiği noktayı (krizi) ve bu tıkanmadan (krizden) çıkışa imkân sağlayacak çareler üzerinde elbirliği ile ve içtenlikli bir çaba göstermeleri de zorunlu bir koşuldur.

Yoksa salt cumhurbaşkanının kim olacağı veya parlamenter sisteme dönüşle ilgili fikir yürütmeler, bırakın çözümü, kamuoyunda cari krizin anlaşıldığına dair bir eminliği bile sağlamamaktadır.

Dahası, her biri tarihin başka bir vaktine ayarlı saatlerinin icabının dışına çıkamayan bakışlar nasıl bir ortaklaşalık sağlayacaktır, o konuda bile kalpler mutmain olmuş değildir. 

Sözgelimi Temel Karamollaoğlu‘nun üçüncü bir ittifak söylemi. Bu söylem taktik birtakım avantajları gözetiyor olabilir ama bunun konuşulma yeri bileşenlerin etrafında toplandıkları masadır.

Dolayısıyla bu tip söylemler, toplumu henüz ortada somut bir masa olmadığı kuşkusuna da düşürmekte ki Ali Babacan‘ın sözleri de bunu teyid etmekte.

Veya Meral Akşener‘in iktidara geldikleri takdirde “Medeni Bilgiler” kitabını müfredata koyacaklarına dair açıklaması. Oysa ki Türkiye geride bıraktığı yüzyıl içerisinde, bu kitabı her kim yazmış olursa olsun, bu müfredatı oldukça aşmış bulunmakta.

Dolayısıyla da Türkiye’nin yeni gençliğine önerilecek olan da bu tip geçmişe dönüş çağrıları olmamalı. Ve yine o döneme ait “Andımız” meselesinin ikide birde yeniden gündeme getirilmesi. Veya Kürtçenin ya da konuşulmakta olan başka bir dilin veya inancın hâlâ yasakçı bir zihniyetle anılması. Ya da mülteci sorununun, Suriye meselesinin oldukça karmaşık yönlerine bigâne ve temel insan hakları zihniyetinden uzak bir ırkçılıkla anılıp buradan birkaç oy devşirilmeye çalışılması…

Oysa asıl üzerinde durulması gereken, halihazırda Suriye’de bulunan ordunun ve dolayısıyla da savaşçı ve işgalci siyasetlerin sürdürülüp sürdürülmeyeceğidir. Veya mültecilerin hiçbir insani koşula riayet edilmeksizin hemen kapı dışarı edilip edilmeyeceğidir.

Tarım veya şehirleşme siyasetlerinin ne olacağı, iktisadi krizin nasıl aşılacağıdır. Farklı siyasal taleplerin terörizmle suçlanarak baskılanıp baskılanmayacağıdır…

Dahası ise hukuksuz bir cezalandırma yöntemi haline getirilen uzun tutukluluk (yargısız infaz) şartları düzeltilecek midir?

Hasta mahkumların cezaevinde tutulmaları veya çıplak arama uygulamaları gibi rencide edici muameleler ve işkenceler önlenecek midir?

Sıradan ihbarlara dayanan bir tutuklama ve yargılama yöntemi devam ettirilecek midir?..

Benzeri yollarla işsiz bırakılan KHK’lılar işlerine iade edilecek midir?

Daha da önemlisi ise içerisinde bulunduğumuz siyasal krizin, bu krizi aşabilecek yeni bir paradigma üretimini zorunlu kıldığı gerçekliğinin farkında olup olunmama meselesidir.

İktidar çevresiyle didişmenin böylesine bir beklentiyi ikame edebileceği elbette ki düşünülemez. Olumsuzlamalara dayanan bu didişmeler ise, sadece gündelik siyasetin ayak oyunlarıdır.

Oysa altılı bileşene düşmekte olan, bu tip dar alanda kısa paslaşmaların açmazından çıkıp, paradigmatik bir dönüşümün işaret fişeklerini yakabilmesidir. Bu ise ortaya farklı bir bakışın, bir zihniyet değişiminin konulmasını gerekli kılmakta.

Sözgelimi kamu kaynaklarının yurttaşlara hakkaniyetli bir biçimde paylaştırılması, emlakçıların ve müteahhitlerin insafına bırakılan bir şehirleşme biçimine son verilmesi, partiler ile devlet yapısının ayrı tutulması, devletin nesnelliği ve bu nesnelliğin tüm yurttaşlara eşit bir biçimde hitap edebilmesi gibi…

Bir başka sorun ise kamusal mekanların veya kaynakların doğrudan iktidar çevrelerinin kullanımına tahsis edilmesidir ki bu alışkanlığı belediyeler yoluyla muhalif siyasetler de sürdürmekte.

Elbette ki bir lider veya başkan sembolik bir iftar yemeği verebilir. Ama bunun kamu kaynaklarıyla yapılması, her şeyden önce edimin ruhuna aykırıdır. Cari durum ise ibadi bir edimin siyasala araçlaştırılmasından başka bir anlama gelmemekte.

Son yıllarda iktidar çevrelerine, özellikle de Cumhurbaşkanının külliye toplantılarına dönük en büyük eleştiriler bu tip kullanım hatalarından kaynaklanmakta değil mi?

O zaman ise yapılması gereken, daha mütevazı buluşmalar olacaktır. Kamu kaynaklarının bu hoyrat, eşitsiz, belli istismarlara ve gösterişe dayanan kullanımının, bu kaynaklara ulaşımı imkânsız olan yoksul yüreklerde yaralar açtığı ise ortadadır.

Şaşaalı toplantılar, onlarca korumalı ziyaretler, kamusala tevazu ile çıkma cesaretini bile kaybetmiş bir “tanrısallık” edaları… Bunların insaniyetin kazanımları kadar İslamiyet’in ruhuna da son derece aykırı olduğu ortadadır. 

Şurası unutmamalı ki Tanrı, onların bu buyurgan, nobran, mütekebbir, kalantor edalarından oldukça uzakta ama o yoksul ve yoksun insanların yüreklerindedir. Buna dayanan bir bilinç ise, esasında demokratik (toplumcu) bir bilinçtir ve bunun özel olarak çerçevelenmesi yerine kalıcı edimlere dönüştürülmesi gerekir.

Yüzyıllık cumhuriyetin demokratikleştirilmesi biraz da bu tür devletlû edimlerin göksel edasından sıyrılarak yere indirilmesiyle mümkündür. Bunu söylerken İslam’ın bu anlamda sekülerleştirilmesine hiç de ihtiyacı yoktur.

Sekülerleştirilmesi gereken ise siyasal liderleri ve kurumları tanrısallaştırarak sorgulanamaz ve lâyüsel kılan siyasal yapılardır.

Peygamberler ise, beşerî toplumun içerisinde, onlarla aynı koşullarda yaşamıştır. Ama İslam deyince aklımıza limuzinli başkanlar, mersedesli tarikat veya cemaat önderleri gelmekteyse, sekülerleştirilmekten öte, bunlar da tüm kuruluşlar gibi mali kaynaklarını nasıl sağladıkları ve ne yolda kullandıkları hususlarında denetim altına alınmalıdır.

İşte bütün bunlar için de geçmişin geride bırakılarak hızla yeni bir siyasal tutum belgesinin (paradigma veya manifestonun) toplumun önüne konulması gerekmekte.

Kaynak: indyturk.com

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.