Vahap Coşkun: Diyarbekir’in havası özgürleştirir

24.01.2023

Vahap Coşkun, serbestiyet.com’da “Diyarbekir’in havası özgürleştirir” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Yazıyı aşağıya alıntılıyoruz. 

Diyarbekir, kadim bir şehir; burada özgürlük rüzgârları güçlü eser ve ister istemez herkesi tesiri altına alır. Mamafih, Diyarbekir’in özgürleştirici havası, bilhassa siyasi dimağlara daha fazla etkide bulunuyor sanki! Zira bir vesile ile bu surlarla kaplı şehrin sokaklarından geçen her siyasi aktörün dili değişiyor; üslubuna bir dinginlik ve feraset çöküyor; mesajlarına rengini barış, uzlaşma ve özgürlük temaları veriyor. Diyarbekir havası, son olarak Meral Akşener’de de kendisini hissettirdi.

“Stadtluft macht frei”, yani “şehir havası özgürleştirir.” Ortaçağ Avrupası’ndan günümüze süzülüp gelen bu Almanca sözün aslı daha uzundur: Stadtluft macht frei nach Jahr und Tag”, yani “şehir havası, bir yıl ve bir günden sonra insanı özgürleştirir.”  Feodal dönemde geçerli olan bir kuralı anlatır bu söz. Buna göre, kırsal bölgelerde yaşayan ve özgür olmayan serfler, feodal beylerden kaçarak geldikleri şehirlerde eğer bir yıl ve bir gün geçirirlerse, özgürlüklerine kavuşmuş kabul edilirlermiş.

Şehir, bu itibarla, Ortaçağ’da köylüler için, kırsalda kendilerini baskı altına alan, ezen, sınırlayan mükellefiyetlerinden kurtulmalarını sağlayan bir özgürlük mekânı olarak tasavvur edilir. Taşradaki efendilerin davranışı keyfidir; hesaba kitaba gelmezler ve köylülerin hayatlarının her alanına hunharca müdahale etmeleri sorgulanamaz. Oysa şehir, kapsamı dar da olsa birtakım özgürlüklere kapı aralar, sorumlulukları belirler ve yaşamı öngörülebilir kılar.

Şehrin havasının insanı özgürleştirmesi bugün artık hukuki bir kuraldan ziyade, sosyolojik bir kuralı ifade eder. İnsanlar taşradan şehirlere, artık Ortaçağ’da olduğu gibi özgürlüklerini elde etmek için değil, içtimai ve iktisadi durumlarını iyileştirmek için geliyor. Geldikleri yerdeki şartlar ise, onları bir özgürlük patikasına sokuyor. Şehir, mukimlerini anonimleştiriyor ve eşit özneler haline getiriyor. İnsanlar, köy yerinden farklı olarak, kendilerine benzemeyenlerle bir araya geliyor ve birlikte yaşıyor.

Bu yeni hayat bir taraftan birtakım riskler barındırırken, diğer taraftan insanlara kendi hayatını düzenleme ve yönetme olanağı veriyor. Zira şehir havası feodal ilişkileri çözüyor, gelenek-göreneklerin kuvvetini azaltıyor ve bireyleri hapseden duvarların içinden geçiyor. Duvarlar bir süre varlıklarını muhafaza etseler de daha geçirgen bir şekil alıyor, artan özgürlük talepleri bu duvarların üzerinden atlıyor. Özgürlüğü soludukça da bireylerin kendini gerçekleştirme imkânı artıyor. O nedenle Ortaçağ’dan bu yana her coğrafyadaki insanlar şehirlere doğru akıyor.

“Avrupa’nın ve demokrasinin yolu”  

Diyarbekir, kadim bir şehir; burada özgürlük rüzgârları güçlü eser ve ister istemez herkesi tesiri altına alır. Mamafih, Diyarbekir’in özgürleştirici havası, bilhassa siyasi dimağlara daha fazla etkide bulunuyor sanki! Zira bir vesile ile bu surlarla kaplı şehrin sokaklarından geçen her siyasi aktörün dili değişiyor; üslubuna bir dinginlik ve feraset çöküyor; mesajlarına rengini  barış, uzlaşma ve özgürlük temaları veriyor.

1990’lardan beri sürekli tekrarlanır bu hadise. 1992’de Süleyman Demirel Diyarbekir’de “Kürt realitesini tanıyoruz” diyordu. Çok geç kalmıştı, ama neyse; bilmemek değil öğrenmemek ayıptı.

1999’da Mesut Yılmaz “Avrupa Birliği’ne giden yolun Diyarbakır’dan geçtiğine inandığımız için buradayız”  cümlesini kuruyordu. AB, istikrarlı bir demokrasi ve ekonomiyi simgeliyordu. Eğer gaye Türkiye’de de istikrarlı bir demokratik ve ekonomik düzen tesis etmekse, Kürt meselesini bir çözüme kavuşturmak gerekiyordu. Bunun için de işe Diyarbekir’den koyulmak akıllıcaydı.

2005’te Recep Tayyip Erdoğan “Kürt sorunu bu milletin bir parçasının bir sorunu değil, hepsinin sorunudur. Benim de sorunumdur. ‘Kürt sorunu ne olacak?’ diyenlere diyorum ki, bu ülkenin başbakanı olarak o sorun herkesten önce benim sorunumdur” ifadelerini kullanıyordu. Tarihi bir konuşmaydı. Çünkü sorunu sadece sahiplenmekle kalmıyor; geçmişte devletin yaptığı yanlışlardan bahsediyor, geçmişle yüzleşme gereğinden dem vuruyor ve bu sorunun ancak daha fazla demokrasi ve daha fazla insan hakları ile çözüleceğini vurguluyordu. Teşhis de doğruydu tedavi de.

2006’da Mehmet Ağar’dan “Dağda silah tutacağına düz ovada siyaset yapsınlar” çıkışı geliyordu. “Devletin kendi insanına husumet duyamayacağından, “dağda bulunan çocukların” bir yolunun bulunup indirilmesinden ve gerekiyorsa af düzenlemesi yapılmasından söz ediyordu Ağar. Geçmişi göz önünde bulundurulduğunda, geldiği bu nokta onun için son derece radikal bir adıma denk düşüyordu. 

2022’de Kemal Kılıçdaroğlu “Şuna kesinlikle inanıyorum. Bu ülkeye demokrasi gelecekse, herkes kimliği ve inancından ötürü ötekileştirilmeyecekse bunun yolu Diyarbakır’dan geçer” diyordu. Cumhuriyet’in kurucusu olduğu iddiasını taşıyan ve bu vesileyle sorunun müsebbibi de olan CHP dahi, Diyarbekir’i ıskalayan bir siyasetle demokrasiye varılmayacağını idrak etmiş görünüyordu.

“Bu vatanın has evlatları Kürtler, Türkler, Zazalar”

Diyarbekir havası, son olarak Meral Akşener’de de kendisini hissettirdi. Partisinin il kongresine katılmak için şehre gelen Akşener, her cümlesinin üzerinde titizlikle durulmuş bir metin hazırlamıştı. Partisini “bu vatanın has evlatları Kürtler, Türkler, Zazalar”ın kurduğunu söyledi; buraya gelme gayesini kendisi ve partisi hakkındaki peşin hükümleri ortadan kaldırmak ve kucaklaşmak olarak açıkladı:   

“Ben buraya rızanızı almaya geldim. Bir şeref sözüyle ön yargı duvarlarını yıkmaya geldim. Ben buraya kucaklaşmaya geldim. Düşmanlar barışır ama kan kardeşler kucaklaşır.”

Ve yakın zamanlardaki duruşu nedeniyle kendisinden beklenmeyecek bir hamle yaptı “silahlara veda”yı telaffuz etti:

“Mesele silahlara veda ve kan dökmeye tövbe etmekse, mesele her türlü musibetin karşısında çelikten sarsılmaz bir biz olmaksa, sırtını da kalbini de o sağlam bize yaslamaksa biz varız. Çünkü biz konuşan Türkiye’den yanayız.”

Hülasa Diyarbekir, herkesi bir ölçüde makulleştiriyor, özgürleştiriyor. Lakin tam da bu, Türkiye siyasetinin bir çıkmazını gösteriyor: Diyarbekir’in büyülü atmosferinde aklı başında laflar eden, ne hikmetse Ankara’ya gittiğinde bu söylediklerini önce kendisi kulak ardı ediyor. Diyarbekir’de doğru söyleyen, Ankara’da şaşıyor!

Memleketin hayrı için, herhalde siyasi liderleri Diyarbekir havasına daha fazla maruz bırakmak gerekiyor…

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.